Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com

Dünyanın dört bir yanı ve İstanbul

Leave a Comment
Son iki ayda, dünyanın bir ucundan, diğer ucuna gidip durdum.Dünyanın ucu derken abarttığımı sanmayın, Ümit Burnu’na da ayak bastım, sonrasında kuzeylere çıkarak Almanya topraklarında bir kaç gün geçirdim.Ankara, Antalya derken, Türkiye’nin doğusuna Çoruh Vadisi’ne gittim.Ordan İstanbul’a döndüm tekrar ve kısa bir süre içinde kendimi dünyanın sayılı harikalarından Nemrud Dağı’nın tepesinde buldum, Tanrıların heykelleri ve Kral Antiochus’un mezarının arasında. Kommagene uygarlığını duydum ilk kez hayatımda. Çoğumuz için tarih olmuşlar ancak Kuzey Suriye ve Doğu Toroslar arasında yüzyıllarca hüküm sürmüşler. İsa’dan önceki yıllardan bahsediyoruz, o dönemlerde bu toplumda kadınlar ve erkekler aynı haklara sahipmiş ve bu kutsal yasa olan Nomos’da açıkça belirtilmiş. Kültür zaman içinde çok değişmiş, ancak Adıyamanlılar şaşırtıcı şekilde hem yaşadıkları toprakların tarihini biliyorlar, hem de mitolojiden örnekler verebiliyorlar.Yolda bir çobanla karşılaşıyorsunuz, size Zeus’tan, Fortuna’dan, Kommagene’nin tarihinden bahsediyor. Adıyaman’da Nemrud kadar ilgimi çeken bir de Süryani Kilisesi oldu. Uzun beyaz sakallı, kırmızı kostümlü papazdan dinledim dinlerini. Birbirinden zevksiz, betonarme binaların arasında iyice dikkat çeken taş işçiliği, büyük çınar ağacının bahçede yarattığı gölgeyle hafızama kazındı Süryani Kilisesi. Rotamda Mardin var, belki bir gün de Ankara’ya gideceğim önümüzdeki hafta. Hepsi iş için.

Geçen haftaysa çocukluğumun ve anılarımın parçası olan topraklardaydım; Susurluk ve Erdek’teyim. Resmi işler için; veraset vergilerini ödemek için gereken evrakları tapu müdürlüğü ve belediyelerden almak gibi. Susurluk’ta akrabalarım var; ara ara girdiğim aile çevresinde, çocuklarla piknik yaparak, yeni evlilerin yuvalarına konuk olarak, ilk aşklarımı yaşadığım yazlığın kumsalında yürüyerek geçirdim yıllık iznimden kullandığım tek haftayı.
Narlı’ya giderdik yazları, Erdek’ten yarım saatlik mesafe uzaklıkta. Ne kadar çok severdim orayı, kışları kız lisesinin baskıcı ortamında hayal kurarak geçirdikten sonra, kalabalık bir arkadaş grubumuzun olduğu yazlıkta nefes aldığımı hissederdim. Her yaz başka birine aşık olurdum, hepsinin tek ortak yanı uzun boylu olmalarıydı. Benim için ayrı bir yeri vardı Narlı’nın, geceleri kumsala uzanıp bir yıldızın kaymasını bekleyip dilek tutmanın, kaçamak olarak yudumladığım soğuk biranın, beğendiğim ve gözümde büyüttüğüm bir çocukla tanışıp çıkmanın, yaz akşamlarının... Gündüzler, sıcakta denize girerek, okey oynayarak, bir nevi zaman öldürerek geçerdi; ama geceler büyülüydü. Özenle hazırlanırdım, belki de günün en sevdiğim anı bu olurdu. Heyecanla hazırlanmak, onu görme hevesiyle ne giyeceğine bir türlü karar verememek. Kızlarla aramızda kıyafet değiştirirdik, hepimiz birbirimizin giysilerini daha değişik ve daha güzel bulurduk çünkü.Sonra izin alma faslı başlardı. Yaşlar 15, 16 geceleri site ortamında bile dışarı çıkmak için izin almak gerekiyordu ailenin büyüklerinden. En uslu ben gözükürdüm, ben geliyorsam izin verirdi aileler çıkmamıza. Bir de disco fasıllarımız vardı. Minibüsler kiralanır, topluca Erdek’e, Golf Disco’ya gidilirdi. O zamanlar gözümde büyüttüğüm disco, kutu gibi bir yermiş.Yıllar sonra gördüğümde çok şaşırmıştım. Herşey anılarda farklı yer etmiş, kumsal taşlı, denizse yosunluymuş. Gezdim geçen hafta Narlı’yı, dostlardan eser kalmamış. Sokakları ne sıkıcı görünüyordu, evlerin bahçeleriniyse ot bürümüştü. Çay bahçeleri yeni yeni açılıyordu, çekirdek yemek dışında burada ne yapılabilirdi ki? Gençlik işte; bir kaç kişi bir araya gelince, kahkahayla, şamatayla, aşkla dört duvara bile canlılık katmazlar mıydı? Tek tek, o dönemki tüm arkadaşlarımı düşündüm. Ortancalar dikkatimi çekti, dönüşte bir kaç tane aldım yol üzerinde gördüğüm bir seradan. Bir gün bile kalamadım, bomboştu, 21.30’da hızlı feribotla dönecektim İstanbul’a, bileti 15.30’a çevirdim ve erken döndüm.

Kıyı gözüktüğünde, bir oh geçirdim içimden, İstanbul’a gelmiştim. İstanbul’sa her zamanki trafiğiyle karşıladı beni. Yenikapı’dan Mecidiyeköy’e iki buçuk saatte varabildim. “Benim evim neresi, nereye aitim?” diye düşündüm yaz sıcağında, arka koltuğuna ortancaları koyduğum, bozuk kilimalı arabamı kullanırken. Pazartesi seminerlerimize sonbahara kadar ara verilmişti, ancak ara ara yine bir araya geliyorduk. O akşam da çekik gözlünün ofisinde toplanılacaktı, ben de gittim. Dostlar karşıladı beni. Bir çırpıda anlatmaya, paylaşmaya çalıştım son bir kaç günü. Susurluk’tan bahsettim, Narlı’dan, biraz da saatlerimi geçirdiğim vergi dairesinden. Kendimizden, yaşadıklarımızdan az bahseder, daha çok bilgi paylaşımında bulunurduk. Özet geçtim ben de o yüzden. Birazdan başlayacaktı seminer. Dünyayı dolaştığımı ama evimin neresi olduğunu hala bilmediğimi söyledim az öncesinde, “ev dostlarının olduğu yerdir” dedi adaşım. Bunaltıcı sıcak yerini pencereden esen hafif rüzgara bıraktı, yol yorgunluğu esti gitti. Sanki hep oradaydım, hep bir aradaydık, hiç ayrılmamıştım bu şehirden, şehr-i İstanbul’dan...
Next PostSonraki Kayıt Previous PostÖnceki Kayıt Ana Sayfa

0 yorum: