Dengemizi, sağ duyumuzu, tutarlılığımızı, doğru ile yanlış arasındaki ayırt edebilme yeteneğimizi kaybettik. Biz, yani doğduğum ülke sınırları içinde yaşayanlarlar. Sınırdaşlarımın sosyal statüsü bana yakın olanlarını kendi çevremden, daha geniş bir kesiti de medyadan takip etmekteyim. Programlarda gösterilenler huzurumu kaçırmakla kalmıyor, yol yakınken göç mü etsem, yanlış yerde mi doğmuşum, yoksa ben de mi deliyim gibisinden soruları kendi kendime sormama yol açıyor. Bu sorularımı yüksek sesle telaffuz etmiyorum, çünkü derin aşağılık kompleksimiz bu gibi durumlarda hemen savunmaya geçip; "Sen çıktığın deliğimi beğenmiyon abla? Bir Türk dünyaya bedel, huu. Git, seni isteyen kim" gibisinden cevaplarla karşılaşacağımı ön görebiliyorum.Ama duramıyorum, dayanamıyorum da. Ne zaman televizyonu açsam, dengem alt üst oluyor. Kızı öldürülen bir anne, programa davet edilip; cinayetle ilgili fragman korku filmi müziği eşliğinde ve özel efektlerle veriliyor. Annenin gözyaşlarının ardından müzik çalınıp, söylenen tüm aptalca laflar parayla tutulmuş kalabalık tarafından alkışlanıyor. Haberler bile tüm kanallarda aynı sırayla , hatta aynı cümleler ve görsellerle yayınlanıyor.Cinayet haberlerini, dünyanın bir yerindeki hayvanat bahçesinde doğan yavrular izliyor. İnsanlar gerilip, sonra ayı yavrusu görüp, normal hallerine dönüyorlar mı, yoksa bir dönemeyen ben miyim? Hele bu sabah tam bi şoktu benim için.
Başka hangi ülkede profesör konumuna gelmiş bir bilim adamı "ölen çocuklardan çok, ağaçlara acırım" diyebiliyor?Hiç bilgi sahibi olmadığı halde, trafik kazasında ölen gençlerin ardından, "uyuşturucu kullanıyorlarmış" diye iftira atabiliyor? Kendisine sözlerinden ötürü dava açıldığında da, araya Atatürk'ü sıkıştırıp, birisine de "Atatürk'ü sevmiyorum" dedi diye dava açıldığını öne sürebiliyor?
İlgili, ilgisiz aralara ya din, ya da Atatürk sıkıştırılıveriyor. Hiç bir şeyle yüzleşemiyoruz, kaçak yanıtlar, saptırmacalar, manipülasyonlar, ezbere sözler, kendini aşırı önemsemeler. O kadar değerli görüyoruz ki kendimizi, Allah'a havale ediyoruz tüm işlerimizi. Bu durumda komutu veren biz oluyoruz, o da yapacak. "Eyvallah". Sanki biz buraya çalışmaya, üretmeye, yaşamaya gelmedik? Doğru bir insan olmayı öğrenmeye, gerekirse hakkımızı savunmaya ve yollardaki taşları kaldırmaya gelmedik? Sanki sorumlu değiliz dünyamızın bu halinden ve gelecek nesillere bırakacaklarımızdan; her şeyi Allah'a havale ediyoruz. İçimizdeki onca nefretle, bize yamuk yapmış her birini Allah'a kötülüyor, hak ettiği cezayı vermesi için dualar ediyoruz. Tamam o herşeye kadir de, bizim ne hakkımız var onu bu kadar meşgul etmeye? Hem belki de başımıza musallat olanlar bir ders almamız için gönderilmiştir bize. Yok, biz her zaman haklıyız, ama parmağımızı kıpırdatmayız. Bi beddua okuyuveririz, görüverir herkes gününü. Büyücü müyüz, neyiz?
Herkes yaşam koçu, danışman, falcı vs... İlim, bilim hak getire.Tıbbın yetmediği yerde imdada üfürükçüler koşuyor; daha bi moderenlerine reikici deniveriyor. Ortada büyük para dönüyor.
Cahillik diz boyu. Yüzlerinden pislik akanlar, kendilerini saygın diye yutturuveriyorlar. İş dünyası desen, herkes sessiz, türlü hesaplar içinde.Koltuk sevdalıları geride yaşamadıkları bir hayat bırakıyor, farkında değiller. Sanki hayatın tek amacı para kazanmak, bir çarkın parçası olmak. Yaşamak?
Yaşamak kimin hakkı? Okula başlayınca, sonradan unutacakları ezbere bilgilerle pırıl pırıl dimağları katledilene kadar çocukların mı? Zamanlarını çalmaya da utanmıyoruz değil mi? Oynasınlar, ileri metodlarla öğrensinler, sevdikleri alanlarda uzmanlaşsınlar. Böyle bir ortamı oluşturmak yerine, ezberletmekle kalıyoruz Malazgirt Savaşı'nın tarihini. Hani 26 Ağustos 1071'de Selçuklu Hükümdarı Alp Arslan'la, Bizans İmparatoru Romen Diyojen arasında gerçekleşen savaş. Çocuklara sorsan, şakır şakır anlatırlar, bana sorsan ben Selçuklu döneminin ne kadar sürdüğünü bile hatırlamıyorum, bu bilgiyi de internette arayıp, yazdım zaten. Özellikle Avrupalılar hatırlıyor ama, dünyaya yön veren olayların tarihlerini, neden-sonuç ilişkilerini. Hep boş zamanlarında kitap okumaları örnek gösterilir. Bundan mıdır? Biz neden unutuyoruz, unutacaksak neden öğrenmek için onca zaman harcıyoruz?
Sabah sabah yine televizyonu açtım da, ondandır her birşeye çatıp durmam. Datça'ya yerleşenlerle, Can Yücel'in eşi ve kızlarıyla olan söyleşileri gösteren bir programa rast gelene kadar bendeki tüm asab bozulmuştu bile. Bir bankacı, bırakmış işi gücü, ipek dokuyormuş Datça'da. Evler güzel, doğa güzel, insanların yüzleri huzurlu... Gitmeli mi acep, büyük şehirlerden? Televizyonu hiç açmamalı? Tersanelerdeki ölümleri duymazdan mı gelmeli? Bir zamanlar bağış yaptığım Deniz Feneri Derneği yöneticileri de dolandırıcı çıkmış, kendilerine ev almış, Kanal 7 ve Yeni Şafak gazetesine aktarmışlar paraları. "Olur böyle vakalar" mı demeli? Büyük sanatçı Hümeyra'yı işten çıkardılar diye kızmamalı? "Ay ama fazla zam istemiş, ondan canım" diye açıklama yapan değerli senaristin yalanına kanmalı; "politika mı, o da ne" diyip, işi büyük abilere mi havale etmeli?
Oy bile kullanmadığım yıllar artık geride kaldı. İçine bir kaç arkadaşımı kattığım küçük bir dünya yaratıp, hayallerime sığınamıyorum artık; kaçamıyorum gerçeklerden. Ama dört bir yanımızın çirkin tasarımlı reklamlarla sarılmasından, "al, al, daha fazla satın al" mesajlarından, terör olaylarıyla yaratılmak istenen korku ortamından fena halde daral geldi.Eskilerde bir şarkı vardı "çıldırmaya az kaldı" diye, konuya biraz biraz yaklaşmış bence "hep birlikte çıldırdık, artık normal değiliz." demeli, zil takıp oynamalı. Zaten öyle yapmıyorlar mı kadın programlarında?
Bazen gerim gerim insanlarla birlikte olduğumda, ortada hiç sohbet olmadığında, ağzımdan çıkacak tüm lafların ileride aleyhime delil olarak kullanılacağını bildiğimde lafı geyiğe sararım. Öyle espriler yaparım ki, kendi kendime eğlenmeye başlarım. Karşımdakiler de rahatlar biraz, gülümserler. Kendin pişir, kendi ye olacaksa ben bu insanlarla ne diye görüşürüm?
Amaaan, asıl ne diye düşünürüm, bilmem ki.


6 yorum:
Ne atom bombası Ne Londra Konferansı Bir elinde cımbız, Bir elinde ayna; Umurunda mı dünya. Ne güzel, ne kadar manidar söylemiş Orhan Veli. Bende genelde ülkemde ve dünyada olan bitenlere çok fazla kafayı takıp kendimi yıpratırım. Çocukluğumdan beri böyleyimdir. Ama enine boyuna düşündüğümde iyikide böyleyim diyorum. O şiirdeki gibi olmak, yaşamaktansa kendimi tüketmeyi tercih ederim. Sanırım benzer dertlerden muzdaribiz. Tv proğramlarını izledikçe İnsan olmak, medeni olmak bu kadarmı zor diye düşünmeye başladım. Fazıl Say başka bi açıdan değerlendirip bu ülkeyi terketmekten bahsettiğinde şahsen kızmıştım. Ama düşünüyorumda kafayı yemekte ve bıkmakta çokda haksız sayılmaz.
Bence de haksız değil. Aziz Nesin se, en dürüstümüzmüş anlaşılan.
"Ne zaman televizyonu açsam, dengem alt üst oluyor." demişsin.
suç senin...
ben iki yıldır açmıyorum.
onların istediğne değil kendi istediğime önem veriyorum.
onların istediğni değil sadece ihtiyacım olanı almaya çalışıyorum.
başka bir çözümü daha var tabii,
bir bavul eşya alıyor ve uçağa biniyorsun. belki bir adaya düşer LOST olursun :)
doğru, bile bile lades bu oluyor. insan ne diye kendine zarar veren şeyleri tekrarlar kine?
Farkında ola ola tüm bunlara kafa yormak ve kendini yıpratmanın açıklaması ne olabilir ki?
Çözüm ne TV izlememek, ne de kendini soyutlamak birşeylerden. Çözüm beraber yaşamayı öğrenmek. Bu çok zor, hele kırılgan ve duyarlı olup, güzelliklerden zevk alan, küçücük şeylerden mutlu olan ve hep iyilik isteyen insanlar için özellikle...
Ya da yaşamda böyle çirkinleri görmek yerine detaylarda saklı güzellikleri ve gizemleri de görmeyi başarabilsek ne güzel olurdu... Çok azdır sanırım bunu başaran, kimbilir?
benim odak çok kötü kaydı bu aralar negatifliklere...ayar gerekiyor.
Yorum Gönder