İnsanları hemen tanımak kolay değil. Beraber ola ola, anlıyoruz birbirimizi. Kimileriyle yolumuz belli süreliğine çakışıyor, kimileriyle yaşam boyu. En çok sevdiklerimiz, kendimizi açtıklarımız üzebiliyor bizi. En büyük hayal kırıklıklarını onlar yüzünden yaşıyoruz. Yine de kırılmamak, pes etmemek, yeni dostlara açık olmak önemli.
Kibir arkadaşlığın baş düşmanı. Kimse yanındakinin üstünlük taslamasından, hayatını domine etmek istemesinden hoşlanmıyor. Kibirin maskeler ardında binbir yüzü var. En belirgini, kendisini hep en haklı, en iyi olarak görme ve suçu diğerlerinin üzerine atmak. Kimileri de güya yardım etmeyi seviyor. Ama gerçekte sorumluluk almaktan kaçtığını, fakat böbürlenme konusunda kimseye pabuç bırakmadıklarını görüyoruz. Yardım etme isteği altında yatan kibir “o çok kötü durumdaydı, hep ben destek oldum, ama o karşılığında ne yaptı” gibi ticarete dökebiliyor işi. Ya da öğretmenlik taslamalar “onu ben yetiştirdim, herşeyi ben öğrettim” dedirtebiliyor. “Ben” lafı ne kadar fazlaysa, kibir de o kadar fazla. İnsanları buradan tanımak mümkün.
Kibir hayatta kalp kırar.
Spritüel alemde ise insanların hayatlarını çalar.
Arkadaşlarınızla yollarınızı ayırabilirsiniz. Sizi tüketen bir işe girseniz, bir kapı açılır, o işi değiştirebilirsiniz bir gün. Eşinizi yanlış seçseniz, boşanabilirsiniz. Ya her dediğine inandığınız, sıkı sıkıya tutunduğunuz, usta bildiğiniz gururunun esiri olmuşsa…Spritüel konularda yanlış bir seçim, aldanma, gözün kamaşması, yanılsama insanın hayatına malolabiliyor maalesef.
İnsanın iç dünyası, ruhu, aklı, nefsi çok çok hassas ve gerçek bir ustanın size yol göstermesi şart. Osho, ustasız da olabileceğini söylemiş, ama herhalde onun kadar zekiyseniz mümkün bu. Diğer türlü kendi nefsinizin tutsağı olabilir, hayattan kopabilir, delirebilir, hatta ölebilirsiniz. Ya da hayatınızı spritüel toplulukların birinden bir diğerine koşturarak geçirebilirsiniz. Birinde demedim, çünkü bir yerden sonra egolar işin içine girer ve muhakkak bazı konularda anlaşmazlıklar su yüzüne çıkar. Bir ordan, bir buraya…Rüzgarda savrulan yaprak misali, bir bakmışsınız koca bir ömür geçmiş ve hiç yol alamamışsınız. Aileniz size uzak, dost bildiklerinizin hepsi bir vakitler, ufak tefek olaylara alınıp incinmişler, elde avuçta hiçbir şey kalmamış.
Maalesef ustaların sayısı bir elin parmaklarını geçmezken; “Ben Tanrıyım”, “Hepimiz Biriz”, “Sevgi Herşey” diyenlerin ve kendilerini guru, öğretmen, Rab ilan edenlerin sayısı oldukça fazla. Hemen tapınmaya başlamaz ve dikkatle gözlemlerseniz, “Tanrıyım” demenin papağan ezberi kadar kolay, başağrısı geçirmeninse zor olduğunu görürsünüz. Bu kişiler kendi baş ağrılarını geçirmekten aciz oldukları gibi, hayatı anlamak, okumak yerine öte alem konularıyla ilgilenmeye daha meğillidirler. Ciddi zaman ve emek harcayarak, sizin bilmediğiniz pek çok konuda bilgi sahibi olup, sizi etkileyebilirler. Kabala, tasavvuf, hermetik öğretiler, astroloji, reiki vs. Hepsi araç aslında, insanın amacı değil. İnsanda ne kadar derinleşebildikleri önemli.Yoksa bilgi fazlalığı, hatta keramet gösterebilmeleri bile kendilerini diğerlerinden ayrı ve üstün görmeye, halka beşer diyip aşağılamaya kadar gider. Oysa ki ustalar halkı nefs mertebelerine göre tanımlamışlar. Malıyla, mülküyle övünenler bir mertebede; kimi tanıdığıyla gururlananalar diğer bir mertebede gibi. Dolayısıyla bu “ben ustayım, ben oyum” diyenleri de nefslerinden, hayatta yaşadıkları olaylara verdikleri tepkilerden anlayabiliriz. Kızmak, öfkelenmek, sinirlenmek çok insanca tepkilerden olsa da; gerçek bir ustanın esiri olmadığı eylemler. Rol niyetine, yerine göre çeşitli davranışlarda bulunur, ama herşeye nasıl da hakim olduğu gözlerinden anlaşılır ustanın.
Eğer arayışınızda samimiyseniz, sıkı sıkıya tutunduğunuz ne varsa bırakabilecekseniz, cesursanız ve de nasipse gerçek bir dost, yol gösteren, üstatla belki yolunuz çakışabilir. Siz değişebilirseniz, kibirinizden arınabilir, bilmeye, anlamaya, sezmeye gönüllü olursanız; sadece o zaman hayatınız da değişebilir. Diğer türlü dış etkenlerin, hatta havanın bile moralinizi yönettiği bir dünyada; kah mutlu, kah hüzünlü, göz açıp kapayıncaya kadar geçecek yıllar.
Bırakabileceklerinizden en zoru da spritüel kibir olacak. “Ben bu konuları biliyorum, ben de araştırdım, ben bunları çoktan geçtim.” Yine ben, ben, ben… Hiçbir şey bilmediğinizi kabul etmek zorunda kalacaksınız. Ya da eski hayatınızda takılıp kalırsınız. Gerçekten de insanın kendini bu kadar akıllı, bilgili görmesi kadar büyük yanılsama var mı? Sorsanız daha televizyonun nasıl çalıştığını anlatamam, doğada bilmediğim ne canlı türleri var, bedenimin içinde bile neler olup bittiğinden bihaberim. Ama kime sorsan; onun aklı herkesten üstün. Hele bir de mistik konularla ilgilenmiş, seminerlere gitmiş, workshoplara milyarlar harcamış, yoga, qi gong gibi teknikler öğrenmişse; spiritüel kibire kapılmak daha kolay olabiliyor.
Spiritüel kibiri belirgin arkadaşlara örnekler veriyorum; felsefeden, psikolojiden bahsediyorum. Kendilerini tüm anlattıklarımın üstünde tutuyor, herşeyi bildiklerine inanıyorlar. Bilimsel tarafı öğrenmek zor, felsefeyle şimdi kim uğraşacak? Ruhsal öğretilerse daha kolay. Biraz tebeşir yutmuşlar çeşitli teknikleri öğreniyor, diğerlerini dualar kurtarıyor. Filmler var, izle, öğren işin sırrını. Oysa okusalar, üzerinde azıcık tefekkür etmiş olsalar Kuran’da da bilim yazıyor, alimler üst tutuluyor. “Düşünün, anlayın, hayatı okuyun” deniyor. Ancak kibir insanı herşeyi bildiğine inandırıyor. Gerçekten yüksek bilgilerin paylaşıldığı bir ortama bile girse böyle bir insan, herkesten çok kendisi konuşur. Bilgisini göstermek, herkesi mat etmek, böbürlenmek ister.Kendisine söz verilmezse, bozulur, gider. Oysa hayatının fırsatını kaçırır. Gerçekle ilk belki de son temasıdır.
Hayatta da “beşer, halk” diyip aşağıladığı pek çok insan onu davranışlarıyla çoktan sollamıştır. Paraya sıkı sıkıya tutunmaz, cimri değildir, paylaşır, sever, dost canlısıdır.Kibir insana kendisini o kadar özel olduğuna inandırır ki, bu kişi kızsa bile, ötekine bir şey öğretmek amaçlı öyle tepki gösterdiğine inanır. Hep ötekiler için, ötekiler uğrunadır davranışları, kendisini düşünmez güya. Oysa elinden oyuncağını alsanız, verdiği tepkiden yaşını çıkarırsınız. Kuran’da “tek üstünlük takvadadır” diye geçer. İnsanlar birbirlerinden ahlakları doğrultusunda ayrılırlar. Ne para, ne güç, ne mevki..Hepsi geçici, bir var, bir yok şeylerdir. Oysa insanın ahlakı, erdemi, insan olması kalıcıdır. Gerçek değer budur.
Bu yazıyı okuyan ve spritüel kibire kapılmış bir insan, yukarıda yazan her bir satıra hak verir. “ya gerçekten de böyleler” der ve asla kendisiyle ilgili yazdığımı düşünmez bile.
“Gerçek bir usta asla kırılmaz, incinmez” deniyor. En ufak şeylere darılıp duranların, öfke nöbetlerine kapılanların, maddeyi insandan üstün tutanların dünyasında; ışıldar bir usta, gerçek insan.Görebilene tabi.Yeterki gözlerimizi, kendi kibirimiz kaplamış olmasın. Bu kibir is gibi, gerçekle araya siyah bir perde çekiveriyor.İnsanı görmekten men ettiği gibi, kendi dünyasına hapsediyor. Kapılar içeriden açılıyor ya, bu hapishaneden çıkmak ta bizim kapısını açmamıza bağlı. Açmazsak eğer, alamayız ustaları da, dostları da içeriye.
Kapıların ardında hapsolmamız dileklerimle.
Son olarak Osho'dan bir alıntı:
"Ustalar Gerçeği Söylemez! İsteseler De Yapamazlar. O zaman işlevleri nedir? Ne yapar dururlar? Gerçeği söyleyemezler ama senin içindeki derin uykuda olan gerçeği çağırabilirler. Onu kışkırtabilir, ona meydan okuyabilirler. seni sarsabilir, uyandırabilirler. Sana Tanrı, gerçek, nirvana vermezler çünkü onlar baştan içindedir. Onunla doğarsın. Bu kalıtsaldır, esastır. Bu senin doğandır. Bu yüzden sana gerçeği verdiğini söyleyen herkes aptallığından, saflığından faydalanmaktadır. Kurnazdır, kurnaz ve aynı zamanda son derece cahil. Hiçbir şey bilmez; gerçeğe kısa bir bakış bile atmamıştır. O sahte ustadır.Gerçek verilemez; o zaten içindedir. Çağrılabilir, kışkırtılabilir. Bir bağlam yaratılabilir, içinde yükseldiği belirli bir boşluk yaratılabilir ve artık uyumamaktadır, uyanmıştır."