twitter
    "Genelde birbirmizi, bayramdan bayrama da koyunları doğruyoruz.

Yeni, yeni, yepyeni.

Ne zamandır yazamadım, günübirlik seyahatlerle yoğun geçti şu son günler. Şimdiki yazının da özel bir konusu yok aslında. Yaz mevsiminin özellikle de sıcakların insanın yazma isteği üzerinde 0lumsuz bir etkisi var mı bilmiyorum. Her ne kadar iki kelimede de "yaz" geçse de, zihnim bunu bir komut olarak algılamıyor olmalı ki içimden ne yazmak geliyor, ne de bilgisayarın başına geçmek. Yazmayı aksatsam da, bir işgörüşmesinden aldığım ilhamla yoğun bir şekilde iletişim, pazarlama ve yönetim kitapları okumaya başladım.Blogları takip etmekten, kitap okumaya da ara vermiş, sadece sevdiğim yazarların romanlarını okur olmuştum. Ama bir soruyla, hem de çok üst düzeyden gelen "okumayı sever misiniz? kimleri? peki ya mesleki konular?" hayata döndüm.Drucker, Kotler, Guy Kawasaki...Çarşamba da başlıyorum o işe. Yenilik, değişiklik insana başta zor gelse de, muhakkak hayatın bir parçası olmalı. Yeni insanları tanımak, insanın kendi içine doğru açtığı bir kapı aslında. Her yüzde, kendimizden bir parça görerek, o zamana kadar hiç bilmediğimiz ama içimizde saklı olan bir alanı ortaya çıkararak, yaşamak ne keyifli.

Eskisi kadar sık olmasa da, buraya kısa kısa yazmaya devam edeceğim. Zaten duramam ben, içimde de biriktiremem. Akşamları, günün sıcağı azılmış ve gecenin sessizliği başlamışken laptopımla balkonda blogları takibe de devam ederim, eminim.

Bu pazar da çok sıcak, kedim uzanmış her zamanki gibi beyaz kanepemde uyuyor. Ben de birazdan çıkıp, iş kıyafetleri alacağım. Ceketler, etekler, dar ayakkabılar. Seviyorum o dünyayı.

Güzel Olan Kim Belli Ama

Geçende kuzenimle klasik aile gezimizi yaptık. Önce teyzeme uğradık, sonra dayımı ziyarete İzmit'e gittik. İzmit'te outletler var, kuzenim alışverişi çok seviyor.Daha üniversitede okulun yıllıklarını basıp, bizim salonda kurutmakla başladığı işini çok büyüttüğünden dünyayı bile alabilecek duruma geldiğinden, bir sürü giysi de satın alabiliyor haliyle. Ama şans dükkanlar da ona gülüyor olmalı ki, 400 liralık deri ceketi kart promosyonu olarak aldı bedavaya. Benim de nefs kontrolü yapasım geldi, malum çok kazanmıyorum bugünlerde. Hiç bir şey satın almadım. Neyse blogun konusu alışveriş değil. Kadın mı güzel erkek mi?

Tabi ki kadın cevabı biliyoruz. Ama benim içten içe kadınları küçümseyen kuzenim erkeğin daha güzel olduğu konusunda ısrar etti. Doğada da öyleymiş; tüm hayvan türlerinde erkekler daha gösterişlilermiş. Kuzenim de erkek bu arada. "Şimdi dünyada fiziksel çekicilikleri tescillenmiş ünlülere bakalım. Monica Belluci mi daha güzel George Clooney mi?" diye sordum. "Neye baktığına bağlı" dedi. Kadınlarda cilt desen kaymak, bacaklar desen sütun. Dudaklara neredeyse ben bile tav olacağım. Konuyu erkek güzelliğine getirdi. Eskiden daha ortadaymış, Roma'daki heykellere falan dikkat çekti. Gerçekten de Davut heykelleri erkeklerin de güzellikten pay aldıklarının kanıdı gibi. Ama fazla da yok ortada öyleleri değil mi?

Neyse tüm hayvan türlerinin aksine, insanlarda kadın daha güzel.Yine de kuzeni mi kıracağız. Hem ne zamandır haftanın güzelleri yayınlanırdı bloglarda; dünyadaki kadını fiziksel nesneye indirgemeye çalışan kültüre nispet yaparcasına. Cesur ve değişimden yana kadınlar tepkilerini benzer ama nesnesi değişmiş şekilde gösterir, erkekleri "üf yavrum o kalçalar senin mi?" sözlerinin hedefi yapmaya yeminliymişcesine bloglarında birbirinde cilveli erkek pozlarına yer verirlerdi, şimdi yaz tatiline mi girdiler nedir? Ne zamandır göremedim hoş bir erkek resmi. Neyse hem kuzenin hatırı, hem de boşluğu doldurmak adına cuma güzeliyle noktalayalım yazımızı. Bir de fikirlerinizi alalım tabi: Erkek mi daha güzel, kadın mı?


Küçükken "anneni mi daha çok seversin, babanı mı yavrucum" sorusuna bilsem hareket çekerdim, şimdi onu hatırladım ama neyse. Sorduk bir kere.

Bu arada ben 16 yaşındaykene, fotoğraftaki çocuğa benzeyen İsveç melezi biriyle çıkmıştım. Şimdiki gibi kesat değildi o günler. Ah, ah.

Erkeklik ve kadınlık meseleleri

Dün akşam bir vakıf yemeğine katıldım. Havuz başında, hoş bir ortamdı, ama bir paşazade işlerini tamamlayamadığı için tek başınaydım. Alışığım bilimum sosyal ortamlara yalnız katılmaya. Beni yuvarlak bir masaya oturtular. Bir grup bey geldi, 70, 80'lerde yaşları. Birisi çok ünlü bir fizik profesörü, Quantum fiziği üzerine kitapları var. İsim ve sima olarak tanıyordum, kalkıp yanına gidip, elini sıktım. Ayağa kalkınca diğerleriyle de tek tek tanıştım. Sohbet seviyesi çok iyiydi, zaten bilgiye taparım. Anlattıklarını ağzı açık dinledim. Gece ilerlediğinde, beylerden birisi çok nazik; kadınların kimse için kalkmaması gerektiğini söyledi. "Hocan, öğretmenin olur, saygıdan kalkarsın, ama o kadar" dedi.Önce bana özel mesaj olarak almasam da, sonra küçük bir ders vermiş olduğunu anladım. Amca nereden bilsin uzun zamandır masaya garsonu hep benim çağırdığımı, randevulara dolmuşa atlayıp gittiğimi, her seferinde hesabı paylaşmayı teklif ettiğimi.

Çevreme baktım, zarif bayanlar, çoğunun eşi var. Üzerimde gri saten gömlek, altında gri kumaş pantolon, bir kravatım eksik. Gerçi büyük kırmızı küpeler ve kırmızı rujla dengelediğimi düşünmüştüm ama, diğer bayanlar ya mini etekli, ya da straplez elbiselilerdi. Saçlar kabartılmış, makyajlar yapılmış. Neşeyle, cilveyle dans ediyorlardı. Masadaki beyler kibarlıktan beni de dansa kaldırmayı teklif ettiler, ama içimden pek gelmedi pistte salınmak. Gençlerden uzaktan kesen bayağı oldu yine her zamanki gibi, ama yaklaşmadı hiç biri.

Kadın olmak... Ne özel bir durum. Özen gösterilen, kollanan. Öyle ki, kimsenin ayağına gitmeyeceksin, masada kalkmayacaksın, erkekler yol verecek, sigaranı yakacak falan. Acaba bu kurallar artık topyekün kalktı mı? Evde bir davet verdiğimde eli boş gelen herifler, arabası olduğu halde bir zahmet eve bırakmayanlar, "senin için herşeyi yaparım" diyip, hep ayağına çağıranlar... Bunlar insana kadın olduğunu unutturuyor. Ya da ben çok çirkinleştim yıllarla birlikte. Aslında gerçek erkek; çirkin güzel bakmadan, her kadına aynı zerafetle davranır. Ve her kadın hayran kalmak ister karşısındaki erkeğe; gücünü hisstmek ister. Hesabı öderken, "bu karı da verir mi, boşa para harcamayayım" düşüncelerini okumak istemez bön bakan gözlerden.

Erkeklerin de "niye hep biz ödeyelim, ilgi gösterelim" dediklerini biliyorum. Ama ben eski adetleri seviyorum sanırım. Yeniler erkekçe gelmiyor.

Bir yandan tek başıma ayakta durmak ve her işimin sorumluluğunu üstlenmeyi seviyorum. Klasik güçlü kadın sendromu. Diğer yandan ilgilenilmek, el üstünde tutulmak istiyorum. Galiba her kadında olan bir şey sanırım bu. Güvenmek, bir erkeğin omuzuna yaslanmak ve onun yanında hiç bir şey düşünmemek.Bu zayıflıktan değil, çünkü kadınların çok güçlü olduğunu biliyorum. Ama dişiliğinin, güzelliğinin, ruhunun yansımasını görme ihtiyacından olabilir.

Yansıma, aslında aradığımız bu.

Huuuu Eros Nerdesin?

Sevgili Eros,

Yüzünü görmeyeli, oklarından yemeyeli bir hayli oldu. Kendi aşk hayatımın derdine düşmüş değilim, inan bana, ben seni merak ediyorum. O güzelim kanatlarını, sevimli tombul yüzünü özledim.Bir şey mi geldi başına, yayını bir yerde, okunu başka bir yerde unuttun da, insan içine mi çıkamaz oldun? Yoksa onca insanın başına aşk belasını saran sen bir kara sevdaya tutuldun da, gün be gün erimekte misin?

Sonra geçende senin kulaklarını çınlattık bilir misin? Dedi ki Dücane Bey, "Batılılar Eros'u çıkardı.Ok atarmış, her iki taraf ta aşık olurmuş. Bizim geleneğimizde erkek aşıktır, kadın maşuk.Aşık seçen değil, seçilendir."

Hadi gel de anla şimdi. Kadınlar aşık olmuyormuş. Biz büyülermişiz, çekermişiz.Aslında tantraya göre de ilişkiyi başlatan kadındır. Yani peşinden koştum, kandırdım vs demesin erkekler. Kadın istediğinde adam giriyor kapsama alanına, istemezse gidiyor. Bu kadar basit. Ama biz yufka yüreğimizden olsa gerek, adamın başına başına kakmıyoruz, kendisi hakkındaki şüphelerimizi. "Senden adam olmaz olum, git başkası beğenir belki seni" demiyoruz açık açık. Herşey enerjisel bağlamda oluyor.

Ama yine de ben şu maşuk işini anladıysam arap olayım. Çok net biliyorum, aşkımdan şeşi beş gördüğümü. Sadece ondan bahsettiğimi ve arkadaşlarımı sıkıntıdan baydığımı. Tabi bir zamanlar, hatta çok çok eskiden. Senin yüzünü gören cennetlik artık.
Canım Eros'um, varsa bir sıkıntın haber et bizleri de. Yoksa da gel hemen. Bu yazı yalnız geçirtme bizlere.Bir de şu aşık-maşuk olayını biliyorsan, bir anlatıver. Ne de olsa konunun uzmanı sensin. "Kadın aşık olmaz, olunur" ne demek oluyor, bir de sen anlatıver, olur mu?

Öptüm canım. Kedim Ada'nın da selam var.
Arzu

Meraklı Melahat'tan Sorular

Sigara gibi insan sağlığı için zararlı ürünler için çalışır mıydınız? Ben profesyonelim, paraya bakarım mı dersiniz? Ya da kesinlike olmaz dediğiniz sektörler var mı?
Cevaplarınızı gerçekten çok merak ediyorum.

Ölmüşüz, haberimiz yok

En başa dönmek istiyorum. Suyun, meyvanın parasız olduğu zamanlara. Kumsalın en güzel yerinden denize girmek için ücret ödemek gerekmediği. Oturduğun ev için, çevre için, doğalgaz, elektirik için çalışılmadığı.

Sadece yaşamak için, köle gibi hiç sevmedikleri işyerlerine gitmek zorunda kalmasa insanlar her gün. Yüzüne bile bakmak istemedileri patronlarına sevimli görünmek için çabalamasalar. Sevmediği bir adamın koynuna girmese hiç bir kadın sırf geliri yok diye.

İnsan bu dünyadaki en yüce varlık değil midir? Allah'ın suretinde yaratılmamış mıdır? Öyleyse ne bu değersizlik?

Dünya nimetlerine birileri el koyup, yüksek fiyatlarla insanlara satma hakkını nasıl kendilerinde görebildiler ve herkes buna nasıl izin verdi? Hükmetme hakkını kendilerinde nasıl bulabildiler?

Bilmem sizin de canınızı sıkıyor mu bu durum? Dünyanın dengesinin anormal şekilde bozuk olduğu hiç dikkatinizi çekti mi? Herşey, ama herşey bizleri değersizleştirmeye mi yönelik? İşyerleri, her an işi kaybetme korkusu, iş bulamama korkusu, başka kadınların daha zayıf ve daha güzel olmaları, sanki şu yaşam sadece Angelina Jolie ve Brad Pitt'in hakkı. Ya da kendine harem kuran Berlusconi'nin, gemi satın alan başbakan oğullarının, alkışlarla omuzlara alınan, üç gün sonra yüzlerin bakılmayacak genç futbolcuların.

Her ay ortalama olarak cep telefonuna 100, doğalgaza bahar aylarında 100, kışın 350, internete 50, 60 vb. elektiriğinden, suyuna dünyanın parasını ödemek te; neredeyse sokağa ayak bastı vergisinin alınıyor olmasından da gına geldi. Durum böyleyken, şirketlerin emeğin karşılığı ödemek istedikleri paraların azlığından da.

Ne medyanın bombardımanı altında kalmak istiyorum artık, ne de dünya nimetlerini birilerinin gasp etmelerini.

Bu çarpık hayat düzeninin oluşturduğu stresten hasta olup, tamamen insanları sömürme üzerine kurulu sağlık ticareti çarkının bir parçası da olmak istemiyorum.

Her dakika korkutulup; güne gencecik, masum kızın testereyle boğazının kesilmesiyle başlayıp, yanan çocuklarla devam ediyoruz. Çareyi sigorta şirketlerine koştumakta, bireyel emekliliklerde, kapıya bacıya güvenlik alarmları taktırmakta arıyoruz.

Bazıları da muskalardan, üfürükçülerden, şeyhlerden medet umuyor.

Bizler Allah'ın halifeleriysek; bunlar yakışıyor mu bize?

Eğer uzun yaşarsam bu dünyada ne yapacağım konusunda en ufak bir fikrim kalmadı.


Gerçekten bu dünyaya faydalı bir şey yapmak istiyorsak, parayı yok edelim. Herkes birbirinin eşit olsun. Herşey herkesin olsun.

Ne dersiniz yapabilir miyiz? Yoksa herkes konfora feci halde alıştı mı?

Yalnızlık Vadisi

Bir adamın yatmak istediği kadına iyi davranması, iltifat etmesi, kendisini özel hissettirmeye çalışması çok normal. Aynı şekilde iyi bir işin, bolca paran var diyelim; çevren seninle ilgili "çok tatlıdır" diyebileceğin bir sürü insanla dolabilir. Sana iyi davranırlar, güleryüzlü, ilgili, doğum gününü unutmaz, çiçek gönderirler vs.

Şimdi buradan yola çıkarak; insanın kendisini özel ve güzel hissetmesi doğru mudur? Ya da "Ben çevrem tarafımdan sevilirim, takip edilirim. Herkesi etkilerim" demesi? Bazen tam tersine özel birisi red ediliyor, tersleniyor, aşağılanıyor sırf kıskançlıktan. Her türlü negatif davranışlar insanı kötü hissettirir, bazen öyle üstüste gelir ki, bu sefer de kişi kendisini olduğundan daha aşağıda görmeye başlayabilir.
Zanlar böyle böyle doğuyor anlaşılan. Başkalarından gelen tepkiler sonucu, kendimiz hakkında bir fikre varıyoruz. Oysa o tepkilerin arkasında bir sürü hesap, kitap yatabilir. Hiç aklımıza gelmeyecek bambaşka şeyler de olabilir. Sonuçsa gerçekten uzaklaşarak, en başta kendimizden yabancılaşma. Ağır bir bedel.

Güzellik, başarı gibi toplumun yücelttiği niteliklere sahip olduğum dönemler oldu. İşsiz ve şişman olduğum zamanlar da. İnsanların birer birer uzaklaşmalarını izledim bu zamanlarda. "O da mı?" dediğim ve yaşattığı hayal kırıklığıyla canımı çok yakanlar da oldu. Zordu onları anlayabilmek. Ama gerçeği tüm acılara tercih ettim.
Yalnızlık, insanın kendisine dönebilmesini, zanlarını ayıklamasını sağlıyor, aynı zamanda yeni bir döneme başlangıç yapabilmesi için ideal zemini oluşturuyor.
İnsanlar arasında etkileşim bombardımanı altındayız. Herkes bir köşeye çekmeye çalışıyor. Kimisi alınıp, darıldığını söylüyor; kimileri güçlerini kullanıp korkutmaya çalışıyor. İnsan sayısı kadar çok taktik var. Canı en çok seni sevdiğini söyleyenler, sevgiyi hiç bilmeyenler yakıyor.
Yalnızlık bu can yaralarına şifa merhemi gibi.İnsan tüm sosyal kimliklerinden arındıkça ve diğerleri için hiçleştikçe, gerçek kimliğiyle daha çok temasa geçebiliyor ve dünyaya bambaşka bir gözden bakabiliyor.

İyi bildiklerinin maskelerini görüyor, kötü sandıklarının hayatındaki rollerini ve nasıl da olumlu etkilerinin olduğunu saptayabiliyor.

Maddiyattan uzaklaşarak, gerçek değerlerin ne olduğu hakkında düşünmeye başlıyor. Hiç bir menfaati olmadığı halde sokak kedilerini besleyenlere hayran kalıyor mesela. Böbürlenmeyenlere, olgunlara, karşısındakini kendi gibi görenlere dönüyor yüzünü. Artık tarzın, eğitimin, paranın, gücün değil; insanlığının etkisinde kalıyor.

Yalnızlık dönemleri bazen eskilerin çat kapı ziyaretleri ya da çeşitli vesilelerle bölünebiliyor. İnsan kalabalıkları, çeşit çeşit yüzler herkesin kendine özel bir hikayesi, özlemleri, korkularının olduğunu düşündürüyor. Her yüz Allah'ın büyüklüğünü hatırlatıyor.
İnsanların arasında da devam ediyor yalnızlık. Ortak dili yakalamaya çalışsa da, dedikodulu ortamlar, masadan kalkanın arkasından hemen konuşulmaya başlanması, sığlık acı veriyor; en az öldürülen zaman kadar.

Ama tam bu aşamada hatasız kul olmadığını hatırlaması ve kalbinin katılaşmasına izin vermemesi lazım. "Bu riyakar, bununla konuşmayayım", "üç gün önce yüzüme bakmıyordu, şimdi mi çıktı piyasaya" dememeli. Çünkü herkesin içinde sevgi bekleyen bir çocuk var. Nefs bambaşka bir görüntü sergilese de. Bu menfaatçiler için didinmek anlamına gelmiyor. Zaten onlar kendi amaçlarına hitap etmediğini gördüklerinde, anında giderler. Ne olursa olsun; nezaketini, güvenini kaybetmemek kişinin bireysel sınavı olsa gerek.İnsanları tanımak, art niyetlerini, hesaplarını yüzlerinden okuyabilmek zorlasa da insanı, kaçmamak, duvar örmemek, yalnızlığı bir hayat biçimi haline getirmemek çok önemli.
Yalnızlığa alışmaya başladığında insan, çıkmalı oradan, hem de hemen. Çünkü bu aşamada yalnızlık görevini tamamlamış, kalbi iyileştirmiş ve miladını doldurmaya başlamıştır. Zamanı geçen yiyeceklerin bozulması gibi, yalnızlık ta bir aşamadan sonra kibiri besleyen bir araca dönüşebilir.Her ne kadar menfaat bazında şekillenen toplumsal ilişkilerin ortasına dalmak hiç çekici gelmese de, insanlardan uzaklaşmamak, aksine sabır ve sevgiyle yüzünü tekrar onlara dönmek gerekiyor.
Kendi değerini anlamış insan nasılsa kimsenin övgüleriyle de sövgüleriyle yönlendirilemez artık. Ama isteyenlere, yalnızlara çok yardımı dokunabilir. Kalpler arasında bağ kurabilir ki gerçek ilişkiler, arkadaşlıklar sadece bu bağlara dayanır.



Bizde tutar mıydı bu reklam?


Yazıyı göremeyenler için: You know you are not the first. İlk olmadığını biliyorsun.
yazıyor. BMW reklamı.

Sanat ve kadın


Herkes karşısındakini, sadece kendi kapasitesi kadar algılabiliyor. Tıpkı sanattan anlamak gibi, insanlar arası etkileşim.

Örneğin Henri Matisse'nin 1911'de yaptığı bu tabloyu götürüp, göstersem, bir de yalan uydurup; "ben yaptım" desem; "sende yetenek yok çocuğum, resim yapma en iyisi" diyecek kaç resim öğretmeni çıkar sizce bizim ülkede?

47 milyon euro'ya satıldı müzayede.

Paul Cezanne, Fransa'nın en ünlü ressamlarından biri.Modern sanatın babası olarak gösterilse de, yaşarken eserleri halkın da, dünyanın da pek ilgisini çekmemişti. Hatta Güzel Sanatlar Akedemisi'ni de kazanamamıştı. Yine sanat camiasından olan oğlu resimlerini yok pahasına satmıştı, ölümünden sonra. Ancak bir kaç yıl içinde çok çok değerlenmişti eserleri.

Sanat, bu dünyaya ait değil bence. Çok değerli oluşu da bu yüzden. Yoksa neden binlerce insan masa üstüne bir portakal, bir de vazo çizebilecekken; sadece bazı dokunuşlar böylesine kıymetlenebiliyor?

Sanatçılar, neden hayatlarını pek çoğumuz gibi güvenlik içinde, iyi bir gelir elde edebilecekleri bir iş, gecelerini paylaşabilecekleri bir eş bulmak yerine; içlerinden gelen, karşı koyamadıkları güdünün peşinde, üreterek geçiriyorlar?

Çünkü esin böyle bir şey. Kaynağı da bu dünya değil.

Ondan dolayı çok değerli.

Görebilen için, anlayabilen için ve bir an bile olsa o esine kapılıp, sınırların dışına çıkabilen için.

Aşk ta, en az sanat kadar mantığa aykırı. İnsanı yakıyor, perişan ediyor, kurulu düzeninin dışına çıkmasını, hatta benliğinden feragat etmesini istiyor insandan.

Aşık gözler karşısındaki bir başka görüyor.

Ondan dolayı naz yapan, buluşalım diyip, sonra bahaneler yaratan, daha doğrusu başka planları tercih eden, karşısındaki kadını da araya sıkıştırmaya çalışan erkekleri sanattan anlamayanlarla aynı görüyorum. Çünkü her kadın, aslında her insan bir sanat eseri. Görebilen gözlerde çok kıymetli. Anlamayan içinse, belki verecek, belki vermeyecek olan, popüler ölçüleri yansıtan güzelliği ve kendisine faydası ölçüsünde kıymetli birisi.

Aşık içinse herşey.

Yeni bir başlangıç

En sonunda, bir iki sayfalık yazılar dışında, roman yazmaya da başlayabildim. Ne zamandır istiyordum.Bir kurgu yapsam, kafamda karakterler yaratsam ve yazsam, neredeyse soluk almayı unutarak. Geçende mayışmış, boş boş televizyona bakarken, Rita Hayword'ın bolca dans ederek, oynadığı filmi izlerken buldum hikayeyi. Film çok saçmaydı, bir peri bir türlü güzel eserler ortaya çıkaramayan bir müzisyene ilham veriyor. Filmin adı da İlham Perisi. Arada bir konuşsalar da, klasik 50'li yılların Amerikan filmlerinde olduğu gibi, şarkı söyleyip, dans ediyorlar. Ne güzel kadın diye bakıyordum filme, sonra aklıma konusu geldi kitabın. Filmle ilgisi yok bulduğum konunun, ama İlham Perisi'ni mi çağırdım filmdeki gibi bilemiyorum.

Blogu aksatacağını sanmıyorum, çünkü gün içinde öyle doluyorum ki; bazen medyadaki bir haberden, bazen çevremden, bazen de kendi kendimi gaza getirerek. Gündelik olarak boşalma, şarj durumları gerekmeye devam edecek gibi görünüyor.

Diğer yandan ilk kitabın en zorlayıcı tarafı, insanın kendisinden bi haber oluşu. Yetenek var mıdır, yok mudur? Okuyan çıkar mı? Barbara Cartland vari mi olur yoksa? İnsan psikolojisini anlamış mıyımdır, yoksa benim bildiğimden öte ne dünyalar, ne derinlikler vardır da bihaber basit bir yaşamı mı sürdürmüşümdür? Bir sürü soru beliriveriyor kafada. En iyisi sadece yapmak istediğini yapmak şu hayatta. Bir şeylerin senden, parmaklarından akıp gitmesine izin vermek. Yoksa zihin sanki seni engellemek için binbir bahane bulmaya hazır.

Bu arada her insanın yazar olduğunu düşündüm. Hepimiz kendi hayatlarımızı yazmıyor muyuz? Yakınımıza aldığımız karakterler, içinde bulunduğumuz ortam tüm yaratıcılığımızı gösteriyor. Yazdığımız en güzel kitap, kendi hayatımız.