twitter
    "Genelde birbirmizi, bayramdan bayrama da koyunları doğruyoruz.

Yaz zamanı, mutluluk bizleri bekler.

Üniversite yıllarında 15 kilo daha zayıftım ama "kilo alıyorsun, boyun da kısa" diyen salak bir erkek arkadaşım vardı maalesef. Okuldan ne zaman yalnız çıksam, bir kaç kişi takılır, kimisi çekingen sadece izler, kimisiyse tanışıp tanışamayacağımızı sorardı. Ama hiçbiri beni kendi çekiciliğimle ilgili ikna etmeye yetmemişti. Ne güzelliğin tadına varabilmiştim, ne de hafifliğin. Kendime güvensizliğim o kadar fazlaydı ki, dar bir şeyler giydiysem popomu, kazak bağlıyarak örtmek refleks olmuştu. Gerçi buna zıt olarak mini, kırmızı etek giydiğimi de hatırlıyorum.Yani bazen miniler, bazen de bosbol şeyler giyerdim. Ama kesin bir şey vardı ki, kendimin çok şişman ve alelade olduğunu sanıyordum.

İş hayatı, iş yemekleri, organizasyonlar ve sporsuz günlerle gerçekten kilo alınca hanyayı konyayı anladım. Hele eski fotoğraflara bakınca! İncecikmişim de haberim yokmuş. Alınan her kilo, asılan 10 erkeğe bedelmiş. Eskiden ölen bitenler yavaş yavaş kayboldu, şimdilerde övgüler şirin bir yüzüm olduğu, ne kadar genç gösterdiğim yönünde. Gerçek şu ki umrumda da değil.

Ne yazın gelmesi, ne bikini giyecek olmam. Geçi muhtemelen mayo giyerim bu yaz da. Her bahar panik halinde spor salonuna yazılıp, devamlı su içip, salata yiyerek, fiziğini takıntı haline getiren genç kızları görünce gülümsüyorum sadece.

Ya da kocasının kendisini aldattığını adı gibi bilmesine rağmen, anlamamazlığın efsununa sığınıp, herşey aynıymış gibi devam eden kadınlara da. Bal gibi biliyorlar, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını. Önce saçlarının modelini değiştiriyorlar, sonra sıra evdeki mobilyalara geliyor. Çocuklarına bağırıyorlar durduk yerde, botoks yaptırmaya karar veriyorlar. Kilo vermeli, daha bakımlı, daha güzel olmalılar. Olsalar ne çare, kırılmış içerlerde bir şeyler. Gülleri solmuş.

Klişe değil, güzellik kesinlikle içten gelen bir şey. Matematiksel bir tarafı olsa da, boy-kilo oranlarıyla tanımlanabilse, yüzün simetrisiyle açıklanabilse de; mutlu insanın teni bir başka ışıldıyor, gözleri bir başka bakıyor. Kendiyle barışık, bedenini seven kadının hali bir başka oluyor. Böyle bir kadını getirin gözlerinizin önüne. Kilolu olsun, hatta burnu da şekilsiz. Ama öyle bir baksın ki, kırmızı ruju öyle albenili dursun ki; güzelliği karşısında mest olmaz mısınız?

Mutsuz kadını zayıflık, kozmetikler, birbirinden pahalı markalar örtse de bir süre; ters bir bakış, gergin bir dudak haraketi tüm güzelliğe gölge dürüşebiliyor. Ama sevilen, seven, sevildiğini bilen, üretken bir kadının hiçbir şeye ihtiyacı yok güzel olmak için. Olduğu gibi olması yeterli. Çünkü sadece bunun için onu seven var. Onda güzelliği gören gözler var.

Ondan dolayı çirkin her kadının arkasında donuk bir erkek yatar. Güzelliğini göremeyen, bunu kadına yansıtamayan, bir çift güzel sözden esirgemiş, sevgisiz, soğuk bir erkek. İnsanı kurutur böyleleri.Ne spor salonlarının, ne de estetik operasyonların, hiç bir şeyin faydası olmaz. Dergideki bir Monica Belluci fotoğrafını ballandıra ballandıra anlatır böyle bir erkek, ama yanında atan kalbin farkında bile varmaz.

Kadınların en büyük hatası da:
1- Bu dangalağı değiştirebileceğini sanır.
2- İlgisini çekmek için herşeyi yapar, başaramayınca da kendini yeterli görmemeye başlar.

Ben de yaptım, ondan biliyorum. Değiştiremezsiniz. Size bakıp, aşık olmuyorsa da, bırakın olmasın. Gurur, ego yapmaya gerek yok. Zaman kaybetmeye, çaba harcamaya da. Daha milyonlarcası var ve birisi için siz en güzeli, en özelisiniz bu dünyada.

Önümüz de yaz. Hasat zamanı gelmiş emek ki.Mutsuz musunuz? Sizi mutsuzlaştıran insanları çıkarın hayatınızdan. Enerjinizi düşüren ortamlardan uzaklaşın. Kendinize uzaklaşın.Toksinleri atın, hem vücudunuzdan, hem de hayatınızdan.Hiç önemli değil Victoria Beckham'ın kaç kilo olduğu. O da mutsuz görünüyor zaten.

Show must go on

Queen'in solisti Fredy rüyama girdi. Hani harika sesi vardı, Aids'ten vefat etmişti. "Show must go on" la hayatıma yön vermişti. Bu yaşam şovdu, bizden önce de vardı, sonra da süregelecekti. Ben hala kendime yeteri kadar güvenip, başrollere soyunamamıştım ama gösteri sürüyordu bir yandan da.

Neyse işte Fredy ile laflarken, dedi ki tutucu bir toplumda doğması gerekiyormuş. Bir yandan kendi doğasını yaşarken, diğer yandan da cemaati idare etmeyi öğrenmesi için. Son yaşamında marjinal çok şey yapmış. "Ama fena mı, sanatçıydın. Kaç kişiye verilmiştir bu şans. Bak hala biliyoruz ismini, seviyoruz şarkılarını" dedim. Yine de bitmemiş döngüsü, yeni yaşamlar onu beklermiş. Türkiye'yi sordu bana, "nasıl tavsiye eder misin?" dedi.

"Valla doğu tarafları çok tutucu, seni üzerler orada" dedim. İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük şehirler nispeten daha normal. Halk geçim derdinde, mahalle kültürü yok oldu gibi. Ama gaylerin çoğu hala gizliyorlar kendilerini. Güya yaratıcı, yenilikçi olan reklam ajanslarından bile sırf gay diye işten çıkarılanlar oluyor. Kimliğini yaşayamamak, bastırmak kolay değil" dedim.

Bu arada insanın hep aynı mı doğacağını sordum. Belki kız çocuğu olarak doğmak olamaz mıydı kaderinde. Gülümsedi, cevap vermedi.

"Asıl ismim Faruk" dedi. Doğruyu yanlıştan; haklıyı haksızdan ayırmak anlamına gelirmiş. Zanzibar'da doğmuş. Bilmiyordum bunu. "Takip ediyor musun müzik piyasasını, olan biteni" diye sordum.

-Dünyayla pek ilgilenmiyorsun. Zaman da dünyaya ait bir kavram. Geride bırakıyorsun herşeyi ve kendine odaklanıyorsun."
-Güzelmiş. Koşturmaca burda, işsizlik burda. Karı-koca geçimsizliği burda.Tatil köyü gibi geldi şimdi orası.
-Sana bağlı nasıl olacağı.İmajinasyon çok etkili burada.
-Görüyor musun Prenses Diana'yı, Kurt Cobain'i?
- Hayır. Ruhlar arasında çekim olmalı. Frekanslar çok önemli.
-Yalnız mısın orada, yoksa kalabalık mı?
-Ne kadar çok soru soruyorsun.
-Eee merak ediyorum.
-O kadar hayranım vardı. İki dakika benimle konuşmak için saatlerce beklerlerdi. Sen beni bulmuşsun, neredeyse ruh çağırma seansına çevirdin.
-Pardon ya. Yine müzisyen mi olacaksın bir sonraki yaşamında?
-Daha planlamadık.
-Konya Ovası'nda, çiftçi çocuğu... Önce de Zanzibar'da doğdurmuşlar seni, ama İngiltere'ye gittin.
-Evet, hiç geri dönmedim sonra.
-Zamanın olmadığını söyledin. Peki o zaman şimdi nasıl burası için geleceği planlıyorsun?
-Belki seninle sohbetimden sonra Zanzibar'ı planlayacağım.
-Geçmiş te gelecek kadar görece mi oluyor bu durumda? Değiştirilebilir mi?
-Neden olmasın?
-Geçmişin, şimdinin ve geleceğin; hepsinin aynı anda yaşandığı bir boyut. Vaav.
Peki o zaman parçalar bölünmüş olmalı. Bir parçan Queen'in solisti, bir parçan orada, bir diğeri kimbilir hangi zaman diliminde. Ben de mi öyleyim?
-Neden benden farklı olacaksın?
-Sen ölüsün de onun için.
-Sen de şu an için yaşıyorsun.
-Vaav, Einstein da katılmaz mıydı sohbetimize?
- Senin kadar halinden memnun olmayanını görmedim.
- Pardon tekrar. Ego bedenle birlikte gömülmüyor muydu?

Ve öyle sürüp gitti sohbetimiz...

* Tamamen hayal ürünüdür.

Medya ve Atıp Tutmalar

Saba Tümer'in programında, Almula Merter yükseleninin Oğlak olduğunu söylüyor ve ekliyor:" İnsanlar 30'undan sonra yükselen burcunun özelliklerini taşır, biliyorsunuz. Ben de tam bir oğlağım."

Hayır, insanlar 30'undan sonra yükseleninin özelliklerini taşımazlar. Böyle bir kural yoktur. Bunu hiç bir astrolog söylemez. Hiç bir astroloji kitabında yazmaz. Bir sonraki burcun özelliklerine kaymaya başlayabilirler. Örneğin Boğaysanız, İkizler gibi. Ama asıl burcun etkileri kaybolmaz.

Ama Almula Merter emin. Okumuş Oğlak burcunun özelliklerini, kendisi için beğenmiş. Sonra da uydurup, TV'de bilgi veriyor. Ama külliyen yanlış.

Daha kendi psikolojisini çözememişken; reiki, alternatif enerjiler vs hakkında yazanlara bel bağlamazsınız umarım. Yıllarca araştıranlar da var, iki üç seminere gidip; bir şeyler öğrendiğini sanıp, kamuoyuyla paylaşmaya kalkanlar da.

Dün de Eurovizyon sunucusunun kırdığı potları yayınladılar TV'de. 10 dakika sürdü. En iyi derecesi 3.'lük olan bir ülke için 11 demiş, tüm yılları karıştırmış.Türkiye'nin 4. olduğu yılda 14.
olan ülkeyi 4. olarak anons etmiş. Biz dinliyoruz TV'yi ve duyduklarımızın doğru olduğunu farz ediyoruz. Ama Eurovizyon'la ilgili bilgilere Internet'ten de doğru olarak ulaşılabilir, en amatörün yazacağı metinler bile bu kadar yanlışla dolu olamayacakken; nasıl oluyor da TRT'den bu kadar yanlışlıklar anons edilebiliyor? Tüm derecelerin zaten kayıtlarda net olarak yazılmış olduğu böyle bir konu bile bu kadar çok yanlışlıkla sunuluyorsa TRT'de; bu güven zedelemez m? Bakalım seneye de yine Bülent Özveren mi sunacak Eurovizyon'u her zamanki gibi.

Olayın siyaset ve haber etiği bölümüne hiç girmeyeceğim. "Bilen susar, bilmeyen konuşur" derler; şu sıralar şaşkınlıkla bakıyorum televizyona.İnanılır gibi değil.

Bir anlasam

Anlayamıyorum . Birileri bana cevapları verip, beni bu çileden kurtarabilir mi?

* Yaşlı bayanlarn şarkı söyledikleri bir program var. Hayatımda gördüğüm en feci sesler. Ona rağmen kendilerine güvenip, süslenip, saç yaptırıp, televizyonda şarkı söyleyebiliyorlar. Şimdi "sesiniz feci" desen, saygısızlık mı etmiş olursun? Gerçekleri söylemek, bir insanı kırmaya değer mi? Bu insanlar kendi seslerine nasıl bu kadar güvenirler?

* Şirketler ekonomik krizde yetişmiş elemanlarını işten çıkarır. Bir kısmı bir kaç ay içinde tekrar işe alıma başlar. Tazminatlar, adam arama, oryantasyon paralarını hesaplamazlar mı? Yeni alınanların kaçı iyi çıkar? İnsan paket değil ki, aç içine bak. Kaçı kalıcı, o da bilinmez. Çıkarmalardan sonra kalanların da moral sıfıra iner. İş güvencesizliği korku ortamı yaratır. Sonra da Antalya'nın büyük otellerindeki çalışan motivasyon organizasyonlarına milyarlar harcanır.Bir kişi hesaplamaz mı?

*ABD'nin Ortadoğu'nun içine etmesinin karma, iyinin kötüyü cezalandırması olarak pazarlayanlara; ekonomik kriz için de "kundakta bombalanan bebekleri ahı mı tuttu?" diye neden hiç sorulmaz?

*Önce çekilir, çok hoşlanırsın.Sonra sinir olduğun bir olay olur. Sonra o da soğur hafiften. Sonra aşk yeniden parıldar. Bu gelgitler yorar insanı. Yine de kopamazsın. Bunun daha dengeli modeli yok mudur?

* Türkiye'de neden hiçbir hizmet cezasız kalmaz?

* Her türlü haksızlığa ne zaman bu kadar duyarsızlaştık?

* Pek çok psiolojik sorunun temeli anne ve babayla olan ilişkilere dayalıyken, ebeveynlerin yol açtıkları sorunları çözmek ömürleri alırken; aile düzenine alternatif daha sağlıklı bir model geliştirilemez miydi çağla boyunca?

Daha o kadar çok var ki sorular. Bazen kendimi yanlış bir gezegene düşmüş gibi hissediyorum. Ama ben de o yanlışlıkların bir parçasıyım.

Erkeksiz Doğum

Pek çok konuda yeniliklere açık olmama rağmen, sperm bankalarını tam olarak sindirebilmiş değilim. Sevgiden doğmanın her çocuğun hakkı olduğuna inanıyorum. Üstelik tek başına çocuk yetiştirmek te fazlasıyla sorumluluk istiyor. Çocuğun hem anne hem baba modellerine ihtiyacı var.

"Senin baban 777669'du çocuğum" deme hakkına sahip miyiz?

Hal böyleyken, ABD'deki bir sperm bankasına spermini bağışlayan da bir Türk çıkmışken, "bir Türk dünyaya bedeldir" sözünü bu yolla mı gerçekleştirecektik diye düşünüyor insan. Nasıl bir yalnızlıktır, erkeklere ne menem bir güvensizliktir ki, kadınlar sperm satın almayı tercih eder duruma gelmiş?

Aslında artık sperme bile gerek kalmamış.Kadının kemiğinden sperm üretilmiş. Yalnız bu yolla doğan tüm çocuklar kız oluyormuş. Y kromozomunun sonu, XX'lerin dünyadaki tek egemen cins olması anlamına mı geliyor bu bilemiyorum.

Belki de herşey, kadının bu kadar baskı altına alınması, evlere hapsedilmesi, erkeğin ilgilenmek istemediği tüm işlerin kadına yüklenmesi, köleleştirilmesi bundan dolayıydı. Eksik akıllı olduğuna inandırılmaya çalışıldı kadın, cinselliği hakkındaki seçim gücü elinden alındı, toplumsal mevkilerden uzak tutuldu. Bunların arkasında yatan "aman ha şu kadınlar bir gün tek başlarına yeterlerse, bize de ihtiyaçları kalmaz" korkusu muydu?

Bana göre hiç bir şeyi red etmemek lazım. Zulüm zulümü doğuruyor. Kadınlara çok çektirildi. Sonuç erkekleri tamamen red etmeye kadar gitti. Bence sperm bankaları erkeklere atılan bir tokattır. "Bana dokunmanı istemiyorum, hayatıma girmeni istemiyorum. Senden hiç bir şey istemiyorum." Bu kadınların çığlığıdır.

Eğer erkekler kadınlara ikinci sınıf muammelesi yapmaya devam ederlerse, sanırım ikinci tokat yıkıcı olabilir. Neslin devamı, kadınlara bağlı. Adem'in kaburga kemiğinden ortaya çıkarıldığı öne sürülen Havva'nın kızları ya üremeye kendi kemiklerinden yapılacak spermlerle devam etmeye karar verirlerse?

Saygıyla

Hizmetle geçmiş yaşamlar sonlandığında, ölümün o tanıdık, acı tadını hissetmiyorum. Boğazım düğüm düğüm olmuyor, gözlerim dolu dolu bakmıyor. Çünkü yaşamda bir insanın ulaşabileceği en güzel seviye; kendinden çıkıp, diğerleri için çalışması, sevgi dolu olması, insanlığa hizmet etmesi. Daha güzel ne olabilir? Böyle geçen yaşamlar ölümün acı tadının üstesinden gelmemi sağlıyor. Zaten aslında ben ölüme de inanmıyorum. Vefat kelimesini tercih ediyor ustalar, akte vefa anlamında. Bu beden geride bırakılıp, boyut değiştiriliyor. Bir oluştan, başka bir oluşa koyuluyor. Belki ruh tekamül ediyor, belki sınıfta kalıyor, ama yolculuğa devam. Birden bire olan yolculuğa.

Bugün, 19 Mayıs Gençlik Bayramı'nda; binlerce genç kızın bunalımın kara kuyularından kurtarılmasına destek vermiş, eğitim bursları kazandırmış, çağdaş Türkiye'yi şekillendirenlerden olmuş Türkan Saylan'ı uğurluyor bu ülke. Ölümüyle bile ne mesajlar verdi, yaşamıyla da ne hediyeler. Öğrenciyken hatırlıyorum, bizim liseye de gelmişti. Cüzzam hakkında bilgi vermiş, önyargılarımızı kırmaya çalışmıştı. O konuda dünyanın değerini kabul ettiği, önemli buluşları olan bir bilim kadını ve doktor olduğunu öğrenmştik. Sonrasında adını daha çok duyduk.

İki gündür hayat hikayesini anlatan yayınları izliyorum, onu tanıyanların söylediklerini dinliyorum, ropörtajlarını da. Sürekli olumlu olmaktan bahsediyor. Kendisi hakkında iddia edilenlere asla takılmadığını, üzülmediğini söylüyor. "Kötülükler bana olsun, yeter ki size bir şey olmasın" diyor.
Bundan dolayı, her ne kadar affedemesem de, dindar olduğunu iddia eden ama böylesi bir hizmet insanın ölümüne sevinenlerin yazdıklarını, söylediklerini tekrarlamayacağım. Birazcık vicdanı olan, sağduyusu olan insan o dindar maskesinin altında nasıl bir çirkefliğin yattığını anlar zaten. Türkan Hoca'nın nasihatlarını dinleyecek, onlara karşı olan olumsuzluğu beslemeyeceğim bugün.

Türkan Hoca'yı, binlerin annesini saygıyla uğurluyoruz. Hizmetlerine minnattarız. Yaşadığı son aydaki saldırılardan üzüntü ve utanç duyuyoruz. Ama biliyoruz ki görevini fazlasıyla yaptı, güzel yaptı. Allah rahmet eylesin.

Birden Bire

Bu akşam gittiğim seminer kısa bir filmle başladı. Filmin adı "Birden-Bire Bir Yolculuk". "Aaa benim sitemin adı, hadi bakalım, benle ilgili bir mesaj vardır belki de" gibisinden hafif paranoya eğilimli bir şekilde izledikten sonra filmi, sahnede gençce bir çocuk yerini aldı. Bazen farklı konularda, çeşitli konuşmacılar da katılabiliyor. Çocuk az beslenmenin öneminden, düşünce gücünden, hastalıkları geçirme yollarından bahsetti. Bir ara o da "birdenbire" diyince iyice işkillendim. Tamam şişmanım. İncecik kızken, kendimi şişko bulmanın cezasını çekercesine, durduk yerde kilo alıp, tombulluk neymiş anladım. Felsefe seminerine bile gittiğimde, karşımda "az ye, yemek yemek iyi değil." denildiğinde, sanki dünya bir sahne, herkes oyuncu, sahnelenen oyunsa "Arzu artık yeme" gibi geldi iyi mi. Paralo da "birdenbireydi".

3 saat sürdü seminer ve her bir sözünü hayranlıkla dinledim. İsmini bilmiyorum, keşke bilseydim, demin 100% google da aramış, seceresini öğrenmiş, size de önerebilmiş olurdum. Ama özetle her insanın kendi kendisini şifalandırma potansiyeline sahip olduğunu söyledi. Hastalıkları hediye olarak görüp, onu yaratan durumun içine girmemiz gerektiğini. İlaçlar, ameliyatlar dışarıdan iyileştirseler de, her hastalığın arkasındaki duygusal yükleri anlamak ve kökten çare üretmek önemli.Yemeğin fazlası da toksinleri yaratıyor. Fazla yemek yemek vücuda iyi gelmiyor. Hem hastalıklara yol açıyor, hem de spritüel çalışmaları, yaratıcılığı, ilhamı engelliyor.Bir insanın ihtiyacı olan günlük yemek miktarı bir avuç kadarmış. Benim avuçlarım küçük bir de.

İnanırsak bir hastalığı birdenbire geçirebileceğimizi söyledi.Ben inandım.

Spritüel Kibir

İnsanları hemen tanımak kolay değil. Beraber ola ola, anlıyoruz birbirimizi. Kimileriyle yolumuz belli süreliğine çakışıyor, kimileriyle yaşam boyu. En çok sevdiklerimiz, kendimizi açtıklarımız üzebiliyor bizi. En büyük hayal kırıklıklarını onlar yüzünden yaşıyoruz. Yine de kırılmamak, pes etmemek, yeni dostlara açık olmak önemli.

Kibir arkadaşlığın baş düşmanı. Kimse yanındakinin üstünlük taslamasından, hayatını domine etmek istemesinden hoşlanmıyor. Kibirin maskeler ardında binbir yüzü var. En belirgini, kendisini hep en haklı, en iyi olarak görme ve suçu diğerlerinin üzerine atmak. Kimileri de güya yardım etmeyi seviyor. Ama gerçekte sorumluluk almaktan kaçtığını, fakat böbürlenme konusunda kimseye pabuç bırakmadıklarını görüyoruz. Yardım etme isteği altında yatan kibir “o çok kötü durumdaydı, hep ben destek oldum, ama o karşılığında ne yaptı” gibi ticarete dökebiliyor işi. Ya da öğretmenlik taslamalar “onu ben yetiştirdim, herşeyi ben öğrettim” dedirtebiliyor. “Ben” lafı ne kadar fazlaysa, kibir de o kadar fazla. İnsanları buradan tanımak mümkün.

Kibir hayatta kalp kırar.

Spritüel alemde ise insanların hayatlarını çalar.

Arkadaşlarınızla yollarınızı ayırabilirsiniz. Sizi tüketen bir işe girseniz, bir kapı açılır, o işi değiştirebilirsiniz bir gün. Eşinizi yanlış seçseniz, boşanabilirsiniz. Ya her dediğine inandığınız, sıkı sıkıya tutunduğunuz, usta bildiğiniz gururunun esiri olmuşsa…Spritüel konularda yanlış bir seçim, aldanma, gözün kamaşması, yanılsama insanın hayatına malolabiliyor maalesef.
İnsanın iç dünyası, ruhu, aklı, nefsi çok çok hassas ve gerçek bir ustanın size yol göstermesi şart. Osho, ustasız da olabileceğini söylemiş, ama herhalde onun kadar zekiyseniz mümkün bu. Diğer türlü kendi nefsinizin tutsağı olabilir, hayattan kopabilir, delirebilir, hatta ölebilirsiniz. Ya da hayatınızı spritüel toplulukların birinden bir diğerine koşturarak geçirebilirsiniz. Birinde demedim, çünkü bir yerden sonra egolar işin içine girer ve muhakkak bazı konularda anlaşmazlıklar su yüzüne çıkar. Bir ordan, bir buraya…Rüzgarda savrulan yaprak misali, bir bakmışsınız koca bir ömür geçmiş ve hiç yol alamamışsınız. Aileniz size uzak, dost bildiklerinizin hepsi bir vakitler, ufak tefek olaylara alınıp incinmişler, elde avuçta hiçbir şey kalmamış.

Maalesef ustaların sayısı bir elin parmaklarını geçmezken; “Ben Tanrıyım”, “Hepimiz Biriz”, “Sevgi Herşey” diyenlerin ve kendilerini guru, öğretmen, Rab ilan edenlerin sayısı oldukça fazla. Hemen tapınmaya başlamaz ve dikkatle gözlemlerseniz, “Tanrıyım” demenin papağan ezberi kadar kolay, başağrısı geçirmeninse zor olduğunu görürsünüz. Bu kişiler kendi baş ağrılarını geçirmekten aciz oldukları gibi, hayatı anlamak, okumak yerine öte alem konularıyla ilgilenmeye daha meğillidirler. Ciddi zaman ve emek harcayarak, sizin bilmediğiniz pek çok konuda bilgi sahibi olup, sizi etkileyebilirler. Kabala, tasavvuf, hermetik öğretiler, astroloji, reiki vs. Hepsi araç aslında, insanın amacı değil. İnsanda ne kadar derinleşebildikleri önemli.Yoksa bilgi fazlalığı, hatta keramet gösterebilmeleri bile kendilerini diğerlerinden ayrı ve üstün görmeye, halka beşer diyip aşağılamaya kadar gider. Oysa ki ustalar halkı nefs mertebelerine göre tanımlamışlar. Malıyla, mülküyle övünenler bir mertebede; kimi tanıdığıyla gururlananalar diğer bir mertebede gibi. Dolayısıyla bu “ben ustayım, ben oyum” diyenleri de nefslerinden, hayatta yaşadıkları olaylara verdikleri tepkilerden anlayabiliriz. Kızmak, öfkelenmek, sinirlenmek çok insanca tepkilerden olsa da; gerçek bir ustanın esiri olmadığı eylemler. Rol niyetine, yerine göre çeşitli davranışlarda bulunur, ama herşeye nasıl da hakim olduğu gözlerinden anlaşılır ustanın.
Eğer arayışınızda samimiyseniz, sıkı sıkıya tutunduğunuz ne varsa bırakabilecekseniz, cesursanız ve de nasipse gerçek bir dost, yol gösteren, üstatla belki yolunuz çakışabilir. Siz değişebilirseniz, kibirinizden arınabilir, bilmeye, anlamaya, sezmeye gönüllü olursanız; sadece o zaman hayatınız da değişebilir. Diğer türlü dış etkenlerin, hatta havanın bile moralinizi yönettiği bir dünyada; kah mutlu, kah hüzünlü, göz açıp kapayıncaya kadar geçecek yıllar.

Bırakabileceklerinizden en zoru da spritüel kibir olacak. “Ben bu konuları biliyorum, ben de araştırdım, ben bunları çoktan geçtim.” Yine ben, ben, ben… Hiçbir şey bilmediğinizi kabul etmek zorunda kalacaksınız. Ya da eski hayatınızda takılıp kalırsınız. Gerçekten de insanın kendini bu kadar akıllı, bilgili görmesi kadar büyük yanılsama var mı? Sorsanız daha televizyonun nasıl çalıştığını anlatamam, doğada bilmediğim ne canlı türleri var, bedenimin içinde bile neler olup bittiğinden bihaberim. Ama kime sorsan; onun aklı herkesten üstün. Hele bir de mistik konularla ilgilenmiş, seminerlere gitmiş, workshoplara milyarlar harcamış, yoga, qi gong gibi teknikler öğrenmişse; spiritüel kibire kapılmak daha kolay olabiliyor.

Spiritüel kibiri belirgin arkadaşlara örnekler veriyorum; felsefeden, psikolojiden bahsediyorum. Kendilerini tüm anlattıklarımın üstünde tutuyor, herşeyi bildiklerine inanıyorlar. Bilimsel tarafı öğrenmek zor, felsefeyle şimdi kim uğraşacak? Ruhsal öğretilerse daha kolay. Biraz tebeşir yutmuşlar çeşitli teknikleri öğreniyor, diğerlerini dualar kurtarıyor. Filmler var, izle, öğren işin sırrını. Oysa okusalar, üzerinde azıcık tefekkür etmiş olsalar Kuran’da da bilim yazıyor, alimler üst tutuluyor. “Düşünün, anlayın, hayatı okuyun” deniyor. Ancak kibir insanı herşeyi bildiğine inandırıyor. Gerçekten yüksek bilgilerin paylaşıldığı bir ortama bile girse böyle bir insan, herkesten çok kendisi konuşur. Bilgisini göstermek, herkesi mat etmek, böbürlenmek ister.Kendisine söz verilmezse, bozulur, gider. Oysa hayatının fırsatını kaçırır. Gerçekle ilk belki de son temasıdır.

Hayatta da “beşer, halk” diyip aşağıladığı pek çok insan onu davranışlarıyla çoktan sollamıştır. Paraya sıkı sıkıya tutunmaz, cimri değildir, paylaşır, sever, dost canlısıdır.Kibir insana kendisini o kadar özel olduğuna inandırır ki, bu kişi kızsa bile, ötekine bir şey öğretmek amaçlı öyle tepki gösterdiğine inanır. Hep ötekiler için, ötekiler uğrunadır davranışları, kendisini düşünmez güya. Oysa elinden oyuncağını alsanız, verdiği tepkiden yaşını çıkarırsınız. Kuran’da “tek üstünlük takvadadır” diye geçer. İnsanlar birbirlerinden ahlakları doğrultusunda ayrılırlar. Ne para, ne güç, ne mevki..Hepsi geçici, bir var, bir yok şeylerdir. Oysa insanın ahlakı, erdemi, insan olması kalıcıdır. Gerçek değer budur.

Bu yazıyı okuyan ve spritüel kibire kapılmış bir insan, yukarıda yazan her bir satıra hak verir. “ya gerçekten de böyleler” der ve asla kendisiyle ilgili yazdığımı düşünmez bile.

“Gerçek bir usta asla kırılmaz, incinmez” deniyor. En ufak şeylere darılıp duranların, öfke nöbetlerine kapılanların, maddeyi insandan üstün tutanların dünyasında; ışıldar bir usta, gerçek insan.Görebilene tabi.Yeterki gözlerimizi, kendi kibirimiz kaplamış olmasın. Bu kibir is gibi, gerçekle araya siyah bir perde çekiveriyor.İnsanı görmekten men ettiği gibi, kendi dünyasına hapsediyor. Kapılar içeriden açılıyor ya, bu hapishaneden çıkmak ta bizim kapısını açmamıza bağlı. Açmazsak eğer, alamayız ustaları da, dostları da içeriye.

Kapıların ardında hapsolmamız dileklerimle.

Son olarak Osho'dan bir alıntı:

"Ustalar Gerçeği Söylemez! İsteseler De Yapamazlar. O zaman işlevleri nedir? Ne yapar dururlar? Gerçeği söyleyemezler ama senin içindeki derin uykuda olan gerçeği çağırabilirler. Onu kışkırtabilir, ona meydan okuyabilirler. seni sarsabilir, uyandırabilirler.

Sana Tanrı, gerçek, nirvana vermezler çünkü onlar baştan içindedir. Onunla doğarsın. Bu kalıtsaldır, esastır. Bu senin doğandır. Bu yüzden sana gerçeği verdiğini söyleyen herkes aptallığından, saflığından faydalanmaktadır. Kurnazdır, kurnaz ve aynı zamanda son derece cahil. Hiçbir şey bilmez; gerçeğe kısa bir bakış bile atmamıştır. O sahte ustadır.Gerçek verilemez; o zaten içindedir. Çağrılabilir, kışkırtılabilir. Bir bağlam yaratılabilir, içinde yükseldiği belirli bir boşluk yaratılabilir ve artık uyumamaktadır, uyanmıştır."

Dost Alınmaz

Malum ağzımdan düşürmediğim gibi pazartesileri felsefe seminerlerine gidiyorum. Aslında sadece felsefe denebilir mi bilmiyorum, Frankfurt Okulu ekolu varmış, ezberi değil, düşünmeyi öğretiyormuş insana. Burada da o tarz benimsenmiş. Yani sadece Hegel onu dedi, Sokrat zehiri şöyle yuttu değil, hayatın içinden sorunlar da, çözümleri de ele alınıyor. Kadim bilgilelikten de bahsediyor.Aslında zaten felsefe, hatta dinler hayattan ayrı değil ki. Seni, beni, olanları daha iyi anlayabilmek, zanlardan kurtulmak ve gerçeği net görebilmek, aydınlanmak için.

Metin Bey veriyor dersleri. Bir seferinde "dostun alınmadığını, nerede alınganlık varsa, orada egonun, nefsin olduğunu" söyledi. "İncinmek, alınganlık benliktir. Benlik derken, bencillik. Biraz izzeti nefsine iğne batır, hemen tüyer. Neren dost senin?Ama efendim alındım.Dosttan incinir mi insan? "

Tanımadığınıza kızarsınız, sadece yakınınız sizi darıltabilir. Ama insan çok sevdiğine darılıp, küser mi? Alınganlık söz konusuysa, kendi nefsiyle karşı karşıyadır. Olmuş bir insan asla alınmazmış, ne olursa olsun.

İnsan bu bakış açısından değerlendirmeye başladı mı olanları; ne öfkelenecek, ne de sinir olacak bir şey bulabiliyor.

-Birinin davranışları çok kötü, beni çok rahatsız ediyor.
- O bir bütün olarak mükemmel, sen neden rahatsız oluyorsun? Ona odaklan.

- Şuna sinir oldum.
- O da sana ayna. Neyine sinir oldun?

Herşey, ama herşey seninle ilintili oluveriyor. Şimdi sıkıysa kız, öfkelen, darıl. Bir de üstüne üstlük, gelip sana birilerini çekiştirenleri dinle kolaysa. Sana kendisini anlatıyor açık açık. Tüm kötü özelliklerini döküyor ortaya, sonra da x birisine çok alınmış, darılmış, onu kötüleyerek kendince lobi yapıyor.Nereden başlarsın anlatmaya? Bir, iki kendi egolarına dikkat çekmeye çalıştım, en çok bana kırıldılar. Anladım ki, benim işim değil, daha doğrusu başaramıyorum. Hem "gönül kırma" diyorlar; anlayamıyorum ki kırılan gönül mü, ego mu?

Olay, Olay, Olay ya da Hadise


Bir mucize olsa da Hadise'nin Eurovizyon'da giyeceği gürbüz Türk dansözü kıyafeti değişse. Kuru gürültü deyip, kulakları kapamak yerine, halkın eleştrileri dinlense keşke bu sefer. Bir beğenen çıkmamış bu giysiyi, tek değilmişim.
Önce "cık cık olmamış" şeklinde yazmıştım bu yazıyı. Sonra içime sinmedi. Ne de olsa emek var, olduğun yerden atıp tutmak kolay.Ama ne bileyim, Sertap'ın Eurovizyon'a katıldığı elbisedeki dokunuş yok. Bayrağımızın rengi kırmızı diye, al al giyinmek zorunda değiller, "düm tek tek" dedi diye göbek açıkta olmak zorunda değil. Göğüsleri basılmış, güzelliği ön plana çıkarılmamış.

Herkes Ruhani Lider Mübarek

İnsan bir şeyin faydasını gördüğünde, sevdikleriyle de paylaşmak istiyor. Mesela ben pazartesileri felsefe seminerlerine gidiyorum ve hayatımdaki etkilerini, farkındalığıma katkısını çok sevdim. Bir ara özellikle de Dide'ye tutturdum, "gel de gel" diye. En son bu konuda ego yaptığımı söyledi ve hiç gelmedi. İstemiyor, ama ben memnunum ya, ısrar ediyorum inatla.

O da benim daha çok dışarı çıkmamı istiyor, çağırıyor, gelmeyince kızıyor. Ama beni çekmiyor ki o mekanlar, sigara dumanı, vergen bakışlar, alkol. Melankoliklikten değil çıkmamam, "haftasonu Londra'ya gidelim, tüm masraflar benden" de, gör bak sabaha kadar otele adım atan var mı?

Yakın olup, birbirine karışmamayı başarmak, farklı süreçlerinin, yollarının olduğunu anlamak ve saygı duymak hem zor, hem de hayati. Çünkü başka türlü olduğunda, bir süre sonra o çok sevgili nefslerimiz işin işine giriyor. " Niye şimdi bana akıl veriyor ki, kendi hayatına baksın önce" diye düşündürtüyor insanı.

Bekar olana "evlen" derler, evliye "çocuk yap" derler. Aslında ne kadar mahrem ve hayati konulara herkes burnunu sokup, akıl verip duruyor değil mi?

Özellikle bana öğüt vermeyi çok seviyor insanlar. Ama öğütler balkona sardunya al (zaten var), diyetisyene git (şişmanım ok biliyorum), erkekleri götür ekseninden öteye gidemiyor.

En son bana yardım etmek isteyen bir arkadaşın referans verdiği usta 1.400 liramı kapıp, kayıplara karışmıştı. Hiç bilmediği bir alana burnunu sokup, tanımadığı bu adamı öneren çocuk "sadece yardım etmek istemiş". Bana çok sorumsuzca gelmişti.Ona güvenip, nakit ödemiştim.


Ondan beri yardım konusuna daha hassas yaklaşmaya başladım. Yardım söz konusuysa bir taraf yardıma muhtaç olan, diğer taraf ta ona yardım elini uzatan oluyor.Yani iki taraf arasında bir fark var. O farkı sürdürmemek "ben sana bunu bunu yaptım" diye başa kakmamak, kendini üstün hissetmemek, hatta sadece ehil olduğun alanda işe karışmak çok önemli. Ancak asıl herşeyden önemlisi niyet. Çünkü bazı yardımların arkasında kibir yatabilir. O kişiye yardım ederek, kendine karşı borçlu kılmak düşünülebilir.Farklı menfaatler olabilir. Kendinden kaçışı maskeleyebilir. Bu arada fikir vermek bedava, yardımseverliğin maddi konularda sürüp sürmediğine de bakmak gerekiyor. Bir çocuğun eğitimine destek olmak, bağış kampanyalarına katılmak, dünyanın daha güzel bir yer haline gelmesine çalışmak kadar güzel bir şey var mı?

İnsanlar için bir şey yapabilmek çok güzel. Ancak kendilerini dünyayı düzeltmeye ve insanlara yardım etmeye gelmiş yüce varlık sananlara da dikkat.Spritüel çalışmalarda bulunan ve kişisel gelişimle ilgilenen insanların yolları çeşitli öğretmenlerle çakışıyor.Ben ilk başlarda bana bir şey öğreten herkese müthiş bir hayranlık besleyip, hatta aşık olduğumu sanıp, ağzım beş karış açık dolaşıyordum. Kazasız belasız bu fazı atlattığım çok seviniyorum. Öğretmenlerin benim gibi saftirikleri götürmeyecek olgunlukta olmalarının yanısıra; insan psikolojisiyle, ruhuyla ilgili konularda ehil olmaları çok çok önemli. Çünkü diğer türlü insana verebilecekleri zarar çok fazla. Ama maalesef benim Türkiye'de gözlemlediğim, 3 ay Quantum sertifika programına gidenlerin Yaşam Koçu diye kendilerini lanse edebiliyor olduğu. Bazıları para kazanma amacıyla, bazıları da saf bir yardım etme isteğiyle bunu yapıyorlar. Ama maalesef bu saf istekten daha fazlasının olması gerekiyor. Gerçek bir Koç olabilmek için ne gerekiyorsa o becerilere, eğitime, deneyime, yetkinliğe sahip olunması şart. Diğer türlü insanlara çok ciddi zararlar veriyorlar.Bana hırsız ustayı öneren arkadaş gibi, sonradan "ben sadece yardım etmek istemiştim" demek te sonu uçurum olan yoldan geri dönülmesine yetmeyebiliyor.


Hayat paylaşarak, birbirine destek vererek güzel kesinlikle. Kimse kimseye dokunmayacak diye bir şey de yok.İzole hayatlar, saklı, gizli; fazla Avrupai oldu. Ama herkes için en doğrusunu bildiğine inanmak, üstünlük taslamak, hayatına müdahele etmek, işler ters gidince de sorumluluktan cayıp "ay ben yardım etmek istemiştim" demek te fazla şark usulü.

Çoğu zaman en güzel yardım dinlemektir. Üstün Dökmen'in dediği gibi;

"Sizden öğüt isteyen, size akıl danışan kişilere elbette ki öğüt verebilirsiniz. Fakat eğer karşınızdaki kişi öğüt istememişse, sadece durumunu betimliyor, halini tasvir ediyorsa, lütfen ona akıl vermeyiniz. Sadece onu dinleyiniz, onunla empati kurmaya çalışınız. Böylece sıkıntısını paylaşmış olursunuz. 'Öğüt vermek' sıkıntıyı paylaşmak demek değildir."

Seksi Kimdir, Kime Denir?

Var mı tarifi, göğüsleri şöyle olacak, gözlerini kısıp bakacak şeklinde? Yoksa görünce mi anlaşılıyor, "tamam budur" deniyor. Kimine seksi gelen, ötekine gelmiyor mu? Güzellik, şirinlik klasifiye edilirken, "seksi" akla pornografik düşünceleri getirene mi deniyor, kime deniyor?

Bence güzellik veya yakışıklılık Allah vergisi. Ama seksilik ve karizmayı insan kendisi yaratıyor.Bakışlarıyla, duruşuyla, kendisine güveniyle. Javier Bardem dünyanın en düzgün hatlarına sahip adamı mı? Ya da Robert Downey JR'ın vücudu çok mu güzel? Bir şey var ama,o bir şey ne ola?

Yakında topların top 5'ını da listeleyeceğim.Cumaya seksilerle girelim. Hayırlı cumalar...

Top 5:

5- Javier Bardem

4- Robert Downey JR




3-Scarlet Johansen








2-Taylor Kitsch1- Monica Belluci

Şemsiyedeki mesaj

R.Tayyip Erdoğan'ın marketten alışveriş yapmasını ve Obama'nın bir hamburgerciye gidip, cheeseburger yemesini aynı gün haberlerde izledik.Medya ve iletişim dünyasına yakın olanlar, bu gibi aktivitelerin halkla ilişkiler faaliyetleri olduğunu bilirler. "Halkın içinden, sizden biriyim, size uzak değilim" mesajını verir bu gibi ziyaretler. Bağı kuvvetlendirmek için gerçekleştirilir.

Her ne kadar Türkiye realitesine çok yabancı olmasa da, Başbakanımızın markete girerken verdiği görüntü ile çağdaş dünyadaki anlayış farkı dikkatimi çekti. Verilmek istenen mesaj benzerdi, birer halkla ilişkiler çalışmasıydı. Gazeteciler çağrılmış, birisi markette alışveriş yapmış, diğeri hamburgercide yemek yemiş, hesabı kendileri ödemişlerdi. Yalnız Başbakanımız markete girerken, yanında şemsiyesini tutan bir görevli vardı. Daha girişte çekim başlamış ve verilen mesaj "sizden biriyim" olmamıştı.

Obama'ya baktığımızda ise, şemsiyesini kendisi tutan, insanlara ismiyle hitap eden, kızlarını okula götüren, güleryüzlü bir lider portresi görüyoruz. Gerçek midir, yoksa halkla ilişkiler stratejisi midir bilmiyoruz. Sadece batıda önünde el pençe divan durulan yöneticilerin halk tarafından desteklenmediği, özellikle gençlere hiç ulaşamadığı biliniyor. Bundan dolayı da şemsiye tutucular tarih olmuş durumda.

Bir Zamanlar Bilge Köyü'nde

Bilge Köyündeki ağırlıklı Çelebi Ailesi'nin katlinin sosyolojik açıklamalarını yapıyordu yörede yaşayan uzman birisi. Diyordu ki, "burada bir genç kızla evlenmek hakkı ilk olarak amcasının oğlunundur. Eğer kız istemezse, aile vermezse, kaçırılabilir. Ama bu şekilde katliam buranın adetlerine de aykırıdır, o yüzden düşünülmesi gerekir."

Sevgi ile Habib.Gelinle, damadın isimleri, onlar da öldürülmüş. Rahmet mi dileyelim, şoka mı girelim bilemiyorum. Bir Bilge köyünde takılı kaldım, sonra Çelebi'nin manasında. Sevgiyle, sevgiliymiş diye mırıldanıp durdum kendi kendime. Amca oğlu hakkını ağzı açık dinledim.İçimdeki sıkıntı büyüdü.

Bilge Köyü varmış bizim topraklarımızda. Daha önce hiç duymamıştım. Halkı genelde korucu olmuş. Onu da bilmiyordum.

Ne biliyorum ki zaten?

Sadece bazen her şeyin görüdüğü gibi olmadığını, doğanın, yeryüzünün, uçan kuşun bile bir şeyler anlattığını, isimlerin sırlı olduğunu fark etmeye başladım.

Kızmak, red etmek, eleştirmek, şikayet etmek çok kolay.

Anlamaya çalışmak, çözüm aramak, oyunlara gelmemek, zorbalığa göz yummamaksa görevimiz.

Hazır yemeye alışmış bizim bile. Hazır yiyoruz, çünkü büyük dedelerimiz İngiliz'e, Yunan'a yaranmadı, sıktı dişini, verdi canını bir Cumhuriyet'imiz oldu.

Hazır yiyoruz, çünkü birileri vakti zamanlar insanlar için çalıştı, bilim üretti, haklarını tanıttı.

Bize de şimdi tüketmek, daha çok tüketmek, üremek, yemek yemek, reklamlarla beynimizi doldurmak mı kaldı?

Bilge Köyü'ndek zulme, Çelebi'lerin katledilmesine, Sevgi'yle Habib'in öldürülmesine şaşmamalı. Zaten durum budur.

Yalaaaan

Dün bir iş görüşmesinde yalan söyleyip söylemediğimi sordular. Verdiğim cevaba bakar mısınız: "Kime?"

"Yani size söyleyip söylemeyeceğimi soruyorsanız, asla. Topluma, müşterilere, denetçilere" şeklinde açmadım konuyu. Uzun uzun yalanın güven sarstığını, diplomasinin gerektiği durumlar olduğunu ama yalan söylemediğimi açıkladım. İnsanın söylediği yalanları unutmaması gerektiğini, bunun da ağırlık yaptığını falan geveledim. Ama verdiğim ilk tepki düşündürdü asıl beni. Dürüst olan oydu. Kime?

Kimesi var mı? Birine söyleyen, yalancı demektir. Çok çabaladım yalana karşı; açık sözlülükle, kırıcı olmakla suçlandım. Ektiğim için darılınıp duruldum. Evli olmamanın acısını en çok bunda çektim. Yani birisi çağırıyor ve gitmek istemiyorum. Bu kadar basit, istemiyorum. Ama karşı tarafın hassas egosuna ağır geliyor tabi bu durum. Beni annem her çağrıldığında gitmem için doğurdu ya. Oysa evli olsan, eşinle programın olur, çocuğunla ilgilenmen gerekir vs. Böyle naz çekmek zorunda kalmazsın. Neyse yalnız da yaşayınca ve açık olunca tepkiyle karşılaşıp durdum. Mecburi istikamet:"Şehir dışındayım, hastayım, gelemiyorum vs vs vs." Al sana yalan.

Ya da hiç ilgimi çekmeyen birinin gururunu kırmamak için bulduğum bahanelere girmiyorum bile. Lezbiyenim dediğim de oldu, ama ona inanmıyorlar nedense.

Yalanla ilgili farkettiğim şey, bir kere söyleyince gerisi geliyor. Çünkü çok kolay. Karşındaki seni zorlamıyor. Duymak istediğini duyuyor, egosu peşini rahat bırakıyor.İşlerin yolunda, ilişkilerin de. Ama sen bir bakmışsın yalancı olmuşsun.

Ama yalan çok kötü bir şey. İnsanın dürüst olmadığını anlaması, kendisine olan saygısını azaltıyor.Bir diğer zararı, zamanla duya duya insanın kendi yalanlarına inanmaya başlaması. Sahte beni kuvvetlendiriyor yalan, gerçeklerden uzaklaştırıyor.

Kendine aşırı güven, açık vermeyeceğini düşünmen de saçma. Karşımdakinin yalanını yakaladığımda, bir daha her söylediğini yarım kulakla dinliyorum. Ona inanmıyorum, güvenmiyorum. Dolayısıyla uzun vadede ilişkileri de zedeliyor.

Şimdi hem mecbur bırakılıyorsun, hem de yalan söylememen gerekiyor.

Ben insanları kırmamak adına yalana başvurdum çoğu zaman.Bazen de durumu toparlamak için. Boğazımın ağrıyıp durmasına şaşmamalı. 5. çakra, kendini cesurca ifade ve yaratıcılığın yeri. Enerji blokajı oldu mu boğazın, kulağın ağrıyor, tiroid sorunları vs. Bende hepsi var. Artı bir de nodül var, kötü huylu çıkmamıştı iyi ki. Yani ifade ile ilgili sorunum aşikar.

-Yalan söylüyor musunuz?
-Hayır asla söylemem.

Külliyen yalan. Hayatında yalan söylememiş insana inanmam ben. Belki bir kaç tane olabilir, ermişler, tekamül etmişler. Ama onlarla da böyle bir diyaloga girmezdik herhalde. Gerçi pürpak ayna olduklarından, "aaa yalancıya bak" bile diyebilirdik belki de. Boşuna beşer şaşar dememişler.

Böyle işte.

-Yalan söylüyor musunuz?
-Evet, söylüyorum
-Size söylenmesini ister miydiniz?
-Hiç ister miyim, dürüstlük çok önemli.
-Siz niye dürüst değilsiniz öyleyse?
-Kime karşı değilim?
-Kendinize.

Gül

Gül atsa acıtanlardan mısınız? Yan baksanız, sesiniz normalden biraz sert çıksa kırılırlar mı hemen? Belki ters bir şey de söylemiş olabilirsiniz. Sorarsınız, ne yaptığınızı. Somut hiç bir şey söyleyemezler Ama sertsinizdir, çok kırmışsınızdır, çok alınmışlardır.

Sizse sineye çekmeye alışmışsınızdır. Surata telefon kapamaz, şımarıklık etmez, susarsınız. Belki de bu susmalar, içe atmalar dönülmez noktaya yaklaştırır. Oysa ilk rahatsızlık anında paylaşılsa açık açık, alttan alınmasa sınırlar daha fazla aşılmaz.Ama belki ifade etmeyi bilememek, belki de size çocukça gelen konulara bozulabildiğinizi itiraftan çekinmek, karşınızdakini kırmaktan korkmak sözlerin önüne geçer. Anlamaya çalışmaksa güzeldir. Uyum sağlamak, değiştirmeye çalışmamak. Bir, iki, üç; siz sustukça müdahaleler artar.

Sonra bir gün, belki de çok ufak bir şeyden dolayı bakmışsınız sinirlenmişsiniz. Karşınızdaki de çok alınmış. Geriye dönüp, "ama sen şunu şunu şunu" yaptın demek doğru gelmez, ne öyle çetele tutar gibi. Özür dilersiniz.

Müdaheleler devam eder. Bir de üzerine kırıcı, sert damgası yersiniz. Ortak arkadaşlara bahsedilir, bir nevi lobi yapılır.

Ve bir gün artık tüm bağlar kopar. Eksikliğini hissedersiniz. Dostluk, yüreğinizi açtığınız, içine aldığınız, kendiniz bildiğiniz biriyle olabilir çünkü bir tek. Belki de bu kendi gibi bilmeler canı acıtandır. İnsan bir tek yakın gördüğüne numara yapmaz. Kimselerin söyleyemediğini yüzüne vurur. Oysa ideal davranışlar daha kolaydır. Toplumsal bahaneler, toplumsal ikiyüzlülük. Dürüstlük egonun karşısına dikilen dümdüz bir duvardır, geçit vermez. Kırgınlıkların arkasında bu ego vardır, sıkı bir darbe almıştır. Bahaneler aratır, buldurur.

Gün gelir, artık egolar birbirini kaldıramaz. Arkadaşlıklarda olur bu durum, ilişkilerde de. Numarasız, maskesiz olduğunuz her beraberlikte.

Şikayetler artar. Birbirini anlama isteği azalır.

Ara verilir.

Bir süreliğine, ya da daimi.

Belki yolların ayrılma vaktir gelmiştir, belki de sürekli almaktan ve herkesi harcamaktan çekinmeyen hain egonun oyununa gelinmiştir. Bunu zaman gösterir.

Hangi taraf olduğunuzu bilmiyorum. Kimileri hep alırlar, kimileri de sürekli verirler.Bir taraf kullanıldını düşünür, alınır. Diğer taraf talep ettiğini alamadığında, sevilmediğini düşünür darılır. Bu kimi zaman "seni çağırdım, gelmedin" kadar basit bir konudan patlak verir, kimi zamansa söylenen bir yalan yakalanır, güven sarsılır. Güven, iki insan arasındaki en önemli şeydir.Belki sevgiden bile önemlidir. Güven zedelendiğinde birbirinizin evine üzerinden geçerek gittiğiniz köprü yıkılmış demektir. Sevgi devam edebilir, zaten hiç bir koşula bağlı olmadan sürüyorsa gerçek sevgidir. Ne olursa, olsun. Ne yaparsa yapsın. Ama güven; hayatınızda daimi varolmasını sağlar. Yoksa, artık birliktelik te bitmiştir.

Zor konular dostluklar, ilişkiler. Bazen çok yorulduğumu hissediyorum.Yalnızlığı tercih ediyorum. Sonra aslında dışa dönük bir insan olduğumu anlıyorum. Yine de eskiden çok yakın olup, sonra iki yabancı olunmasına üzülüyorum.Hiçbir şey bu kadar basit olmamalı gibime geliyor.

Thanx sister

Sevgili Pırıltılı Cadı Sisterhood ödülü vermiş bana. Dün Bugün de ustagiremez e verdi. Çok teşekkürler. Bana seçim yapıp, iki, üç kişiye paslamak zor geliyor. Link vermiş olduğum tüm sisterlara veriyorum ben de. Gönlünüzce, güzel güzel yaşayın.

Gönül, yaşam falan demeye başlamamın, doğumgünüme girmiş olmamla da bir ilgisi olabilir Kolay değil, 36 başlıyor. 16'ım daha dün gibiyken, kazık kadar olmayı hala sindiremiyorum. Güzel tabi insanın yaşam deneyimi kazanması, kendi ayakları üzerinde durması, iyiyle kötüyü ayırd edebilmesi. Bunlar da ancak yıllarla oluyor. Diğer yandan omuzlarımda ağırlık ta hissediyorum, 30'umdan beri.
2 Mayıs'a Sisterhood Award'la girdiğime göre, bu yıl dostluğun, kardeşliğin yılı olsun benim için.Acilen, yani şu gün içinde Loverhood ödülünü de, biriniz verirse çok sevineceğim. Kardeş kardeş geçirmeyelim yılı.