1923 -1971 yılları arasında geçen, intiharla sonlanan, boşanmayla biten aşk evliliği ve moda fotoğrafçılığından yüzyılın sanatçıları arasında gösterilmeye uzanan bir fotoğraf yolculuğu... Fotoğraflarını unutulmaz kıran, görmeye alışmadığımız yüzler mi? Çoğu ucube denilenlerden hatta. Gen piyangosunun vurduğu ötelenenler.
Hakkında 2006 yapımı bir film de var, Nicole Kidman'ın canlandırdığı. "Cık cık, hiç uymamış" diyen yargılayıcı iç sesi bastırıp, Robert Downey Jr'ın içli ve sorunlu bakan gözlerinin filme hakettiği tonu vereceğini umarak aldım dvdsini geçende. 48 yaşına geldiğinde kendini nasıl öldürdüğünü anlatmıyor film. İntiharının fotoğrafını an ve an arkadaşlarına çektirdiği söyleniyor oysa. Kocasının fotoğraf asistanlığını yaptığı, çocuklarına baktığı ve hiç fotoğraf çekmediği yıllarda başlayan filmin orjinal ismi "Fur" . Filmin ismini Türkçeye nedense tutku olarak tercüme etmeyi uygun bulmuşlar.
Filmde, eşini aldatmasıyla uyanmaya başlayan sanatçılığının ilk yılları anlatılıyor. Çok zengin olan Yahudi ailesi, çocukları, erken yaşlarda evlendiği fotoğrafçı eşi ve kıllanma hastalığına tutulmuş komşusu ile toplumdan dışlanmış insanlar.
Çok severiz, en ufak bir farklılık gösterenleri toplumdan dışlamayı. Hatta öyle noktalara gelir ki, yüksek sesle gülen kadınları kınar, şişmanları sevmeyiz. Bunak ihtiyarlardan, cücelerden, transeksüellerden utanırız. Cahide'ye onca para dökerek, eğlenmeye gitmek ayrı. Bir de feci halde kıskandıklarımızı çok kınarız. Kendilerine süper güvenleri yoksa, tüm yanlışların onlarda toplandığına inanmaları için elimizden geleni yaparız. Yeter ki bizi acizliklerimizle, çirkinliklerimizle yüzleştirmesinler. Görmek istemeyiz kendimizi. Belki de budur nefretimizin sebebi. Dışlanmamak için dışlarız, toplumun onay vermediği her bireyi.
Eskiden bir rüya görmüştüm, öte alemdeyim ama doğmak üzere bekliyorum bir mağarada, yanımda küçük bir çantayla. Yalnız başıma değilim, benim gibi pek çok bekleyen var ama konuşmuyoruz aramızda. Sonra zamanı gelince, küçük bir tekneye biniyorum. Genç bir kız olarak görüyorum kendimi. Tekneyi kullanacak olan, yaşlıca ama dinç görünümlü, zayıf bir adam var sadece teknede. Dolmasını beklerken sohbet etmeye başlıyoruz. Şimdi olduğum gibi aceleci değilim, adamın tüm hikayesini, hem de sözünü kesmeden dinleyebiliyorum. Savaşta pilotmuş, bombardımanda ölmüş. Bana neden doğacağımı soruyor. "Az gelişmiş bir ülkede, yaşlı bir anne babadan doğacağım. Hem toplumun isteklerini, hem de kendi isteklerimi gerçekleştirmeye gidiyorum." diyorum, tane tane, bilmiş ama sinir bozmayan bir uslupla. "Sen çabuk dönersin" diyor adam.
Böyle bir rüyaydı işte.Yaşam amacımı mı gördüm bilmiyorum. Ama hala gerçekleştirmeyi becerdiğim söylenemez. Gayet uyumlu oluyorum bazı dönemler. İşinde başarılı, çalışkan, uzlaşmacı, sosyal. Sonra beklenmedik bir anda, yıllarca bastırılan farklı bir ben gösteriyor kendini. İsyankar, duyarlı, aykırı. Kanın tükenmesiyle, yeni av aramaya başlayan sinekler gibi uzaklaşıyor insanlar böyle dönemlerde benden. Az sayıdaki dostlarsa, her halimde varlar, adlandıramasalar da bir gariplik olduğunun farkında olarak.
Maskelenmeye alışmış olan o ben toplumun genel geçer kurallarından çok sıkıldı, ikiyüzlülüğünden, riyakarlığından, insanı aptal yerine koymasından ve sömürmesinden.Hayatı tüm gerçekliğiyle yaşamak istiyor. Ama eve kapattı kendini. Diane Arbus yaşasaydı, ona soracağı çok şeyi olurdu. İçinden geldiği gibi yaşardı.Belki de bir sirke katılırdı, ceketli kravatlı, ser verip sır vermeyen insanların arasından ilelebet uzaklaşarak.
İçimden bir ses hala öğrenemediğimi söylüyor. Toplumun içinde, bireyselliğimi kaybetmeden yaşamayı.
Diane Arbus, saçma moda fotoğrafçılığını bırakarak, içinden gelen sese kulak verdiyse, neden intihar etti ki? Bu ne toplumsal sesim mi?


8 yorum:
korktuğumuz, görmezden geldiğimiz ama var olan gerçek olanlar...
sanki bize hiç olmayacak gibi. insanın klasik egosantrik gerzekliği.
Birgün sokak sokak dolaşarak, bir adrese giderken, top oynayan çocukların ortasından geçmek zorunda kalmıştım.. Top ordan oraya atılıyor, bir yandan asabiyet hakim genç deli fişeklerde..Ortada topal olduğunu sandığım bir çocuk, topu ona atmayan ve ayağına gelmemesi için uğraş verip, gülüşen çocuklara ağlayarak, bağırıyordu.." Ben değil ,siz özürlüsünüz" diye..
topal olan değil, top oynayan o özürlü çocukların çok azı büyüyor.
merhaba,çok güzel yazmışsınız yüreginize sağlık.
selam,önemli olan ne anatılmak istendiğini kavramaktır malesef bizler bakıp geçiyoruz.benimde kardeşim sakat ama bizler kardeşime testek olduk topal çok yanlış bir ifade şekili,kardeşim şimdi büyük bir şirkete personel idareçisi.onunda benim gibi sitesi var öykülert yazıyor ödüller aldı ,bende şiir ve türkü sözü yazıyorum.toplımun özürlü insanlara çok duyarlı olması,gerekiyor,elinize sağlık arzu hanımiiyi bayramlar
dışlamayı, hor görmeyi en ufak bir şekilde anlamıyorum. bizler de olabiliriz. çocuğumuz öyle doğabilir. herşey mümkün bu hayatta.hayattan bi haber geliyorlar bana.
bazen çok burnu havada görünen bir ailenin down sendromlu bir çocuğu olduğunu görüyorum. çocuk resmen görevli gibi. o aileyi birbirine yaklaştırmak, tekrar sevecenliklerini hatırlatmak, hayattaki türlü halleri hatırlatmak.
benim de babam alzheimer olana kadar, pek düşünmezdim bu konuları. ama kültürsüz insanların onunla dalga geçmeleri, sağlığında hep yanında olanların bir kere bile ziyaret etmemeleri açtı gözümü.insanlık zorluklarla karşı karşıya kalındığında ortaya çıkıyor.
kardeşinizin hayatla ve kendiyle barışık olmasına sevindim.
Merhaba Arzu hanım,
Sizin gibi duyarlı insanların var olduğunu bilmek gerçekten mutluluk verici.
Sitenizi düzenli olarak takip etmeye çalışıyor, yazdıklarınızı beğeniyle okuyorum.
Sevgiler.
Adnan Kızgın
Yorum Gönder