Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com

Sokak kedisi olamayacak kadar güzel değil mi?
Ama öyle, her dışarı çıkışımda görüyorum. Bu sabah dikkatini bana yöneltmedi, patilerini yalıyordu. Bu fotoğrafı önceki günlerde çekmiştim.

Benim de bir kedim var, ismi Tarçın. Cins bir kedi değil, o da sokaklardan gelme. 1-2 aylıkken bacağından yaralanmış, sokakta perişan halde bulup, ameliyat ettirmişler. Veterinerde 1 ay kadar kaldıktan sonra bu haliyle sokaklarda yaşayamaz diyerek, kediler için seferber olan arkadaşlarımın ona bakacak birisini aramalarıyla hayatıma girdi. İlk geldiğinde çok küçüktü, yürüyemiyordu ama o kadar hevesliydiki. İki adımda bir düşmesi, kanepelere zıplayamaması gibi tüm engellerin üstesinden geldi. Şimdi şimşek hızında, kalçasında ufak bir çıkığı olmasa; (o da hiç belli olmuyor, okşarken hissediyorum sadece) o günleri hiç hatırlamayacağım. Tarçın'ı çok seviyorum, ancak şu da kesin ki ne cins kediler, ne de bizim sokaktaki diğer kediler kadar güzel. Sıradan sarı kedilerden. Göğsündeki kocaman beyaz kalbi çok özel, sivri kulaklarıyla da çok sevimli ama bana göre tabi.

Bu sabah yürüyüşüne çıktığımda; beyaz, nil gözlü kedinin fotoğrafını çekerken fark ettim; erkeklerin kadınlarla ilişkileriyle benim kedilerle olanın arasındaki benzerliği. Yani bir tane evde var. O hep orada, geceleri de beraber uyuyoruz.Ancak sokaktakiler de güzeller. Arada kaçamak, eğer isterlerse neden olmasın? Hatta bir sokak kedisi de bir yıldır, bazı gecelerini bizde geçiriyor. Özgür ruh, fazla kalmıyor, sabah olunca gidiyor. Tarçın'a arkadaşlık yapar, o da hayatında başka bir kedi görmüş olur diye düşünüyordum önceleri. Şimdi apartmanın önünde beni beklediğini görünce, keyif aldığımı fark ettim. Onu da görmek hoşuma gidiyor.

Açık bir ilişki yaşadığım kedim 
evde resme tapınmaya başladı.  
Ancak konu ilişkiler olduğunda, yüce gönül herkese açık yaklaşımı pek bana göre değil. Kadınlar daha idareci, akıllarında birden fazla kişi de olduğunda ser verip sır vermeyebiliyorlar. Ancak erkeklerdeki  ''sen de fena değilsin, arkadaşın da olabilir'' yaklaşımı beni daha en başta itiyor.Saplantılı bir bağlılık gözümü korkutsa da; en azından yakın bir ilişkide kendimi özel hissetmek istiyorum. Bir tane evde, yüzlercesi sokakta kedilerin. İnsanlar gibi. Sen olmazsan bir diğeri olur. Olur mu, gerçekten mi?

Sendeki güzelliği görmeyene gösterebilir misin? Aşkı bilmeyene anlatabilir misin? Dağları delemeyecek olana güvenebilir misin? Açabilir misin kendini ve bırakabilir misin tutunduğun ne varsa?Hiç bir şeyin olmadığında bile, tüm dünyanın senin olduğunu hissedebilir misin, sadece onunla olduğunda?

İnsanlarla hayvanların arasındaki farkın iletişim kurmak olduğunu söylüyorlar. Doğru değil, hayvanlar da iletişim kuruyor. Kedilerinkine tanık oldum, kendi aralarında da işaret dilinin ötesinde bir iletişim var. Belki aramızdaki fark bizim hayallere inanmamızdır. Aşka inanmamız...
Beyin öyle bir organ ki, sırları hala çözülemedi. %75'inin sudan oluştuğunu, yaklaşık 100 milyar nöronu olduğunu, küçük veya büyük oluşunun zekayla bir alakası olmadığını biliyoruz. Öyle ki ölümünden sonra araştırılan Einstein'ın beyninin biçiminde gözle görülür bir fark dikkat çekmemiş. Ortalama beyinlerle aynı ağırlıktaymış 160 IQ'lü, bilim adamının beyni. Tek bulunan bulgu, parietal bölümünün genişliği ve nöronlarının birbirleriyle daha çok bağlantıda olduğuymuş.

Dolayısıyla zekayla nöronların birebir alakası var. Nöronların birbirleriyle bağlantıya geçmesini ve çoğalmasını sağlamaksa mümkün.Yeni şeyler öğrenmek, her gün işe giderken kullandığımız yol yerine; diğer yolları denemek, yeni çevrelere girmek, yeni deneyimleri hayatımıza katmak nöronları ateşliyor.

Ancak bu yazının konusu nasıl daha zeki olacağımız hakkında değil. Kapasitemiz kapsamında aklımızı nasıl daha verimli kullanabiliriz? Başkalarının veya duygularımızın etkisinde kalmadan, durumu doğru analiz ederek, akıllıca nasıl karar alabiliriz? Eskiden sadece konunun uzmanları, psikologlar, nörolog ve doktorlar tarafından bilinen çeşitli konular, anlayabileceğimiz bir dille, sadeleştirilerek artık bizlere de ulaşıyor. Halo efekten, Stockholm sendromuna beynimizin bize oynayabileceği oyunlara, alt ve üst benliğe, kitle psikolojisine çok uzak değiliz. Yine de düşüncelerimizin kaynağının kendimiz olduğuna eminiz. Kimse bizim beynimize giremez, öyle kolay kolay da manipule edilmeyiz. Reklam endüstrisi ne kadar profesyonelleşmiş olursa olsun!

Aklınızı kullanma biçiminiz karşısında şapka çıkarıyorum. Ben kendimden tam emin olamıyorum. Ondan dolayı katıldığım eğitimleri derleyerek, özet bir kılavuz oluşturmak istedim. Aklımı nasıl daha iyi kullanır ve doğru karar verebilirim?

1. Bölüm: Mevcut durumu doğru değerlendirmek

Katıldığım eğitimlerden en çok faydasını gördüklerimi aşağıda paylaşıyorum. Sırasıyla dili net ve gerçeklere dayanarak kullanmak, ilişki biçimlerini doğru analiz etmek, mantık dışı görünen gerçekleri göz önünde bulundurmak ve felsefi birikimden faydalanabiliriz.

- Landmark Forum: New York'ta bir kaç hafta sonum Landmark Forumlar'da geçti. Türkiye'de de
düzenlenmeye başlayacak bildiğim kadarıyla. Landmark, Werner Erhard'ın 1970'lerde başlattığı bir eğitim şirketi olan EST'in devamı. Ara ara insan beynini etkilemekle ilgili ciddi eleştirilerle karşı karşıya kalsalar da; hayatımı kalıcı bir şekilde değiştirdiği kesin.

Landmark'da; kullandığımız dil, kör noktalarımız, hikayelerimiz ve geçmişi geride bırakmak üzerinde çok duruluyor. Özetle hayata yeni, beyaz bir sayfa açtırılıyor. Yaşadığımız her şeyi kendi perspektifimizden algılıyoruz. Bu da bizi geçmişimize hapseden bir döngüye yol açıyor.
Çok küçük bir değişiklikle bile, yeni olasılıkları hayatımıza çekmemiz mümkün.

Şu iki soruyu kendimize her koşulda sorabiliriz:

                      - Bu senin hikayen mi?
                      - Gerçek mi?

Hikayeye örnek olarak: ''Teyzem de beni hiç sevmez. Bir de huysuz ki, ayyy. Şimdi yine telefonda konuşmak zorunda kalacağız, bütün günümü mahfedecek.''

Gerçek: ''Teyzem beni telefonla arıyor.''

Başka bir örnek: ''Benim ilişkilerim hiç yürümez. Hep sorunlu insanları çekiyorum.''

Gerçek: ''Erkek arkadaşımdan ayrıldım.''

İlişkilerde şansız veya başarısız olduğumuza inandığımız anda; artık bu inancı hayata geçirmeye başlıyoruz. Oysa bir kaç ilişkinin bitmiş olması; gelecekte iyi bir ilişki yaşanmayacağı anlamına gelmiyor. Düşüncelerimizle ve sözlerimizle beynimizi de programlıyoruz; başka bir ifadeyle ''Abracadabra'' yapıyoruz. Sihirbazların Abracadabra'sının anlamı; ''sözlerimle yaratıyorum'' demektir.

Hayatımız  üzerindeki etkisinden dolayı ''hikaye mi, gerçek mi'' konusu çok önemli. Kararlarımızı geçmiş, özellikle de yaşadıklarımızdan dolayı çıkarımlarımıza dayanarak veremeyiz. Üst düzey yöneticilerin konuşmalarını yakından takip ediyorum. Çok net ve gerçeklere dayanarak konuştuklarını gözlemliyorum. Konuşma biçimimiz, kariyerimizde  ne kadar yükseleceğimizi bile etkiliyor. Yüksekler berrak bir görüş açısı gerektiriyor; hikayelere de, olumsuz beklentilere de, özellikle de geçmişin küllerine geçit vermiyor.

Landmark liderleri ve Werner Erhard'ın bazı videolarını paylaşıyorum:

Kör Noktalar                                                    David Cunningham - Bilinç Sıçraması
                     
Werner Erhard; Otantik Olmak                      Hikaye - Gerçek


- Transaksiyonel Analiz (TA): Avrupa Mentorluk ve Koçluk Derneği'nin düzenlediği TA Eğitimi'nin işim dışında, gündelik hayatıma da faydası dokunuyor. Nerede insanlar arasında henüz güven ve bağ oluşmamış; havadan sudan konuşuluyor; hemen anlıyorsunuz. Eric Berne tarafından geliştirilen bu kuramın başlangıç noktası ''Ben ok'yim, Sen de ok'sin''. Bu ''haklıyım-haksızsın'' atışmalarının dışına çıkarıyor insanı ve daha objektif olabiliyorsunuz. İnsanların davranışları arasında pek çok farklılık vardır.Ancak herkes özünde değerlidir, eşittir ve saygı görmeye layıktır anlayışına dayanıyor. Davranışları ve iletişim stillerini gözlemleyerek ebeveyn, yetişkin ve çocuk ego durumlarını değerlendirebiliyorsunuz. Örneğin çocuk benlik durumu sorumluluk üstlenmiyor, mızmızlanıyor veya oyun istiyor. Ebeveyn ise daha çok kural koyucu, sert ve otoriter. Yetişkin akılcı ve rasyonel tavırlarıyla toplumun beklentisini karşılasa da; aslında hepsine zaman zaman ihtiyaç duyuluyor. Çocukla eğlenceli, ebeveynle koruyucu da olabiliyoruz. Ancak örneğin ebeveyn eleştirici olup, dozajı da kaçırdığında sorunlar başlıyor. Terapiye girişmeden; iletişim sorunlarını ''o bunu dedi, öteki de böyle yaptının'' ötesinde değerlendirmek için bir metod arıyor ve bilgi edinmek istiyorsanız; TA eğitimini veya kitaplarını önerebilirim.


- Akıldışının Mantığı: Salt mantıkla doğru kararlar alabilir miyiz? Cevabı dolandırmadan vereyim: Hayır, alamıyoruz. Burada sezgisel bilişin kapısını da yavaş yavaş aralıyoruz. Ancak sezgilere geçmeden önce iktisat ve istatistiğe; yani beynin sol tarafındaki yolculuğumuza biraz daha devam.

Davranışsal iktisatçı Dan Ariely pek çoğumuzun doğru sandığı çeşitli konuların aslında öyle olmadığını araştırmalarıyla kanıtlıyor. Örneğin bir proje üzerinde çalışıyorsunuz. Kısa bir çay molası gibi küçük ödüllerin motivasyonunuza iyi geleceğini mi düşünüyorsunuz? Hayır, canınızı sıkan işi bir an önce bitirin, çünkü ara verdikten sonra alışmak daha zor oluyor. Bunun gibi hayatın içinden basit gerçekleri istatistiki sonuçlarla gözümüzün önüne seriyor. Başka bir örnek de satış  priminin çok yüksek oranda artırıldığı bir şirketten. Sonuçlar beklenildiği gibi olmuyor.Çünkü yükselen primle birlikte stres de artıyor ve bu da beklenenin aksine satışlara olumlu yansımıyor. Karar almadan önce öngörülebilir miydi? Evet.

Coursera'da, Duke Üniversitesi'nin, Dan Ariely tarafından, Internet üzerinden verilen bir eğitim programına katılmıştım. Eğer sertifika almak istemiyorsanız, Coursera eğitimlerine ücretsiz olarak da katılabiliyorsunuz. Dan Airely'nin kitapları da Türkçeye de çevrildi. Bilgi yağıyor; kaçırmayın derim.

Linkler: Coursera                 TED Konuşması ''Kararlarımızı Kendi Kontrolümüzde mi Alıyoruz?''

Kitabından kısa bir animasyon                          Deneyler                             Temel Motivasyonlar

- Felsefe:  Mevcut durum değerlendirmesine dille başladım. Dili her türlü yönlendirmeden ve hikayelerden arındırarak kullanmak ve geçmiş tecrübelerin bakış açımızı daraltmasına izin vermememek önemli. Saygıyla devam ettim. Her çocuk mükemmel doğuyor, ancak zamanla kazandıkları çeşitli davranış kalıplarıyla otantikliklerinden uzaklaşabiliyor, hatta çok sinir bozucu bile olabiliyorlar. Ancak sadece insan olmaları bile saygıyı hak ediyor. Dolayısıyla çıkış noktası  ''ben ok'yim, sen de ok'sin.'' Mantık da bir yere kadar. Aklımız bile bizi yanıltabiliyor. Doğru bildiklerimiz bilimle, istatistiki sonuçlarla tam tersi çıkabiliyor. Ancak okuyarak, araştırarak, yeni bilgilere açık olarak elimizi güçlendirebiliyoruz. Bu aslında daha zeki olmamıza da yardımcı oluyor. Yeni bilgi demek, beynimizdeki nöronların daha fazla aktive olması demek. Özetle bu işin kısa yolu yok. Okuyacağız, araştıracağız, alışık olduğumuz, konfor alanımızın dışına çıkacağız. Bu süreçte yolumuz felsefeyle da çakışırsa ne ala. Ben şanslılardandım. Başlarda uyanık kalmakta ve dikkatimi odaklamakta çok zorlanmama,  rağmen 8 yıldır Anadolu Aydınlanma Vakfı'ndan Metin Bobaroğlu'nun felsefe seminerlerine ve konuşmalarına devam ediyorum. Aklı güçlendirdiği kesin, ayrıca müthiş bir bilgi birikimi. Düşüncenin gelişimine, insanın yolculuğuna tanık ediyor sizi. Eski çağlarda kadınların eğitim alması bile yasaktı. Bilgiye ulaşım belirli zümrelere layık görülürdü. El yazmalarıyla, sohbetlerle aktarılırdı kültür. Nice insanlar o bilgileri korumak uğruna canlarını verdiler. Şimdi Internet'e girmemiz yeterli. Bazen en çok aradığınız cevap, binlerce yıl öncesinden gelebiliyor. Sokrates'ten Platon'a; Herakleitos'tan Hegel'e dünyanın en büyük beyinleri, imdadınıza yetişebiliyor. Hala okumam, etmem diyen varsa da; kendi seçimidir. Aklı verimli kullanmak için felsefe de şart değil; sadece yararlı bir yöntem ve zor olduğu da kesin. Ondan dolayı herkese hitap etmeyebilir. İnsanı, kendimizi anlamamıza; ağzımızdan çıkan sözün anlamı üstünde durmamıza, ezbere yaşamamamıza, hayatımızın nesnesi değil, öznesi olmamıza yardımcı oluyor.

Tüm bunlar anlayışımız ve değerlendirme kabiliyetimizin artması için. Kararlarımızı kimsenin etkisi altında kalmadan verelim. Kendi aklımızı kullanabilelim diye. Yoksa çok kolay başkaları tarafından kullanılıyor; farkında bile olmuyoruz.


Metin Bobaroğlu'nun bazı makalelerinin linkleri:

Felsefe

Felsefe Taşı:Kaybolan Kelime

Değerler Sorunu           

Kültür ve Uygarlık

Aklın Üretilmesi

Çelişki İlişkidir  





Aklı Kullanma Kılavuzumuzun ikinci bölümün konusu kritik düşünme olacak. Hipotezden, neden-sonuç ilişkilerine çeşitli açılardan ele alacağım.Bu arada 22 Temmuz Dünya Beyin Günümüz kutlu olsun.

Görüşmek üzere...

Suriyeli mültecilere karşı olanları duydukça, içim burkulmuyor dersem yalan olur. Belki de empati yapıyorum; sonuçta hem anne, hem de baba tarafımdan Çerkezim. Çerkezler de Rusya'dan sürüldüklerinde, Türkiye'ye gelmişlerdi. Ben vatansız olmanın ne olduğunu birebir yaşamadım. Kendi evimden, ülkemden gönderilmedim.Bizim evde de bu konular fazla konuşulmaz; siyasi alanlarda etliye, sütlüye karışılmazdı. Yaşamımızla ilgili dikkatimi çeken tek farklılık; babamın yerleştiğimiz her evin küçük bir bölümünü mutlaka kilere çevirmesiydi. Paylaşmayı, vermeyi, dostlarla, akrabalarla birlikte yemeyi, içmeyi çok severdi. Bu cömertlikle birlikte; her an her şey olabilir, kıtlık başlayabilir, elimizde avucumuzda hiç bir şey kalmayabilir gibi, saklamak, biriktirmek, temkinli ve tutumlu olmanın tezatlığıyla iç içeydik. O kiler hayatımızda hep oldu ve dikkatimi çeken tek farklılığımız da buydu.

Tarihçi bir arkadaşımla sohbet etmiştik; yaşama biçimimin tipik Çerkez olduğunu söylediğinde şaşırmıştım.Herkes gibi değil miydim? Annemin muhteşem yemekleri ve küçükken gittiğim Çerkez düğünleri dışında (bir de şu kiler) herhangi bir farklılık hissetmemiştim oysa. Sonuçta Türküm, Türkiye'de doğdum. Annenanemin de, dedemin de babası Çanakkale Savaşı'nda savaştılar.Birisi şehit, diğeri gazi oldu. Bu ülkede yaşadık, bu ülke için savaştık.

Şimdi Suriyelileri ülkelerinde kalmayıp; savaştan kaçmakla suçluyorlar. Oysa ülkemizdeki Suriyelilerin  %80-85'ini kadın ve çocuklar oluşturuyor. (K: The UN Refugee Agency, 2015 verileri.) Savaşabilecek, geriye %15 kalıyor, onlar da kaçtı mı, ailelerini mi korumak istedi, başlarına ne geldi; bilmeden, saldırılıyorlar. Herhangi bir bilgiye dayanmadan, sosyal medyada infaz başlatılıyor. Bu yorumları yazanların kaçının savaş gördüğünü de merak ediyorum.

Bu tutumumuzla aslında Avrupalılar'dan farklı değiliz. ''Biz çalıştık, biz vergi ödüyoruz. Bu Suriyelilere maaş bağlanıyor'' diye isyandalar. Oylarıyla iktidara taşıdıkları yöneticilerin, Ortadoğu politikalarının bumerang misali geri döneceğini, kendi hayatlarını da etkileyeceğini hiç düşünmemiş gibiler. Bizde de işsizlik oranları paylaşılıp; ''Suriyeliler mi işe alınacak'' diye sorulsa da; ekonomiden daha çok hırsızlık ve şiddet vakalarından endişeliyiz. Dile kolay, pek de takdir etmediğimiz bir kültürden 3 milyon kişi şu anda, bizimle beraber. Dilimizi konuşamıyorlar, işsizler, ağırlıklı eğitimsizler. (Eğitimlileri Almanya'nın aldığına dayanarak, öyle yazdım. Yoksa eğitim oranıyla ilgili bir veri elimde yok.) En zor şartlarda yaşadıkları halde, doğum kontrolünden de bir haber; çoğalıyorlar sürekli. Endişelenenleri anlıyorum. Ancak onlar da canlarının istediklerinden dolayı, her şeylerini geride bırakarak, gelmediler. Pek çoğu ülkemizde de kalmak istemiyor, Avrupa'ya göçmek istiyorlar. Kırmızı tşörtlü çocukların karaya vurduğu, o motorlar ondan dolayı tıka basa dolu. Canlarını da tehlikeye atarak; yaşayabilecekleri, geleceklerinin olabileceği bir ülkeye gitmeye çalışıyorlar.

Suriyeliler Türkiye'de mülteci olarak da kabul edilmiyor bu arada.Resmi statüleri sığınmacı. Türkiye Avrupa'dan gelenleri mülteci olarak kabul ediyor; Suriyelileri değil. Şimdi vatandaşlığa alınmaları gündeme geldi; ancak yasalarımız o kadar da serbest değil. 5 yıl Türkiye'de yaşamak, Türkçe konuşmak, iyi ahlaklı olmak gibi çeşitli kriterler aranıyor.  Endişeliyiz anlıyorum.Sokakların dilencilerle dolmasından, hırsızlıklarından,  zorbalıklarından, kendi kültürleriyle bizi geriye çekmelerinden... Ancak unutmamalı; hayatları tehlikede.Ve insan hayatı her şeyden kıymetlidir.

İngiltere'de yapılan son referandumda ''Türkler AB'ye girebilir, buraya gelebilir'' reklamlarıyla oy topladıklarını biliyorsunuz değil mi? Bu Avrupalılar bizi neden aralarında istemiyor diye düşündünüz mü hiç? Neyimiz onları rahatsız ediyor? Pis miyiz, ahlaksız mıyız, kavgacı mıyız? Bizim de beğenilmediğimiz, istenmediğimiz, küçük ve hor görüldüğümüz üzerinde hiç durmuyoruz. Sanki bir Avrupalı gibi, üstten bakar bir biçimde, ''nereye giderlerse gitsinler,  ölsünler, bize ne, Suriyeli istemiyoruz'' diyoruz. Bence bu tutum bize hiç yakışmıyor. Üstümüzde eğreti duruyor. İnsanca değil, şefkatli değil; vicdanlı hiç değil.

O tarihçi arkadaşımdan öğrenip, şaşırdığım diğer bir bilgi de; Çerkezlere ilk geldiklerinde, ikinci sınıf insan, hatta köle gibi davranılmış olduğuydu. Ancak Çerkezlerin en önemli özelliklerinden birisi uyumlu olmaları. Ne kendi kimliklerini kaybediyorlar, ne de bulundukları toplumu rahatsız ediyorlar. (Bazen uyumlu olmayı öğrenmek için Çerkez bir aileye doğduğumu ve iletişim becerilerimi geliştirebilmek için de iletişimci olduğumu düşünürüm. Ancak Çerkezler de kavim kavim. Anne tarafım Ubıhlar, en savaşçı kavmi Çerkezlerin.Bende bu özellik ağır basıyor.) Neyse konumuz benim nasıl olduğum değil;  barış içinde nasıl yaşayabileceğimiz.

Şimdi okuduğum haberlerden Suriyelilerin de uyumlu davranmaları ve kargaşa çıkarmamak için özellikle dikkatli olmaları gerektiğini anlıyorum. İnsanlar zaten Suriyelilere karşı; en ufak bir olayda; çok büyük bir tepki olabilir.Daha içimizde Türk-Kürt, Alevi-Sünni birlikteliğini sağlayamamışken; çeşitlilik sorunumuza Suriyeliler de eklendi. Belki zamanla aileler çocuklarının Suriyelilerle aynı okula gitmesini istemeyecek, Suriyelilerle evlenmeye karşı çıkılacak, şiddetli olaylar yaşanacak. Ya da silkelenip, kendimize gelecek ve tüm dünyaya insanlık dersi vereceğiz.Farklılıklarımızı zenginliğe dönüştürerek; birlikte yaşamanın bir yolunu bulacağız.Ben yapabileceğimize inanıyorum.


Doğum günüm yarın, ama arkadaşım Aslı yurt dışına gidiyormuş; oralarda atlamasın diye önceden, dün aradı. Bilimum bankalar ve markaların kutlama mesajları da bugünden gelmeye başladı. Aslı'nın onlardan önce davranmasına sevinmedim dersem de yalan olur. Şirketler için veri bankasında bir isimden ibaret olduğumun farkındayım. E-postayla kutlamaları soğuk buluyorum, ancak açıp okuyorum yine de, ilginç değil mi? Otomatik gönderilmiş, dünya ticaretinde küçücük bir nokta olduğunu hissettiren mesajlar.Herkese tek tek mesaj yazmak için bir departman dolusu insanı işe alacak değiller tabi. (Aslında iyi olurdu, insanlar da iş bulurdu.) Hem çoğunluk otomatik mesajlara karşı olsa, CRM'ciler işsiz kalır ya da yepyeni taktikler bulmak zorunda kalırlardı. Demek ki işe yarıyor e-postalar, kutlu doğum haftana özel promosyon kuponları, girdiğin Internet sitesinde kendi adınla ve doğum günü şarkılarıyla karşılayan, eğlenceli uygulamalar. Belki de sanal bile olsa, özel hissetmeye ihtiyacımız var. Bu ihtiyaç yoksa muhtaçlık mı insanı sahteliklere zaman ayırmaya yönlendiriyor?

Eskiden saatlerce hediye aradığımı hatırlarım. El yazısıyla yazdığım mektupları, koca bir dünyanın benim için sadece bir kaç kişiden ibaret olduğunu. Geçmişi özlemle anıyor insan. Oysa Metin Bey (yıllardır Anadolu Aydınlanma Vakfı'nda seminerlerine gittiğim) geçmişin insana sadece hüzün ve nostalji duygusu verdiğini, bu yüzden de geride bırakılması gerektiğini söylemişti geçen pazartesi. Ya eski, güzel günleri özlermiş insan ki bu durum bugünün o zamanlar kadar hoş olmadığını gösteriyor. Ya da kaybettiklerinin yasını tutarmış. Yani elle tutulur hiç bir yanı yok geçmişin. Ne doğum günlerinin, ne de diğer hatıralarının...

Gelecekse belirsiz. Ya endişe veriyor insana, ya da; ya da ümit. Ümit kısmını sevdim. Güzel günlerin bizleri beklediği hayalini.Güçlendiriyor insanı; hayaller neredeyse bugünü bile kurtaracak. Yine de gerçeklerden kaçmamalı. Neyse halin, çıkar falın. Bugünümüz neyse gelecek de bir benzeri işte. Neden daha farklı olsun ki?

İşte tam burada yine ümit devreye giriyor. Mucizelere olan çocukça bir inanç. Kader-kısmet meseleleri. Küçükken, henüz inanmaya çok açıkken dinlediğimiz onca masalı tamamen unutmadık herhalde. Ne beyaz atlı prenslere bel bağlayıp, ne de Sindrella masallarıyla avunsam da; yapılan iyiliklerin de, kötülüklerin de insana geri döndüğü; bu Quantum evreninde her şeyin, herkesin birbiriyle bağlantılı olduğuna dair bir inancım var. Temeli masallara dayanıyor sanırım. Kadercilerden tek farkım; geleceği kendi ellerimizle ördüğümüz ve kendimizi yeniden tasarladığımızı düşünmem. Aldığımız her kararla, emek sarf ettiğimiz her konuyla, üstesinden geldiğimiz her korku ve def ettiğimiz tüm yargılarımızla. Hayatımızda neyi tutup, neyi bırakacağımız hakkındaki kararlarımızla. Nasıl birisine dönüştüğümüzle. Konrolümüz dışında, başımıza ne gelirse gelsin; talihsizlikler ya da şanslı olaylar, kim olduğumuzdan biz sorumluyuz. İyilik ve kötülüğün ötesini kast ediyorum. Toplumsal ve dinsel yönlendirmelerin, ortaklaşa oluşturduğumuz arketiplerin ötesinde; tüm özgünlüğümüzle ortaya koyduğumuz kişi bizim eserimiz.

İngilizcede ''self made man'' diye bir tanım vardır. Zor şartlardan çıkmasına rağmen, büyük bir servet yapan, başarılı olan insanlar için söylenir. Kendi elleriyle kendisini yaptı anlamına gelir. Sadece maddi durumla kısıtlı ya da erkeklere mahsus da değildir. Self made womanlar da vardır.

40 artılara geldiğim bu yıllarda, inşaa sürecine devam. Emekle, sevgiyle, aşkla yoğrulmaya, tüm fazlalıkları atmaya, samimiyete, ''self made woman'' olmaya...

Happy birthday to me :)

Not: Kimse neden İngilizce demesin şimdi. Geçmişi tam bırakamadım, kelebek misali dönüşemedim. Amerika günlerini de özlüyorum.


Mavi gökyüzünün ve okyanusların rengi olmasına rağmen; özgürlüğü, büyüklüğü çağrıştıracağı yerde hüznün rengi olmuştur. Blues müzik adını maviden alır, siyahların başkaldırılarını, çektiklerini dünyaya duyurur. Blues tınıları bize eğlenceli gelse de, dünyada arabeskle eş tutulur. Blues da içinde bir parça acı barındırır, mavi de... Ben de bu aralar biraz maviyim. Hüzünlü diyemem tam olarak.Ama renk kartelasından Pantone 638 C, gri-mavi karışımı, artık ne anlama geliyorsa...

Sürekli çalışıyorum. Hem günlük konularla meşgulum, hem de işimizi nasıl geliştirebiliriz diye yenilikler ve yaratıcı projeler peşindeyim. Buna işim gereği oradan oraya uçuşan kelebek misali networking yapmak ve etkinliklere, konferanslara katılmak da eklenince bana fazla zaman kalmıyor. Yakınmıyorum, girişimci olmayı ben seçtim. Şirketlerde yaşananları, insanları ne kadar kolay harcadıklarını gördükçe de, iyi ki kendi yoluma gitmişim diyorum her seferinde. Elimden geldiğince destek vermeye çalışıyorum. Kah mentorlukla, kah birileriyle tanıştırarak, güzel ve değerli insanların yanlarında olmaya çalışıyorum. Ben bu desteği görmemiştim, o yüzden değerini çok iyi biliyorum. Günün sonundaysa aklımda hep şu oluyor: İyi ki kendi işimi yapıyorum, biriyle anlaşamasam, diğerleri gelir. Sadece belli insanların insiyatifine kalmıyorum. Bunun bir bedeli varsa, belirsizlikle başetmek, çok çalışmak, çok koşturmaksa; ona da razıyım.

Özetle bana göre bir sorun yoktu ortada, ancak mavilere gömüldüğümü geçende yaptığım bir telefon konuşmasında anladım. İç iletişim bölümümüzde yurt dışından bir ortağım var. Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde, kendi şirketlerini kurarak, faaliyet gösteriyorlar. Türkiye'de benim aracılığımla; tek temsilcileriyim. Burada bulunmayan dijital ve mobil aplikasyonları olduğu için de aslında çok şanslıyım. Gerçi başlarda tanıtması ve anlatması zor oldu, ancak şimdi büyük müşterilerimiz olmaya başladı. Şirketin CEO'suyla irtibattayız, yani beni çalışanlarına delege etmemesi ve kendisinin birebir ilgilenmesi de başka bir şanslı durum. Hızlı ilerleyebiliyoruz. Tekliflerde vb. mailleşip, duruyoruz. Hollandalı, keyifli, rahat. Ancak hırslı da, işinin peşinde, müşteri odaklı.Onun da ajandası dolu.Görüşmek için çok öncesinden günü belirledik.Tabi ben görüşmeyi telefon konuşması sanınca, o da Skype önünde bekleyince bir gün sonrasında ancak gerçekleştirebildik. İlk sorduğum soru şu oldu: Sorun nedir? Yüzünün ifadesini unutmayacağım. Neden bir sorun olduğunu düşündüğümü sordu garip bir bakışla. Verdiğim cevabın garipliği de aşağı kalmadı.''Çünkü konuşuyoruz'' dedim.

Sorun yokmuş. Yeni ve güzel bir satış yapmıştık, konuşmak istemiş. Çok normal değil mi? Beynimin nasıl koşullanmış olduğunu o zaman anladım. Mentorluk ve koçluk çalışmalarında, insanları bu koşullanmaların dışına çıkarmaya çalışırız. Alışık oldukları düşünme tarzlarının, hep kullandıkları otobanların dışına. Ve ben de de o otobanların birindeydim işte. Eğer konuşacaksak, ortada bir sorun olmalı, değil mi? İşin ironisi de şurada ki; ben bir iletişimciyim. Gerçi hiç bir zaman çok yetenekli bir iletişimci olduğumu iddia etmedim. Tam aksine insan kendi söküğünü dikemiyor. Devirmiş olduğum çamları da en iyi ben bilirim. İletişimi öğrenmek için bu mesleği seçmiş olmalıyım.

İnsanlar konuşur ve anlaşırlar. Ancak öyle bir koşullanmışım ki, konuya ''sorun nedir'' diyerek başlıyorum. Bir başarının ardından, kötü bir olay olacağını sanıyorum ve bunu çevremdeki insanlara yansıtıyorum.

Çevreme baktığımda, salonuma; turkuaz bir halı, turuncu yastıklar ve beyaz kanepelerle; neşeli bir ortamı var. Orkidelerim çiçek açmış, balkonuma da beyaz ve çingene pembesi sardunyalar aldım. Üstümde de aynı pembeden, yazlık bir elbise var. Ortada endişe edecek hiç bir durum yok. Her şey kafamda, zihnimin otobanlarında. Otabanı Pantone 638 C'ye boyamışım sanırım.
Etik ve İtibar Derneği'nin dergisi Inmagazine'de yayınlanan yazım. Mart 2016



Bugün metrobüsle Asya tarafına geçerken; küçük, kumral bir çocuğun ağlamasıyla içine gömüldüğüm iş-güçle ilgili düşüncelerden kafamı kaldırdım. Tıkış pıkış olan metrobüsün içinde mendil satmaya çalışan çocuk bir grubun ortasında kalmış, üstünde güvenlik görevlisi kıyafeti olan bir adam elinden mendilleri almıştı. Kendini yere atan çocuk ağlamaya, anlamadığımız diliyle isyan etmeye başladı. Yanımda duran bir  kadın kızdı gruba, çocuğu rahat bırakmalarını söyledi. Bir süre sonra yine çocuğun üstüne gitmeye başlayınca bu sefer de ben kızdım. ''Şikayet ediyorsunuz bunları'' dedi üniformalı adım. ''Hayır şikayet etmiyoruz. Yazık çocuk korktu görmüyor musunuz? Kimbilir neler yaşadı, rahat bırakın onu'' diyince herkes sustu. Çocuğa gel sen benim yanımda dur dedim, anlamadı ama sakinleşti. Sonra çocuğun yanında duran, o da dilimizi konuşmayan gençle üniformalı adam indi metrobüsten. Çocuk tek başına metrobüste kaldı. Kapıya dayadı başını, dışarıya baktı, bir kaç durak daha. Sonra yine bir kadın merak etti, tek başına duran bu küçücük çocuğu, ilgilendi. Ben de para mı versem, imkan olsa eve mi almalı diye düşünürken, çocuk iniverdi bir durakta, onca kalabalık içinde hızla gözden kayboldu.

Hali bana o kadar dokundu ki... Bazıları mültecilerden rahatsız. Huzurumuzu bozacaklar, işsiz-güçsüz onca insan şimdi bizimle, burada Türkiye'de. Avrupa duyarsız. Hangi politik oyunlar sonucu geldi tüm bunlar başlarına, orası da belirsiz. Ancak ben onları burada istemeyenlere katılmıyorum. Bu çocuklar için hiç bir şey yapamıyoruz, ona üzülüyorum.

Çevrenizdeki insanların sizi nasıl gördüklerini düşündünüz mü? Sizi sıcak gülümsemenizle mi hatırlıyorlar; ya da dertli, mutsuz yüz ifadenizle mi? Hayatlarındaki yeriniz, rolünüz nasıl? Sizi gördüklerinde taze bir esinti gibi içleri mi açılıyor? Birlikte daha fazla zaman geçirmek istiyor, size doyamıyorlar mı? Ya da çocukluk arkadaşınız artık sizinle görüşmek istemiyor, komşularınız yakınmalarınızdan bıkmış, çocuklarınız odalarına mı kapanıyor? Hepsinin kendine göre makul sebepleri vardır. Zaten hayat artık o kadar hızlı ki; insanın insana ayıracak vakti yok. Günde 8-10 saat çalışmalı.Büyük şehirde yaşıyorsa, günün 2 saati deyolda geçer. Interneti, televizyon dizileri derken geriye zaman kalmıyor. Belki de beraberliğinizden tat almıyorlardır, kim bilir...

İnsan yakınlarıyla bağlarını kolay kolay koparıp, atamıyor. Ailesinden uzaklaşamıyor, karşındakini kırmaktan çekinebildiği gibi, menfaat açısından da bazı ilişkilerini sürdürüyor. Belki siz de onlardan birisiniz. Her gördüğünüzde kendinizi güçsüz, demoralize hissettiğiniz birileri var hayatınızda. Sizi sürekli eleştiren, ancak bunu sizin iyiliğiniz için yaptığını söyleyen, hayatın sürekli kötü yanlarını gören, hiç dağılmayacak gibi duran bir olumsuzluk bulutu içinde yaşayan. Örneğin iş arıyorsunuzdur, ''kimsenin işinden ayrılmadığını ve pozisyon açılmadığını'' söyler. Herkes torpillidir, yükselenler o konumları hak etmiyorlardır, kimse iş bilmiyordur ona göre. Bekarsanız doğru erkek yoktur, evliyseniz eşiniz sizi kesin aldatıyordur, kanser vakaları artmıştır, ülke batmıştır, 3-5 kilo fazlanız vardır ve siz çoktan obez olmuşsunuzdur. Tanıdık geliyor mu bu senaryo?

Eğer görüşmezseniz böyle biriyle, bencil ve vefasızlıkla suçlanırsınız.Patronunuz ve iş arkadaşlarınız böyle kişiliklere sahipse, ya etkilenmemeyi öğrenecek, ya da iş değiştireceksiniz. Kulaklarınızı kapayacak, dediklerini üzerinize almayacak, belki de bir uzman yardımı alacaksınız. Açık iletişimi seçip, söyleseniz de nasıl hissettirdiklerini inanmazlar, sizin bir sorununuz olduğunu düşünürler. Şimdi aynayı ters tarafa çevirelim. Belki siz de böyle birisiniz. Umutsuz, huysuz, mutsuz...

Kimileri kaderci...Nereden geldiğimiz, nereye gittiğimiz, nasıl biri olduğumuz belli. Oysa ben hem irade sahibi olduğumuza, hem de seçimlerin gücüne inanıyorum. Aynı şartlar altında doğsa da insanlar birbirinden çok farklı olabiliyorlar. Kimileri olumsuzlukla baş etmeyi öğreniyor, çaba sarf ediyor.Hem kendi hayatını yola sokuyor, hem de başkalarına ışık tutuyor. Kimileri başkalarının enerjileriyle beslenmeye çalışıp, sömürücü bir hayat sürüyorlar.

Siz kim olmayı seçeceksiniz?

Hiç bir başkasının hayatına nasıl dokunduğunuzu düşündünüz mü? Onun zamanını mı çalıyorsunuz? Parasından, konumundan, çevresinden, bedeninden mi faydalanıyorsunu? Ona verdiğiniz etkilerle hayatını sürekli dibe mi çekiyorsunuz? Ve  söyleneduran yalanla ''aslında onun iyiliğini mi istiyorsunuz?" Kim çocuklarının hayatını mahfetmeyi ister ki? Ancak çoğunlukla anne babaların yol açtığı travmalar sonucu gidiyor insanlar psikologa. Bunlar hakkında düşündükçe sorumlu yaşamın tanımı bende daha netleşmeye başladı.Bir hocam ''çiçeğe, böceğe, karıncaya dahi zarar vermeyeceksiniz'' derdi. Başka bir hocam bilge bir adamın yolun ortasındaki taşı kaldırıp, kenara okşyarak koymasındaki zerafeti anlatırdı.Taş maddenin en katı hali olmasına rağmen, tesirler ona bile işliyor. Bir de insanı düşünün. Sözlerin o insana nasıl işlediğini, ruh haline, geleceğine etkilerini... O yüzden olumsuzluğa kapıldığınızda çok dikkatli olun. Belki de hiç istemeden, yakın olmak istediğiniz, önemsediğiniz birine sadece mutsuzluk veriyor olabilirsiniz. Onu kaybedebilirsiniz, artık sizinle olmak istemeyebilir.

Fotoğraf Audrey Hepburn'un. Gülümsemesi her zaman içimi ısıtmıştır, zarafeti de. Audrey Hepburn şöyle demiş: ''Beni güldüren insanları severim.Dürüstçe söylemek gerekirse en çok hoşlandığım şey gülmektir.Hastalıkları iyileştirir.Bir insandaki herhalde en önemli şeydir.''
Apple ile hayatımızı geliştiren Steve Jobs'ta hep kendisinden daha zeki insanlarla bir arada olduğunu söylemiş. ''Üzüm üzüme baka baka kararır'' derler ya bizde, ne kadar doğru.

Kimsenin içini karartmamak için bizler de dikkatli olalım. Şimdi aklıma başka bir soru daha geldi.Benim için hayatta en önemli şey ne ve kimlerle olmak istiyorum? Cevabı bulduğumda, sizlerle paylaşacağım. Siz biliyorsanız, bana yazar mısınız lütfen.

Günleriniz güzel insanlarla, sımsıcak, harika geçsin.

Araştırmalara göre çalışanların %90'ı o iş yerinde devam edip etmeyeceklerine, işe başladıkları ilk bir yıl içinde karar veriyor. Henüz çok emek harcamadan ve bağlılığı güçlenmemişken, çalışanların objektif bir şekilde bu değerlendirmeyi yapmaları mantıklı. Özellikle oryantasyon ve kurum kültürüne adaptasyon sürecininin profesyonel bir biçimde yönetilmediği şirketlerde, çalışanın ilk bakışta işine aşık olması tamamen tesadüfi etkenlere bağlı kalıyor. Eski bakış açısına göre; ekmek aslanın ağzında, işe alınan ne kadar şanslı olduğunun farkına varmalı vekovulmamak için varıyla, yoğuyla çalışmalı. İyi bir paket ve yan haklar da adayları ikna etmek için yeterli. Bu görüşteki şirketlerin çekebildiği iş gücünün, hedefi koltuğunu kaybetmemekle sınırlı ve risk almayan kişilerden oluştuğu rahatlıkla öngörülebilir. Oysa rekabette fark yaratmanın ana unsuru insan, günün gereksinimlerini karşılayan, yenilikçi bir işgücü, diğer tabiriyle yetenekler. 

Yeni bakış açısına göre; yetenekleri çekmek ve elde tutabilmek şirketin öncelikli görevlerinden birisi ve artık hiç olmadığı kadar daha zor. Özellikle Y jenerasyonu iş değişikliklerine ve yeniliklere çok açık.Kendisi için bir ''anlam'' ifade etmeyen, geliştirmeyen, ona yatırım yapmayan iş yerlerinden uzaklaşmaya çok meyilli. 

Zorlu mülakat sürecini aşarak işe başlayan çalışanların görev tanımlarındaki işleri yerine getirmekle yetinmeyerek, kendilerine özgü yeteneklerini katabilmeleri, özetle işe gönüllerini vermeleri başarıya giden yolda çok etkili. Bu gönül ilişkisi işi kabul eder etmez, ilk imzayı atar atmaz başlıyor. Her temas, iş yerinde iletişim kurduğu herkes, gördüğü her yüz, ancak en önemlisi birebir bağlı olduğu yöneticisi, ekip arkadaşları, işte ona verilen sorumluluk ve yetki, harika bir işin parçası olduğu duygusu veya tam tersi bu gönül ilişkisini dantel gibi ince ince işliyor. İlk bir yıl, özellikle de ilk aylarda iki seçenekten birisi seçiliyor: Kalınacak ya da yeni bir iş aranacak.

Talmundo'nun yayınladığı sonuçlara göre oryantasyon sürecini profesyonel olarak yöneten şirketlerde, çalışanların işte kalma oranı %90 iken; yönetmeyenlerde bu oran %30. Son bir yılda işe alınan çalışanların %62'si performans hedeflerini zamanında tuttururken, resmi bir ortantasyon süreci olmayan şirketlerde hedefe ulaşanlar %17 oranında. İlk günlerdeki ilişkilerin ve şirketi tanıma sürecini yönetmenin önemi bu kadar ortadayken, Avrupa'da oryantasyon programı uygulayan şirketlerin oranı sadece %37. Üstelik oryantasyonların, uzun Powerpoint sunumlarının ötesine geçip geçmediği, eğlenceli videolar, dijital ve mobil aplikasyonlarla ilgi çekip çekmediği, yeni işe başlayanlara özel mentorluk programlarını kapsayıp kapsamadığı da ayrıca araştırılabilir. Oryantasyon sadece şirket, markalar ve işin doğru yapılabilmesi amacıyla gereken bilgilerin aktarımıyla sınırlı değil. Paylaşılan ortak değerleri, işe duyulan heyecanı, orada olmanın mutluluğunu da kapsamalı. Çok yetenekli bir aday işe alınmışsa, yöneticisi ve ekip arkadaşları tarafından dışlanma hatta  yıldırılma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Mobbing görmeyeceği bir ortam ve şartların oluşturulması, üst yönetimin iç ilişkilere dikkat etmesi, şirketin taze kanlarla yenilenebilmesi açısından özellikle önem taşıyor. Göstermelik bir uyum yerine, herkes kendi düşüncelerini ve kimliğini özgürce ifade edebileceği bir ortamda olabildiğini hissedebilmeli. Çünkü ancak bu şekilde, bireysel zenginlikler de bütüne katılarak; birlikte daha ''büyük'' olunabiliyor. Herkesin aynı görüşte olmak zorunda kaldığı, korku kültürünün hakim olduğu, farklıların hemen elimine edildiği, kıdemin yetenekten daha önemli olduğu iş yerleri, farklı bir kültürün hakim olduğu, tüm çalışanlarının hevesle ortak hedefe ulaşmaya kitlendikleri şirketler tarafından kolaylıkla elimine edilebiliyor. Çünkü diğerleri güçlerini iç savaşlarda yitirirken, bu şirketler gerçek anlamda performans gösteriyor, yetenekleri çekebilecek ve tutabilecek anlayışa, vizyona ve kültüre sahip olabiliyorlar. Çünkü yetenekler ''var olmak'' istiyor; görülmek, takdir edilmek, önemli bir işin parçası olmak, hayatlarının en uzun süresini geçirdikleri işten keyif almak… İşe eğlence katmak amacıyla ofislerin duvarlarını rengarenk boyamak veya bir kaç hobi kulübü kurmak bunun için yeterli değil. Kültürü bu yeni anlayışa adapte edebilmek, ilişkilere özen göstermek önemi. Üstelik ilk günden itibaren!

- HBR Türkiye'de yayınlanmıştır. http://www.hbrturkiye.com/blog/yetenek-yonetimi/ilk-bakista-ask



Profesyonel olarak yaptığım iş iletişim danışmanlığı, hobim de blog yazmak. Bazen bir marka için sosyal medya stratejisi hazırlıyor; bazen de sırf keyfine ve benimle aynı ilgi alanına sahip kişilerle bir araya gelmek için bloggerları davet ettikleri etkinliklere katılıyorum. Durum böyle olunca blogger ilişkilerini, iki taraftan da deneyimleme şansım oluyor.

Diğer blogum Usta Giremez daha popüler. Dekorasyon alanında olduğu için, takipçisi de fazla. Davetler de onun üzerinden geliyor genelde. Hatta o tarafta işi daha profesyonelleştirip, 6 dekorasyon bloggerı bir araya gelerek Dekoblogosfer'i kurduk. Birlikte markalarla etkinlikler yapalım, dekorasyon tutkusunu daha çok yayalım diyerek. Ben Instagram'a yeni girdim, ancak gruptaki arkadaşların Instagram takipçileri de çok yüksek sayılarda. Alanlarındaki en popüler bloggerlar diyebilirim. Onların da hesaplarını keyifle takip ediyorum. Aslında son zamanda, özellikle Instagram'da en çok bloggerları takip ettiğimi fark ettim. Hollywood ünlüleri vb. dikkat ve merakımı o kadar çekmiyor. Ancak stilini, hayata bakışını beğendiğim birisinin yaşamına sanal da olsa konuk olmak hoşuma gidiyor. Samimi ve gerçek olması pırıltlı bir dünyadan daha çekici benim için. Bu eğilim sadece bende değil, pek çoğumuzda olmalı ki; blogların takipçileri de her geçen gün artıyor. Bunu fark eden PR ve reklam ajansları, markalar da çalışmalarına bloggerları katmaya başladılar. Ancak binbir ceviz kırarak. Eğer bloggerlarla aranızı mahfetmek istemiyorsanız hem bir iletişimci, hem de blog aleminde 10. yılına girmek üzere olan birisi olarak; aşağıdaki konulara dikkat etmenizi önerebilirim.

İşte bloggerları soğutmanın 10 yolu:

1- Bloggerlarla düzenlediğiniz, fotoğraflarını Instagram ve diğer mecralardan paylaştığınız bir etkinliğe, hem de tam sizin alanınızda en yüksek takipçi sayılarına sahip olanları davet etmeyin. Üstüne üstlük etkinlik sonrasında basın bültenini yayınlamalarını rica ederek onlara gönderin.

2- Sizinle ilgili özel bir içerik hazırlamak veya çeşitli işbirliği talepleriyle, İletişim Bölümünüz veya ajansınıza yazan bloggerları cevapsız bırakın. Asla geri dönmeyin, yok sayın.

3- Davet ettiğiniz bir etkinlik sonrası, sürekli, en az 10 kere ''hadi yazdın mı, ne zaman yazacaksın, hadi yaz'' diye arayın, sorun, nefes aldırmayın.

4- Örneğin anne-çocuk yazarlarını ağırladığınız bir etkinlikte, ekonomi gazetecilerine yaptığınız sunumun aynısını yapın. Grafiklerle satış rakamlarını, pazar analizlerinizi anlatın. Felaket bir konuşmacı bile olsanız, kısa bir açış konuşmasıyla konukları karşılayıp; keyifli bir şekilde hikayenizi anlatacak bir profesyonele yerinizi vermeyin. Sırasıyla Genel Müdür, Pazarlama Direktörü, Ürün Müdürü sunumları yapsın. Bu gibi etkinliklere bloggerlar çocuklarıyla beraber gelebiliyor. Sunumlar o kadar uzun olsun ki, sıkıntıdan patlamayan, yerinde durmayan, ağlamayan çocuk kalmasın.

5-Blog sayfalarınızı hazırlaması veya arada yazılarının yayınlanması için belli bir ücret karşılığında anlaşın. Sonra vazgeçin, ancak haber de vermeyin. Bir şekilde size ulaşmayı başarırsa, ertelediğinizi söyleyin.

6- Tüm bloggerların genç olduklarını varsayarak, kendinizden çok küçük, işi hiç bilmeyen biriyle muhatapmışsınız gibi iletişim kurun. Profesyonel olabileceğini aklınıza hiç getirmeyin.

7- Davetlerde, sizi duyabilecekleri mesafeden haklarında dedikodu yapın. (Bu kötü deneyimi maalesef gazeteciler yaşamış ve basında da yerini bulmuştu. En azından benim çevremdeki bloggerların başına geldiğini duymadım, ama yine de dikkat.)

8- Aralarından tek tük, birkaç tanesini seçin. Onlarla kampanyalar yapın, reklamlar verin ve diğerleriyle hiç bir temasınız olmasın. Hatta blogger diye seçip, lanse ettikleriniz de aslen fotoğrafçı, tasarımcı vb. olsun.

9- Bloglara özel ayrı içerik üretmeyin. Basın bülteninizin aynısını gönderin. Fotoğraf çekimlerine özen göstermeyin. Ne gönderirseniz, yayınlayacaklarını varsayın. Onları üretip, katılabilecekleri, keyif alacakları deneyimlerin parçası yapıp, kendi tarzlarıyla paylaşmalarını sağlamak yerine; ''en iyi biz biliriz, bizim yazdığımızı kopyalayıp, sayfanıza yapıştırın, yayınlamadan önce mutlaka görelim'' tutumunda olun.Ancak değişmesini istemediğiniz içeriği reklam olarak vermeyin, bunları gönüllü yapmasını talep edin.

10- Neden blog yazdıklarını anlamayın. Sayfalarını ziyaret etmeyin, dünyalarını bilmeyin. Sizler için dijital iletişim stratejisinin bir parçası, birkaç kalem ve sayı olarak kalsınlar.
Harvard Business Review'a da yazıyorum. Aşağıdaki yazım http://www.hbrturkiye.com da en çok okunanlar arasına girmiş.
Çok sevindim :)
Ülkemizde işsizlik oranı  yüzde ona yaklaştı. Avrupa’da bu konuda Yunanistan, İspanya, Portekiz, İtalya ve Slovakya’nın ardından geliyoruz. Dünya genelinde bir karşılaştırmayla, bir fikir edinmek istersek; Japonya’nın işsizliğin en düşük ülke olduğunu belirtebiliriz. Bunda iş yapma kültürü mü, teknolojik üstünlük mü, ya da zengin bir ülke olması mı daha etkili  bilmiyorum. Japonya’da yaşanan işsizlik oranının yüzde üç buçuk olduğu kayıtlara geçmiş durumda.
İşsizlikle ilgili veriler ve önümüzde bizi bekleyen ekonomik koşullar göz korkuturken; şirketlerin de yetenek bulamamaktan şikayetçi olmaları dikkat çekici.Bir ilana, yayınlanır yayınlanmaz binlerce başvuru alırnmasına rağmen; bir kişiyi seçebilmek aylarca süren, bazen de sonu hüsranla biten bir işe dönüşebiliyor. Özellikle kurumsal şirketler İnsan Kaynakları Bölümleri’ne yatırım yapıyor, en iyi adayları çekebilmek için işveren markası çalışmaları başlatıyor, alanlarında çok iyi, nam-ı diğer kelle avcılarıyla çalışıyorlar. Hepsi kendilerini geleceğe taşıyabilecek, rekabette farklılaşmalarını sağlayacak, şirket körlüğüne kapılmadan ve içsel motivasyonunu kaybetmeden, yılmadan çalışabilecek, iş arkadaşlarını seçebilmek için. Peki bu özel kişiler neden çoğunlukla yüzde on işsiz veya ilana başvuran binlerce kişi arasından çıkmıyor? Neden bir yanda işsizlik sürerken, diğer yanda şirketler doğru bir aday bulmak için bu kadar çok emek, zaman ve para harcamak zorunda kalıyor?
Çünkü ”yetenek” kolay yetişmiyor. İyi bir diploma, yabancı diller, güçlü referanslar iş görüşmelerine çağrılmamıza yardımcı olabilir. İş görüşmesinde verilmesi gereken, en doğru cevapları google’da arayıp, bulmuş; profesyonel görünmeyi sağlayacak, şık bir takım almış, çoğu insanı canından bezdirebilecek nitelikte olan, seçme-yerleştirme sürecini geçebiliriz.Tüm bunlar aranılan yetenek olduğumuz anlamına mı gelir?
Bilinenin aksine, şirketlerin içten içe peşinde olduğu yetenekler aslında kurtuluşu sabit bir gelirde, büyük bir markanın itibarında, güzel bir çalışma ortamında bulmayabilirler. Hatta onlar için iş görüşmeleri de, bir kurumda işe başlamak da başlı başına zaman kaybı olabilir. Ünlü girişimcilerden Steve Jobs, Richard Branson veya Howard Schulz birer çalışan olarak tam birer baş belası olabillrdi. Steve Jobs yalın ayak veya siyah kazağıyla gittiği iş görüşmesinden geri çevrilebilir; Richard Branson’ın disleksi olması ve okuma-yazma zorluğu yaşaması şirketlerin kendisine yatırım yapmasının önünü tıkayabilirdi. Pazarlama Müdürü olarak işe başladığı şirketten ayrılan Howard Schulz, yıllar sonra aynı şirketin sahibi oldu. Ya işler tam istediği gibi gitse, anlaşmazlık yaşamayıp, işten ayrılmak zorunda kalmasa, özetle  çalıştığı kurum küçük bir kahve şirketini dünya markasına dönüştürebilecek bir yeteneğe sahip olduğunun farkında varmış olsa ve onu elinde tutabilmeyi başarabilse ne olurdu?Belki de Genel Müdür olurdu, sadece bir tahmin, kariyeri nasıl devam ederdi, bilmemiz mümkün değil. Bu kişilerin hepsi de girişimci olmayı seçtiler.
Harvard Business Review Eylül sayısında yayınlanan ve Universum tarafından, 40.000’in üzerinde gençle gerçekleştirilen İdeal İşveren Araştırması, Türkiye’nin ilk sırada olduğu bir alanı ortaya çıkardı. Türkiye’de üniversite öğrencilerinin yüzde onsekizi mezun olunca kendi işini kurmak istiyor. Bu araştırma dünya çapında 50 ülkede gerçekleştiriliyor ve  girişimcilik potansiyelinin en yüksek olduğu ülke, açık arayla Türkiye. İkinci sırada yer alan Polonya’da bu oran yüzde onbir. Ülkemizde gençler tutkuyla çalışabilecekleri, anlam bulabilecekleri bir iş istiyor. Girişimci ruhlarını tatmin edebilecek, onlara sürekli gelişim imkanı sunabilecek şirketleri de tercih edebiliyorlar.
Günümüzde yetenekler bu kişiler arasından çıkıyor. Vazgeçmeyen, oturup, iş bulmayı beklemektense nasıl değer yaratabileceğini araştıran, böyle gelmiş böyle gider anlayışının hakim olduğu sistemlerdeki yanlışları tespit edebilen, yenilikçi, cesur ve girişimci ruha sahip kişiler fark yaratıyor. Eskiden başka şirketlerin en yetenekli çalışanlarını kapabilmek  önem taşırdı. Daha iyi bir paket, yan haklar, gösterişli ünvanlar gibi faydaların sunulması yeterli olabilirdi. Oysa şimdi yetenek savaşında en büyük rakip kendi işini kurmanın hayali, girişimcilik. Yetenekler konfor alanından çıkıp, sıfırdan başlamayı, var olanı da tüketme riskini, herşeyi göze alabiliyor, düşlerinin peşinden gidebiliyorlar. ”Kapağı bir şirkete atayım, maaşımı alayım” kategorisi dışında kalan bu kişileri çekebilmek için de, dünyaya onların gözünden bakabilmek gerekiyor. Sizce günümüzdeki işe alım süreçleri, oryantasyon programları, mentorluk sistemleri, İnsan Kaynakları uygulamaları ve kurumların yapıları yetenekleri çekebilecek kapasitede mi? Benim cevabımı merak ediyorsanız, soruya soruyla karşılık verirdim. ”Yetenek sizi neden tercih etsin?”

Yoko Ono, efsane John Lennon'ın eşi. Kimilerine göre Beatles'ın dağılma sebebi, kimilerine göre büyük bir sanatçı. Lennon'ın ölümünden sonra da Yoko Ono, dünyada sesini duyurmaya devam etti. Ben de ara ara twitterdan takip ettim.Bazen sessizce ayrıldım takipçileri arasından. Sonra aklıma bir şey geldi, yeniden takibe başladım. Gizli bir hayranlığım vardı, ancak tanımlıyamıyordum. John Lennon üzerinden prim mi yapıyordu, sınırlarımızın dışına çıkmamız için mi çabalıyordu; bilemiyordum. Sanatını anladığımı da iddia edemem. Ne şarkılarını, ne de diğer eserlerini.

Metin Bobaroğlu, Moma'daki sergisinden bahsettiğinde, yeniden hayatıma girdi Ono. Dehasını, fotoğraflarda gördüğünüz beyaz taşlardan oluşan satranç tahtasını görünce anladığını söyledi. Şanslı olmalıyım ki, ne anlama geldiğini de anlattı.

Bir satranç tahtasında, taşlar siyah ve beyaz olmayıp, tek renk olduğunda; oyuncular ne kadar usta olursa olsunlar, oyuna devam edemiyorlar. Bir kaç hamleden sonra, hangi taşın kimin olduğunu hafızalarında tutamıyorlar. Dolayısıyla karşıtlık, ikilik, iki taraf, siyah ve beyaz şart. Hayatta olduğu gibi.

Kendimizden farklı fikirler ve bakış açılarıyla karşılaştığımızda; ya anlaşamıyor, ya da sahte bir uyum gösterip, fazla dokunmamaya, sorun çıkarmamaya çalışıyoruz. Sanki cennet, herkesin bizim gibi olduğu, en ufak bir çatışmanın, ayrılığın olmadığı, izole, suni bir platform. Oysa hareket ve devinim karşıtların çelişkisinde mevcut. Diğer türlü oyunun sonu geliyor.


Tek renk satranç taşlarıyla, hayatı açıklamak...Zerafetle, tek bir hamleyle, bizleri iyi ve kötü tanımlarımız ve kategorilerimizle sıkışıp, kaldığımız konfor alanının dışına fırlatmak. İşte sanat!

Bunun üzerine Yoko Ono'yu twitterdan yeniden takip etmeye başladım. Aklımdaysa şu soru vardı; ''Nasıl Yoko Ono oldu? Bu bilinci nasıl geliştirdi?''



Internet'te ''liderler böyledir, yöneticilerse şöyle'' içerikli pek çok alıntı görüyorum. Ortak mesajları liderliği yükseltmek, yöneticiliği ise dar kalıplara sıkışmış, ileriyi göremeyen bir pozisyona düşürmek. Bir nevi Şems'in söylediği rivayet edilen sözlerden farkı kalmamış durumda bu liderlik paylaşımlarının. Astı astarı yok, kaynağı belirsiz. Eğer bu basmakalıp sözlere inanırsanız, yükselemeyeceğiniz garanti.

Birincisi yönetici veya bir bölümün Müdürü olmak o kadar kötü bir iş değil. İkincisi liderlik de efsanevi bir nitelik değil. Öğrenilebiliyor, isteyenler liderlik becerilerini geliştirebiliyorlar. Liderlik, başkalarını da etkilemeyi, peşinden sürüklemeyi kapsıyor. Yöneticilik ise, görevini hakkıyla yerine getirmeyi; gemiyi limana vardırmayı. Bazıları gündelik işlerle ilgilensin; ancak liderler vizyonerdir, ileriyi görür, ilham verir veya tek önceliği insanlardır gibi bir dünya yok. Karizmatik liderlik tarihe karıştı; girişimcilikse öylesine adanmışlık ve hedefe odaklanma gerektiriyor ki; parlak bir fikrin peşine cesaretle düşmek yeterli olmuyor. Ancak sosyal medyaya bakarsak; herkes birer liderlik gurusu, girişimci ruha sahip deha.

Bu eleştiriyi, NYU'da tamamladığım liderlik ve yönetim pratikleri sertifika programındaki bilgilere dayanarak yapıyorum. Eğitimden önce, yönetime dair düşündüğüm çeşitli konuların doğru olmadığını net olarak gördüm. Biz çalışanların eleştirip durduğu, ''biz o konumlarda olsaydık'' diyerek, kafa yorduğu pek çok konu, yönetim bilimleri açısından pek de dışarıdan görüldüğü gibi değilmiş. Üniversitede akademik bilgi yüceltilmiyordu, aksine ''gidin, çalışın; yaşayarak içselleştiriceksiniz'' deniyordu. Ancak bence bilgiyi, deneyimle birleştirmek en doğrusu. Her ikisine de ihtiyaç var. Bilginin doğruluğu ve derinliği önemli olan. Şimdi çeşitli danışmanların (hatta aralarında isim yapmış olanları bile var) paylaşımlarının boşluğu ve insanları doğru yönlendirmekten uzak oluşuna isyan bayrağı çekmeden duramadım maalesef. Bunu ukalalık veya bilirkişilik taslamak için yapmıyorum.Sadece doğru olmayan bilgi size zaman kaybettirir ve olduğunuz yerde oyalanıp, durmanıza yol açar.Boşu boşuna yıllar kaybettiğimi düşünüyorum, siz benden daha akıllı davranabilirsiniz.

Eğer yönetim ve liderlikte ilerlemek istiyorsanız; doğru kaynak Internet'te yayılan alıntılar değil. İnsanların egolarını okşayan, kötü yönetici-efsane lider ayrımlarına yol açan, hiç bir bilimsel altyapısı olmayan, güzel sözler hiç değil.

Coursera'da  dünyanın önde gelen üniversitelerinin kurslarına, Internet üzerinden, ücretsiz olarak katılabilirsiniz. Benim en çok faydalandığım Peter Drucker, Benjamin Zander, Stefano D'Anna, Marshall Goldsmith, John Maxwell, Malcolm Gladwell, Guy Kawasaki, Dan Ariely vb. isimler olmuştu. Daha pek çokları da var.Web sitelerini, bloglarını ziyaret ederek; kitaplarını, çalışmalarını inceleyerek  rehber alacağınız kişileri araştırdıktan sonra; değerli beyinlerinizi onlara açabilirsiniz. TED konuşmalarını dinlemek; Bloomberg, CNN gibi kanalların yönetici ve girişimcilerle yaptığı röportajları izleyerek, tecrübelerini birebir kendilerinden dinlemek de faydalı. Hayata bakmaya alışık olduğunuz çerçeve içerisinde olan, sizi zorlamayacak, çaba harcamanızı gerektirmeyecek, hafif bilgilerle zaman kaybetmeyin yeter.

Not: Görsel Ann Street Studio'dan. 

Felsefede eleştirinin yazılı yapıldığını biliyor muydunuz? Sözler değil, yazıyla iletilen eleştiri ciddiye alınır. Eleştiri karşısındakini küçültmek, kötü hissettirmek için değil; örneğin bir eserin gerçek değerini kendi bakış açısından değerlendirme, kritik etme amacıyla yapılır. Ya gerçek hayatta eleştiri nasıl karşılanır? ''Ben senin iyiliğin için söylüyorum'' diyen herkese inanılır mı? Kimileri sadece eleştirip, durur. Yıllardır ağzından tek bir güzel söz çıkmamıştır, ancak herkesin iyiliğini istediklerine inanırlar.''Uyarayım da, kendini düzeltsin'' derler.Uyarının tonu, kalp kırmaması, utandırmaması, özgüveni zedelememesi önemlidir oysa.

Kimseler kırılmasın diye susanlar da vardır. Dışlanmaktan korkup, görünürde uyum gösterenler de. Bu tutum da, değer yaratabilecekleri durumlarda bile katkıda bulunmamalarına, varla yok arasında birisi olmalarına yol açar. Daha kötüsü bastıra bastıra, içlerindeki memuniyetsizlik öylesine büyür ki; gün gelir ya patlarlar, ya da depresyona girerler.Kimse onları dinlememiş, önemsememiş, anlamamıştır. Herkes taş kalplidir. Oysa düşündüklerini, varsa eleştirilerini hiç paylaşmamışlardır ki.

Çevremiz böyle insanlarla dolu. Bizler de kah eleştirici ebeveyn, kah korkmuş küçük çocuk halleri arasında gidip geliyoruz. Peki insan ilişkilerinde doğru olan ne? Kendimizi ifade ederken, hatta geri bildirim verir veya eleştirirken; karşımızdakini nasıl kırmayacağız? Görüş ayrılıklarını bile tatlı dille aktaracağız? Zorbalarla, kaba insanlarla; onlar bize saldırırken nasıl baş edebileceğiz?

Bir iletişimci olarak bu soruların cevabını çok aradım.Yazmanın beni çok rahatlattığını fark ettim. Bir derdim mi var, bir haykırışım, öfkem, içimde patlamaya hazır bir volkan; yazdım. Her zaman paylaşmadım yazdıklarımı, yırtıp attığım da oldu.Ancak kelimeler çıktıkça içimden, rahatladığımı fark ettim. Yazmanın tek faydası bununla da kalmadı.Konuşmak, özellikle de geri bildirim gibi zor konularla ilgili önemli pratik kazandırdı. Sonuçta söz uçar, yazı kalır. İnsanlar yüz yüze her şekilde konuşabilir; ancak kaçı söylediklerini birebir yazıya dökebilir? Ardında bıraktığı ayak izi, hiç de istediği gibi olmayabilir değil mi? Yazılı iletemediğinizi, söylemekse hem anlamsız, hem de korkak bir davranış değil mi?

Dürüstlüğün önemli olduğunu; kendi doğruna sahip çıkmanınsa büyük cesaret gerektirdiğini anladım. ''Giden gitsin'' dedim içimden ve dobra dobra konuşmaya başladım. Bunun size karşı yapılan kabalıkları azalttığını gözlemledim. Ancak dobralığın seviyesi önemli, hatta bir bilim adamınınki gibi, analitik bir dil gerektiriyor. Yanlışlıkları akılla-mantıkla ortaya döküp, bilgiyle desteklediğinizde; insanlar bırakın ikna olmayı, mahçup olmamak için, içi boş argumanlarını da bir kenara bırakmak zorunda kalıyorlar.Cehaletinin su yüzüne çıkması hiç de hoş bir durum olmuyor.

Kendinizi açık ve net ifade ederken; patavatsız ve duyarsız algılanmamanız için de nezaket gerekiyor. Bazen giriş-gelişme-sonuçla bu kadar zaman kaybetmesek, havadan sudan konuşmasak da direk saadete gelsek diye düşünürdüm. Ancak bunun Türkiye'de pek işlemediğini gördüm. Gerçekleri bilgiyle söylemek doğru olan, ancak insanları duvara çarpmış gibi hissetirmemek için beklenilen incelikle birlikte; zaman ayırarak, ilgi göstererek ve iyi niyetini belli ederek.

İyi bir iletişimci olmak için sadece bilgi yeterli değil, duygulara hakimiyet de çok önemli. Kızdığınız, hislerin yoğunluğundan gerçeklikten kopmaya başladığınız, hayallere kapıldığınız anda da; iletişimi yönetememeye başlıyorsunuz. İpleri başkasının elinde olan bir kukla gibi oluyorsunuz. Bu durumlar için de gözlem yöntemini seçtim. Kimler damarıma basıyor? Hala sıkı sıkı tutunduğum neler var? Beni neler öfkelendiriyor, küçük hissettiriyor? Bir olay olduğunda, karşılık vermek yerine not almaya başladım.''Demek ki buna bağımlılığım varmış. Buna alınıyormuşum meğer'' diyerek, kendimi gözlemledim.

İletişim eğitimlerinde genelde teknik bilgiler üzerinde durulur. Teknik bilgilerle kastım beden dili, sunum, anlatım becerileri vb. Oysa ilk ders ''gözlem'' olmalı. Dışarıdaki insanları objektif olarak izleme ve dinlemeyle, kendini gözlem. Bu duygu yönetimiyle birlikte saygı uyandıran, dinlenilen birisinin ortama hakimiyeti ve dikkat becerisini de kazandırır. Bunu başaramadan; ses tonunun etkileyici olması, NLP teknikleriyle ikna etmeyi öğrenmek gibi konular yeterli olmaz; iletişememeye devam edilir.

Milanyum kuşağı, yani bugünün 24 yaşına kadar olan kesimiyle ilgili uzmanlar bir hayli endişeli. Malum iş dünyasında yerlerini almaya başladılar. Yakında yönetici konumlarına da tırmanacaklar. Ancak biraz değişikler. Sürekli cep telefonu, akıllı cihazları ve laptoplarıyla ilişki halindeler. Yetişkinlerin dünyasından kopuk, dilini kendilerinin anladığı, sosyal ağlarla bezeli başka bir alemde yaşıyor gibiyor. İyi bir iş bulup, hayatları boyunca orada kalmak, kariyer basamaklarını birer birer, kendilerine her söyleneni sabırla yapa yapa tırmanmak istemiyorlar. Ailelerinde, çevrelerinde hayatlarını işe adamış, ancak sonrasında zorunlu emekli, ya da türbülanslı dönemlerde kapı dışı edilmiş yakınlarının yaşadıklarına tanık olmuşlar. Kendilerine sunulana razı olmamaları, körü körüne bir sadakat beslememeleri, asi davranabilmeleri, nasıl idare edilebilecekleriyle ilgili kara kara düşündürüyor. Ancak onları iş hayatına çekmek ve varolan kurallara uymalarını beklemek, bunun için de ''Gençler şunu ister, böyle yapmalı, onlara bol keseden ünvan sunmalı, iş yerlerini  renklendirip, eğlenceli hale getirmeli'' gibi içi boş yaklaşımlar yeterli olmuyor. Esaslı bir husus gözden kaçırılıyor çünkü.

Günümüz iş dünyasının egemenleri üstlerine düşeni yerine getirdiler mi? Üst düzeyde bir sorumluluk ve liderlik gösterdiler mi? Saygın ve güvenli bir yaşam imkanı sunarak; iyi bir maaş paketi, her beş yılda bir kola takılan saat, kıdem vb. uygulamalardan geri kalmadılar, haklarını yememek gerekir. Yine de bu ekiplerini kolladıkları anlamına gelmiyor. Çoğunun vefa gösterdiği söylenemez. Belki mecburdular; şartlar zorlaştı, rekabet çok arttı. Konuya iş veren açısından da yaklaşmak gerek. Ancak konu sadece iş güvenliğiyle sınırlı değil. İnovasyon kültüründen, farklılıklara, çeşitliliğe açık olmaya pek çok alanda dünyadaki gelişmeleri yakalamak, gençlerin beklentilerini ve doğalarını anlamak yerine, kendi kurallarını dayatmaya devam ettiler. Şimdi gençlerin inanç ve güvenlerini kazanmayı nasıl bekleyebilirler? Üstelik dünyayı teknolojinin ustaları yönetmeye başlamış ve gençler bu konuda yetişkinlerden çok daha iyiyken.

Bence düşünüp, planlaması gereken bu kuşağı mevcut iş şartları, emir-komuta zincirine nasıl uyduracağımız değil. Onların peşinden gitmeye nasıl hazırlanacağımız olmalı.
Öğrenmemek sorumluluktan kaçmanın bir numaralı yollarından birisi. İnsan kendini geliştirmedikçe, anlayışını artırmayacak, yüzleşmesi gereken konulara dikkatini yöneltmeyerek, kendisine sunulanla yetinmek durumunda kalacak. Eğer şansı yaver giderse, mutlu ancak değişime kapalı, durağan bir hayat sürdürecek. Eğer yaşam ona sert yüzünü gösterirse, bu sefer şartların kurbanı olacak, sorumluluğu başkalarına yükleyerek, kendi bireyselliğine sahip çıkmayacak. Ancak insan bu iki kaderin de ötesine geçebilir, geçmelidir. Çünkü bu kapasiteye sahiptir. Her ne kadar içine doğduğu çevre ve aile, alabileceği eğitimin kalitesi herkes için eşit olmasa da; merak, gayret ve umutla insan koşulların sınırlandırmasından kurtulabilir. Ancak kimisini durağanlığa veya maddi ödüllerle yetinmeye, kimisini ise araştırmaya sevk eden motivasyonları, zeka ve kişilikleri de göz ardı edemeyiz. Doğasından gelen eğilimler, seçimlerini ve sorumluluk kapasitesini belirliyorsa; bu durum kaderin varlığını, herşeyin en baştan yazılmış olduğunu da akla getiriyor. Yine de gerçek insan, hayatını ne kadere, ne de diğerlerine bağlayacak; sorumluluğunu tek başına üstelenerek, bilgisini, düşünme ve anlama kapasitesini geliştirecektir. Korksa da, yalnız da kalsa ilerlemeyi seçecektir. Bu insanlar koşulların üstüne çıkabilir,  kendilerini olduğu gibi çevrelerini de geliştirebilir ve aydınlatabilirler.

Viktor Frankl Avusturyalı bir psikiyatrist. 2. Dünya Savaşı sırasında, Auschwitz de dahil olmak üzere, 4 toplama kampından sağ kurtulmayı başarıyor.Pes etmemesi ve hayata nasıl tutunduğunu ''İnsanın Anlam Arayışı'' kitabında paylaşıyor ve insanlığa logoterapiyi kazandırıyor. Logos anlam demek. Metodu, hayatındaki anlamı buldurarak, şifalandırmak anlamına geliyor.

Yaşadıklarını, o döneme dair izlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar olsa da; tam olarak anlayabilmemiz çok zor. Herşeyinizin elinizden alınması, her an ölümle burun buruna köle gibi çalıştırılmanız, aşağılanmanız ve düşünebildiğiniz tek şeyin açlığınız olması. Banyo odalarına çırılçıplak sokulduğunuzda, birazdan duşlardan zehirli gazın mı yoksa suyun mu geleceğini bilmemeniz.

Frankl, bu koşullar karşısından insanın içinden geçtiği safhaları bir bilim adamının tarafsızlığıyla anlatıyor.Diğerlerinin ölümüne duyarsızlaşma, hayattan vazgeçilmesi, intihara yol açan düşünme biçimi ve şartlar ne olursa olsun, bir insanın iç bütünlüğü ve kendi davranışlarını seçme özgürlüğünü nasıl kaybetmediğini birer birer yazıyor. Ancak kitabına müthiş değer katan konu bana göre; tarihin o dönemine bizi tanık etmekten çok; yazdıklarını okurken, bu usta psikiyatrın bakış açısıyla kendi kendinizi şifalandırabilmeniz. Kitabı zaman ve mekanın ötesinde; bugünümüze ve insana birebir ulaşıyor.Sorunu doğru teşhis etmekle kalmıyor, çözümü de veriyor. Ben bunu birebir deneyimledim.

Bir başka deyişle, bizim içinde bulunduğumuz koşullar, asla toplama kamplarıyla karşılaştırılamayacak dahi olsa; umutsuzluk, içerleme, anlam bulamama gibi safhalardan geçiyor, belimizi kıracak olay ve kişilerle karşılaşabiliyoruz. Bundan dolayı uyuşturucu kullanımı her geçen gün artıyor, aileler bile birbirine yabancı.Daha çok para, daha fazla güç gibi kolaylıkla elimizden alınabilecek maddi ödüllerin peşinden koşarken; neyin gerçekten değerli olduğunu unutuyor, sevgiden uzaklaşıyoruz. Modern hayatımızda acıdan uzaklaştık belki ama, hayatlarımızın anlamlı olmasına her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Viktor Frankl'e göre; kişinin yaşamda kendi anlamını bulması üç yolla mümkün:

- Bir eser yaratmak ya da bir iş yapmak.
- Bir şey yaşamak, bir insanla etkileşmek, sevmek.
- Kaçınılmaz acıya karşı bir tavır geliştirmek.Acıya neden olanı değil, acıya olan tavrını değiştirmek.

Kampın öldürücü koşullarına yenilmedi. Ailesini ve aşık olduğu genç eşini kaybetmekle baş edebildi. Nefret etmedi, intikam peşinde koşmadı. Anlam aradı, buldu ve bizimle paylaştı. Bundan sonrasında, kendi hayatlarımızla ilgili, koşullar ne olursa olsun, nasıl bir duruş sergileyeceğimiz, nasıl anlam yaratacağımız bize kalmış.

Viktor Frankl; tüm insanlık bir çiçek tarlasıysa; aramızdan açan en güzel çiçeklerden birisi olmalı.

Kitabından alıntılar:

"insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef, sevgidir.. ..sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok çok ötesine geçer. sevgi en derin anlamını, kişinin tinsel varlığında, iç benliğinde bulur. sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkıyor."

"insan, böylesine korkunç, ruhsal ve fiziksel stres koşulları altında bile, ruhsal özgürlüğünü ve zihinsel bağımsızlığını az da olsa koruyabilmektedir. toplama kamplarında yaşayan bizler, o kamptan bu kampa koşan, ellerindeki son ekmek kırıntılarını vererek başkalarını teselli etmeye çalışan insanları anımsayabiliriz. sayıları az olabilir, ama bu bile, bir insandan bir şeyin dışında her şeyin alınabileceğini yeterince gösterir: insan özgürlüklerinin  sonuncusu; yani, belli koşullar altında insanın kendi tutumunu belirlemesi, kendi yolunu seçmesi."

"gerçekten ihtiyaç duyulan şey, yaşama yönelik tutumumuzdaki temel bir değişmeydi. yaşamdan ne beklediğimizin gerçekten önemli olmadığını, asıl önemli olan şeyin yaşamın bizden ne beklediği olduğunu öğrenmemiz ve dahası umutsuz insanlara öğretmemiz gerekiyordu. yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun yerine kendimizi yaşam tarafından her gün, her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekirdi. yanıtımızın konuşma ya da meditasyondan değil, doğru eylemden ve doğru yaşam biçiminden oluşması gerekiyordu. nihai anlamda yaşam, sorunlara doğru çözümler bulmak ve her birey için, kesintisiz olarak koyduğu görevleri yerine getirme sorumluluğunu üstlenmek anlamına gelir."

"sigmund freud bir keresinde “birbirinden son derece farklı bir dizi insanı aynı şekilde açlığa terk edin. kaçınılmaz açlık dürtüsünün artışıyla birlikte, bütün bireysel farklılıklar bulanıklaşacak ve bunun yerine doyurulmamış bir güdünün tekbiçimli dışavurumu görülecektir,” demişti. şükürler olsun ki sigmund freud toplama kamplarını içeriden tanımaktan kurtuldu. onun hastaları, auschwitz'deki kuru tahtaların üzerine değil,  viktoryen kültürün pelüş tarzı sedirlerine uzanıyordu. toplama kamplarında “bireysel farklar bulanıklaşmıyordu,” tam tersine daha da farklılaşıyordu; orada insanların, hem domuzların hem de azizlerin maskeleri iniyordu."

ve kitabın son cümleleri:
"Auschwitz'den bu yana insanın ne yapabileceğini biliyoruz.
Hiroşima'dan bu yana da neyin tehlikede olduğunu biliyoruz."
Tim Burton'ın yönettiği ''Büyük Gözler'' filmini izlerken, başlıkta yazanlar geçti aklımdan. Film büyük gözlü çocukların ressamı Margaret Keane'nin gerçek hayat hikayesini konu alıyor. İlk eşinden boşanan ve sokaklarda 1 dolara resim yapan Margaret'in pazarlama dehası Walter'la tanışmasıyla başlayan film, büyük bir sahtekarlıkla devam ediyor. Resimlerini eşinin imzasıyla satmaya başlayan Margaret'in kaderini tarih boyunca pek çok kadının da paylaşmasından dolayı tanıdığımız, kendimizi kolaylıkla içinde bulabildiğimiz bir hikaye. İçe dönüklüğü, ağzını açıp, konuşamaması, zayıflığıyla hemen empati kurabiliyorsunuz. Güven duyma ve sahip çıkılma isteğiyle başlayan aşk ve ardından gelen hayal kırıklıklığını anlayabiliyorsunuz.

Ancak bu hikayede kadın güçleniyor, kendi adına sahip çıkmaya karar veriyor.

Margaret Keane sadece kendine özgü sanatıyla değil; bence tarihte pek çok kadın sanatçının hüsranla biten hayatlarındaki kadersel döngüyü değiştirmesiyle de önemli birisi. Belki de başkaldırışı zaferle sonuçlanan, ilk kadın ressamdır. Eşi tarafından eserleri çalınarak, akıl hastanesine kapatılan, intihara sürüklenen, tüm yakınlarından uzaklaştırılan, yaşamı sefaletle geçen ne yetenekli kadınlar oldu tarih boyunca. Ancak Keane, yıllar boyu bir yalanın parçası olup, baskı ve sindirmelere katlansa da; sonunda dava açarak; büyük gözlü tabloları yapanın eşi değil, kendisi olduğunu kanıtladı. Bugünlerde, yaşı 90'a yaklaşmışken, tabloları yüz binlerce dolara satılmaya; California'da güzel bir hayat sürmeye devam ediyor.

Walter'la karşılaşmasa ve eserleriyle ilgili yoğun bir pazarlama ve PR kampanyası yürütülmemiş olsa, asla bu kadar ünlenemeyeceğini tahmin etmek de zor değil. İşin işine sahtekarlık karışmasa, aslında işlevsel bir beraberlikmiş. Dönemin sanat eleştirmenleri tarafından beğenilmeyen, rahatlıkla kitsch damgası yiyebilecek eserleri böylesine ilgi çekti. Medyada popülerleşmesi, önde gelen kişilerin eserlerini almaları, sonunda otoriteler tarafından da ''değerli'' ilan edilmesi, sanattan hiç anlamayan, yönlendirilmeye açık kitleler üzerinde mıknatıs etkisi yaptı.

Ruhunu yansıtıyordu, büyük gözlü portrelere, bizlerle bağ kuruyor, içimize işliyordu.Buna paha biçilemez. Ancak eşi Walter olmasa ve karşısına benzer bir kısmet çıkmasa, kimse de dönüp, yüzüne bakmayacak; sanatının değerini bilemeyecekti.

Sanatçılık, ilhama açık olmak, insanların ruhlarını görüp, yansıtabilmek farklı bir duyarlılık istiyor. Sağ beynin işlevi sanat. Tanıtım, doğru bağlantıları kurmak, eserinden, promosyonlarından, kitabından, filminden para kazanabilmek  ise başka bir maharet.Galerilerin, sponsorların, medyanın, toplumun dikkatini çekmek; insanların kalplerine dokunacak hikayeleri yazmak ve zaten çok değerli olan sanat eserlerine milyonlarca dolar paha biçilmesine giden yolu açıyor. Tercih sanatçıya kalmış. ''Sanatımı yaparım, para önemli değil'' diyebilir. ''Artık dünya değişti ve ben de kurallarına göre oynamak istiyorum'' görüşünde olabilir. Bunda doğru-yanlış yargılamalarına girmeyeceğim.Kitleler başkalarının akıllarına, otorite görüşlerine ihtiyaç duydukları ve bireyler kendilerini eğitmek için yoğun bir çaba harcamadıkları sürece; sanatın gerçek değerini görmeleri mümkün değil.

Peki ya kadının değerini? Sağ beyni yok saymaya devam ettiğimiz sürece; kadının kendi başına bir adı olabilecek mi?

Kadın sanatı simgeliyorsa; erkek de iş dünyasını. Birisi beynin sağ yarım küresiyse, diğeri sol. Bir insan beyninin yarısıyla yaşayabilir mi? Biyolojik olarak mümkün olsa da, o nasıl bir hayat olur?

Cevap çok açık değil mi; şimdi, toplumsal olarak birlikte oluşturduğumuz yaşam gibi.

Filmde sınırlar çiğnendiği, ortaklaşa, her iki tarafın da leyhine işleyecek bir birliktelik yerine, kadın suistimal edildiği için gitti, boşandı, dava açtı ve ismini geri aldı. Merak edip, eşinin ismini Google'da arayınca, hayatının sonuna kadar resimleri kendisinin yaptığını iddia etmeye devam ettiğini ve fakirlik içinde öldüğünü öğrendim.  İkisinin arasında neler geçtiğini, aşklarını, kıskançlıklarını, öfkelerini bilmiyoruz. Sonunda kaybeden erkek olmuş. Onu görebiliyoruz.



Aşkın formülü bulunamadı. Gönül işi olunca, bilimsel metotlar işe yaramıyor; akılla, mantıkla anlatılamıyor. Ancak ne zaman aşkın ilk zamanlardaki gücü hafifliyor, bir bulut kütlesi aşığınızın üzerinden kalkmaya başlıyor ve o ana kadar hiç fark etmediğiniz yanlarını görüyorsunuz; o zaman akıl da uyuşukluğunu bir kenara bırakıyor ve devreye girebiliyor. O hayran olduğunuz, yere göre koyamadığınız, canı yansa içinizin titrediği, sağa sola baksa mahfolduğunuz kişinin bir ölümlü olduğunu görebiliyorsunuz birdenbire. Bundan sonra ilişkinin sürmesi dostluğunuz, aranızda oluşan sevgi, bağlılık; maalesef çoğu zaman da maddi şartlara bağlı. Çocuğunuz olmuş, yaşamlarınız içiçe geçmiş, onsuz yaşamayı düşünemeyecek kadar hayatınızın merkezine yerleştirdiyseniz eğer; kolay kolay yeni aşklara yelken açamıyorsunuz. Aşık insanın her günü günlük güneşlik de geçmiyor ki. Öylesi bir tutkuya, çılgınlığa hangi insan bir ömür boyu dayanabilir? Güvenli limanlara demir atmak; anlaşmak, anlaşılmak istenilen zamanlar da oluyor.

Her ne kadar aşkın şifreleri çözülemediyse de; kim, kime neden aşık olur; hormonlar mı, salgılanan koku mu, daha bebekken anne babamızdan hafızalarımızda yer eden mimikleri, görüntüleri mi yönlendirir bizi tam olarak bilmesek de; her sevgilide, bir başka parçamızı keşfettiğimiz de kesin. Sisin hafiften dağılmaya ve karşınızdakini gözlemlemeye başladığınız, yakaza döneminde bunu fark edebilirsiniz. Kendinize dair hiç bilmediğiniz bir özellik, yaşamınız boyunca sizde olan, sadece farkındalık alanınıza girmemiş bir yanınız bağı kurmuştur belki de, kimbilir. Aradığınız kendinizdir, çekim hissettiğiniz, aşık olduğunuz. Türlü yansımalarda bulursunuz o hiç göremediğinizi, aynalara bakmak zorunda kaldığınız, kaçtığınız, kızdığınız, suçladığınız, sarılıp, omuzlarında ağlamak istediğinizi. Kendinizi aramışsınızdır yıllarca ve şimdi de karşınızda duruyordur.

İçinizdeki dişi veya erkeği bulmuşsunuzdur. Astrolojide mars ve venüsle açıklarlar bu durumu. Bir erkeğin doğum haritasında venüs birlikte olmak istediği kadını tarif eder. İçindeki dişil yanı da aynı zamanda. Kadında da mars. Gerçi evlilik için jüpiter, ruh eşi için chiron da devreye girerek; durumu iyice karmaşıklaştırır. Zıtlar birbirini çeker derler; onlar da görülebilir yıldız haritasında. Sonuçta kendinizde olmayan hiç bir şeyin kapsama alanına girmezsiniz.Radyo-tv frekansı gibidir.


Beğenilen ünlüler de benzer bir frekans yayarlar. Kitleleri etki alanlarına alabilme becerileri yıldızlaştırır onları. Dalga boyları, frekansları farklıdır biz fanilerden. Etkilenenler, yani fanları, ya da sadece hoşlananlar, reklamlarda gördüğünde kanalı değiştirmeyip; ''pek de hoş'' diyip izleyenler o frekansla uyumlu kişilerdir. Aslında kendilerinden bir parçayı yakalamışlardır. En iyi hallerini, olmak istediği kişiyi veya sevgili olarak düşlediğini. Politikacıların da etki güçleri yüksek olmalıdır. Uzak, soğuk, snob duranlar fazla sevilmez.  Halka yakın olanlar daha fazla destek görür. İlla çok kültürlü, becerikli, üst düzey bir politikacı olması gerekmez. Güven veren bir duruşu, gülüşü, göz teması, omuza bir dokunuşu, düşenin-düşkünün yanında, halkla beraber, ''bizden biri'' olması seçtirir politikacıyı. Yine aynı taktik devrededir. O bizden birisidir, meclisteki temsilcimiz, bizim bir uzantımızdır. Hakkımızı korur, doğrudur, dürüsttür, aslandır-kaplandır. Siyah Mercedesler, makam odaları, el-pençe duran çalışanlar ordusu, ülkenin her nimetinden faydalanan akrabaları göze batmaz.

''Benim gibi'' taktiği kitleleri peşten sürükleyen bir nevi havuç gibi de olabilir, aman dikkat. Tecrübeli çapkınlar da iyi bilir bunu. Kendilerini açığa vermez; önce karşısındakini inceler, onu dinler, onaylar, kendisini iyi hissetmesini sağlar. Onun olmasını beklediği kişiyi oynayarak; gözlerini kamaştırmaya çalışır. Ancak gerçek hisler söz konusu değilse; bu bir manüpulasyondur ve arada kalıcı bir bağ oluşturmaz. Kısa sürede acı veya tatlı bir deneyimi paylaşarak; yollar ayrılır. Oysa gerçek bir ilişki, içerideki mars ve venüsün karşılaşması insanı dönüştürür.Artık eskisi gibi olamazsınız, değişirsiniz. Sadece bu gerçek birliktelik, yeni bir oluşun, doğuşun anahtarıdır. Benzerliklerle, farklılıklarla zenginleşir ilişki. Ve yeniden doğarsınız. Birlikte. Sonsuza kadar.