Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com


Bu yazıyı iletişimci kimliğimin dışında, kafamı toplamak ve kendim için küçük notlar almak için yazıyorum. Yani Amerika’nın 2016 seçimleri için profesyonel bir analiz beklemeyin lütfen. Televizyon kanalları bu profesyonellerle dolu. Hatta siyasetin en usta isimleri de Beyaz Saray ve çevresinde olmayacak da, nerede olacaktı? Alanlarında çok uzmanlar, ancak öngörü noksanı oldukları da ortada; yoksa Hillary’i aday göstermezlerdi. Seçim sonuçları neredeyse Hillary’nin yıllar önce, Obama ile yarıştığı yerlerle aynı. Amerika’nın kültür düzeyi yüksek eyaletlerinde Hillary desteklenirken; diğer yöre halkları oylarını hep diğer adaydan yana kullandı. Obama hem siyah oluşuyla, ABD’ye geçmişinin suçlarını aklama fırsatı verecekti, hem de yeni bir ses oldu; hep parlaktı. Ancak bu sefer ibre, Dallas’la büyümüş, ’‘benim memurum işini bilir’’ anlayışıyla başlayan, bir kültürel esnemeye maruz kalan bizlerin anlamakta zorluk çekmeyeceği Trump’dan yana oldu. Yalnız Amerika’da bu kültür esnemesine geçit verilmiyor. Hillary’nin kendi özel adresinden e-mail atması bile inanılmaz bir skandal olarak görüldü. Bir kaç trilyoncuk götürülmesinin sonu oralarda hapisle bitiyor anlaşılan. Yine de seçimleri kaybetmesinin sebebi görevini kötüye kullanması değildi.İngiltere’de Brexit’le de kendisini gösteren; ‘‘diğerleri önemli değil, aman bize bir şey olmasın’’ anlayışı, milliyetçilik akımı, ekonomik krizlerin korkutucu gölgesinin etkisi var. Etkileyici kaybediş konuşmasında, kadın olmasının üzerinde durdu Hillary. ‘‘Ben olmasam da, bir gün, bir kadın bunu başaracak’’ dedi. Güzel bir yaklaşımdı, ancak seçimi kaybetmesinin nedeni cinsiyetiyle alakalı değildi bana göre. Eğer aday Michelle Obama olsaydı, sizce seçilir miydi? 

Hillary hep fazla güçlü, mükemmel ve korkutucuydu. İletişimde altın kuraldır; (özellikle de konu siyasal iletişimse) ‘‘bizden biri’’ olarak görülen adaylar seçilir. İnsanlar bağ kurmak ister. Sesinin duyulmasını, önemli olduğunun görülmesini. Oy verdikleri adaylar, beğendikleri sanatçılar tüm o lüks yaşantılarının içinde, koruma ordularının ardından bile; sanki bir kol uzaklıkta olduğu izlenimini oluşturmuştur. İnsanın gözünün içine bakar, dinlerken başını bir parça eğer, halden anlar vb. Zor dönemlerden geçen veya bireyselliğini kazanamamış insanlarda ve toplumlarda, bu özelliklerin yanına babacanlık da eklenir. Yeri geldi mi öte mahallenin oğlanlarını korkutacak, sizi dünyanın tüm dertlerinden uzak tutacak, koruyacak bir baba figürü. Bu kişinin bir baletin zerafetinde olması zaten beklenmez. Konu Amerika seçimleriyse, en azından uluslararası ilişkilerde ülkeyi temsil edebilecek kadar diplomasiden anlayabilen birisi olması kafidir. Trump’ın güçlü yanı bu değil, hatta herkes kıracağı gaflardan endişeli. Ancak seçmenlerle bağ kurabildi. Hillary bunu yapamadı.

Bir diğer önemli konu kampanya mesajıydı. Hatırlar mısınız; Obama’nın ‘‘yes we can - yapabiliriz’’ ve ‘‘change - değişim’’ sloganları benim hala aklımda. Trump da; ‘‘yeniden büyük olabiliriz’’ dedi. Hillary ne dedi?

Pek parlak bir seçim dönemi sayılmazdı. Ne ekonomi, ne iklim değişikliği, ne teknoloji liderliği; hiç birisi seçimin odak noktası değildi. Taciz ve e-mail skandalı aylardır ekranlardan eksik olmadı. İşte bu noktada kadın ve erkek arasındaki fark kendisini belli etmeye başladı. Ne de olsa erkeğin elinin kiri değil mi? Trump’ın kadınları aşağılaması sineye çekilebildi. Ama Bay Clinton’ın Hillary’i aşağılaması?


Bana göre, Amerika seçimini aileden yana kullandı. Trump tüm çocukları ve eşiyle sahnedeydi. Bir bütün olarak, ortak amaç uğruna, hep birlikte, herşeylerini ortaya koydular. Hatta kampanyasının göbeğine yabancı düşmanı söylemlerini oturtan Trump’ın eşinin sonradan Amerikalı olması bile gölge düşüremedi. İnsanlar karşılarında bir aile gördüler. Biraz fazla makyajlıydılar, ama olsun.

Hillary ise, (bunu yazarken, canım acıyor) daha kendi eşini elde tutamamıştı ve bunu sağır sultan bile duymuştu.Hiç bir ilişkiyle ilgili, uzaktan yorum yapmak bana düşmez. Ne olmuştur, geriye çok iyi bir dostluk mu kalmıştır, yoksa o bile politikanın bir parçası mıdır, ben bilemem. Ancak bir adaysanız; insanlar sizi bir bütün olarak değerlendirir. ‘‘Ailesini yönetemeyen, ülkeyi nasıl yönetir’’ seçimlerin subliminal mesajıydı. Kimse sesli olarak dile getirmedi, hatta bundan dolayı Hillary’nin kaybedebileceği öngörülemedi bile.Trump karikatür gibi, Hillary ise hem tecrübeli, hem de çok güçlüydü. Seçim sonuçları belliydi. Medyanın entellektüel düzeyi yüksek yayın organları da, Hollywood ünlüleri de, Deepak Chopra gibi spritüel mistikler de Hillary’nin yanındaydı. Araştırma şirketleri de; ara ara Hillary’nin kazanacağını duyurdular. Ve yine yanıldılar.

Aldatma her ne kadar toplum içinde çok yaygın olsa ve boşanma oranları artsa da; ‘‘aile’’ kavramı da önemini koruyor. Hatta geleceğin belirsizleştiği, şartların zorlaşabileceği dünyada; insanın sığınabileceği bir ailesinin, yukarıda da değindiğim gibi babasının olması öne çıkıyor. Aldatma ve aldatılma 50 yıl öncesinde olduğu gibi saklanacak, gizlenecek, utanılacak bir olay değil artık. Güç ve serveti de üstüne eklerseniz; bazı insanların yoldan sapmaması için rahip, Dalai Lama veya tasavvuf ehli falan olmaları lazım. Ancak hiyerarşik düzeyde en üstlere oynuyorsanız; buyrun sonuç. Bir aday ailesiyle sahnedeydi, diğeri tek başına. Hillary de her ne kadar, ara ara bir nine olduğunu hatırlatmaya çalışsa da; bu sadece Rus basının ilgisini çekti, Amerikalılar’ın değil. Sonuçta eline tarçınlı, elmalı kekten ziyade; kalemin daha çok yakıştığı bir tipi var Hillary’nin.



Medya ve Hollywood’un etkisi önümüzdeki dönemde Amerika’da tartışılacağa benziyor. Ne de olsa bu seçimlerde etkili olamadılar. Ama ben yine de çok renkli ve hareketli Amerikan filmlerini seviyorum. Eleştirilere ve beklentileri karşılamadığı söylentilerine rağmen, Dr. Strange’i izledim geçenlerde. Çok başarılı, ancak sadece kendini düşünen, bencil bir cerrahın geçirdiği bir kaza sonucu, artık ellerini kullanamayacak oluşuyla başlıyor hikaye. Tabi darmadağan oluyor ve şifanın yollarını Uzakdoğu’da aramaya başlıyor. Hikaye sonrasında büyü, astral seyahat ve iyiyle kötünün klasik savaşıyla devam ediyor. Filmin eleştirildiği nokta, bencil cerrahın Dr. Strange’e dönüşürken; karakterini de ehlileştirmesi, egosunu törpülemesi beklenirken; olduğu gibi kalmasıydı. Bu eleştiri başka ülkelerde de yapıldı mı, bilmiyorum; Türkiye’de gözüme çarptı. Nasıl olur? Bu kadar egoist birisi nasıl güçlü bir mistiğe dönüşür? Bu durumu kabullenmekte zorlananlar oldu.  Ben zekasının kuvvetini ve mantığıyla doğru kararlar almasını sevdim. Herkesin belli kalıplara sıkıştırılmasını doğru bulmuyorum. Herkes sevgi kelebeği gibi ortalıkta uçuşmak zorunda değil. Yetenekli ve zeki birisi, ‘’iyi’' bildiklerimizden daha hızlı yol alabilir. Hem biz her şeyi bilemeyebiliriz, herkesin iç dünyasını, mizacını, vicdanını şıp diye bir bakışta göremeyebiliriz, değil mi? Biraz da yola güvensek. Yol eğitir adamı, seçtiğini, potansiyel gördüğünü, değil mi?

Dr. Strange’e nereden mi geldim? Hollywood hikayeleri, toplumun şimdiki durumunu yansıtır. Filmde kimsenin salt iyi veya kötü olmadığı vurgulanıyordu. ‘‘Sadece kendi iblislerimizi denetim altına almayı öğreniriz. Onlar hep oradadırlar, kaybolmazlar’ deniyordu. Yani batıda artık kötülüğün varlığı kabul edilmiş durumda. Bu eğilimler var, ancak farkında olabilecek zeka ve denetim altında tutabilecek iradeye saygı duyuluyor. Yani insanlar artık siyahla, beyaz; kötüyle, iyi arasında seçim yapmıyor. Güce bakıyor.

Hillary hep güçlüydü. Trump da öyle. İki adayın gücünü karşılaştırdığımızda; yani siyasetle - ticareti, kesin bir sonuca varamıyorum. Ancak Trump’ın tacizci, ayrımcı, kapitalizmin görünür yüzü olmasının; yani kolaylıkla ‘‘kötü’’ birisi olarak algılanmasının insanların seçimlerini etkilemeyeceğini anlayabiliyorum. Güçlü mü, becerikli mi; ona bakılıyor. (Trump becerikli demiyorum. Öyle algılanmış. Koca patron sonuçta.)

Özetle seçimde bir kadın ve bir erkek rekabet etti. Ancak Trump cinsiyetinden dolayı kazanmadı. Yani insanlar anneleriyle, babaları arasında bir seçim yapmadı. Ticaretle, siyaset; geleneksellikle, modernlik; bağnazlıkla, çağdaşlık; kapitalistle, elit arasında seçimini yaptı. Ve Trump Amerika Başkanı oldu. İnanılır gibi değil, değil mi?
Not: Fark ettiyseniz; her ne kadar Hillary’i uzak ve soğuk olarak değerlendirsem de; onu ilk adıyla, Trump’ıysa hep soyadıyla yazmışım. Hillary ile daha çok bağ kurduğumu gösteriyor bu durum. Onun üzerinden yaptığım değerlendirmeler de, kendime notlardı aslında. İşimi kurduğumda bana da hep ‘‘çok ciddisin, oynak ol’’ gibi önerilerde bulunuluyordu. Sıcak, sevimli, ‘‘ayy hayatımlı’’ konuşan, herkese mavi boncuk dağıtan birinin, benden daha başarılı olacağı düşünülüyordu. Ben hep çok çalışan, direk işe odaklanan, insanlarla da işimle ilgili iletişim kuran biriydim. Hala öyleyim ve kendimi farklı bir şekilde de sunmuyorum. Olduğun gibi görünmenin en iyisi olduğunu düşünüyorum.Ve hala çok koşturuyorum, çok çalışıyorum, kendimi anlatmakta da zorluk çekiyorum. 

Rol modeli olarak gördüklerim hep güçlü kadınlar oldu. Bundan dolayı Hillary benim için hep ön adıyla var oldu. İletişim tarzı ve hayattaki duruşu onu Amerika Başkanlık koltuğuna taşımadı. Oysa kim bilir eşinin Başkan oluşu bile, belki de onun sayesindeydi. 


Eğer işte başarılı olmak hedefleniyorsa; toplumun desteği şart. ‘‘Ben buyum, anlayan anlar’’ yaklaşımı sonuç vermiyor. Bağ kuracak bir yol bulmak gerekiyor. ‘‘Oynak ol, fingirde’ şeklindeki amatör önerileri dinleyecek değilim. Ancak ben ve benzerlerim Hillary’nin yolundan emin adımlarla ilerlerken; onun deneyimini doğru değerlendirmek istiyorum. Biraz değişim gerekiyor. Ve yapabiliriz, inanıyorum. Yes we can. Obamalar’ı özleyeceğim.


Günce Gözütok, New York Moda Haftası'nda, takip edilecek yeni modeller arasında gösterildi.

-------

Bundan iyisi Şam'da kayısı diye pek kullanmadığım ama bildiğim bir söz vardır. İltifat etmek,  işin ne kadar iyi yapıldığını belirtmek ya da karşımızdakinin ne kadar güzel, yakışıklı, uzman, becerikli vb. hangi alanda sivriliyorsa onu vurgulamak amacıyla söylenir. Herhalde vakti zamanında Şam kayısıları pek meşhurdu, bulunması zordu, söz de oradan türedi. Şam kayısısı günümüzde o zamanki şanını koruyamamış olsa da, bu söz kaldı geriye. Ve büyük bir çoğunluk Şam kayısılarının peşinde olmaya devam ediyor. Kayısının en iyisini, Şam'dan gelenini istiyor kendisi için. En iyi iş yerinde çalışmak, en iyi adayı işe almak, en iyi evliliği yapmak, kendisini kanıtlamış, kitapları çok satanlar listesine girmiş, bir bakışta karşısındakini hemen çözüverecek koçla çalışmak...Yalnız bu koç öyle saatine milyarlar falan da istemeyecek, ucuz olacak. İş başvurularında bulunan adaylar için de geçerli bu.Eş de müthiş olacak, ancak fazla bir beklentisi olmayacak; sizin öyle sıkıntıya gelemeyeceğinizi hemen anlayacak. Patron da üstüne düşen tüm vazifeleri yerine getirecek, sonuçta değerli zaman ve emeğinizi veriyorsunuz. Bunu anlayan, çalışanlarına değer veren, yatırım yapan, onları geliştirecek birisi olacak. Aslında böyle birisini bulursanız, kaçırmamak lazım. Bana da haber verirseniz sevinirim. Yalnız eğer o da Şam kayısılarına meraklıysa ve siz Anadolu topraklarında yetişmişseniz ne olacak? Malatya kayısısı bile değil, öyle herhangi bir yerinden. Gerçi fena değilsiniz, yani vasat sayılmazsınız, ama nasıl anlatsam; meşhur da değilsiniz. Sizi kim alacak? Alanı siz isteyecek misiniz, hani en iyilerini kendinize layık görüyordunuz ya.

Hürriyet Gazetesi'nde Günce Gözütok'un haberini okuyunca, güldüm kendi kendime. Şam kayısısı peşinde olanlar tarafından çok kara kuru bulunmuş. ''Burnunu yaptır, öyle gel'' denmiş. Model olmak istemiş Günce. Ama Türkiye'de çok zorlanmış. Ne de olsa Türkiye'deki moda haftalarında da, defilelerde de genelde aynı isimlerle çalışılıyor. Aynı botokslu yüzler, kısılmış gözlerle, derin bakışlar...Günce bizim anlayışımıza göre en iyisi olamayacak bir model adayıymış. O da ''O zaman New York'a gideyim ben'' demiş ve daha adım atar atmaz keşfedilmiş. Çünkü Günce dünya standartlarında.

Biz modellikle, güzellik kraliçeliğini birbirine karıştırıyor olabiliriz. Geçende bir genç kızla sosyal medya üzerinden çok kötü dalga geçilmişti. O da dünya standartlarında. Güzel sayılmasa da, yüzünün uzunluğu, gözleri ve stiliyle dünyada hemen dikkat çekebilir. Ama bizde olmaz, ilerleyemez, güzel bulunmaz. Çünkü biz Şam kayısılarına layığız. En iyisini isteriz. Dünyada modaya yön verenler arasında yer almasak da; New York, Paris moda haftaları konuşulurken, ben bile Instagram'dan neredeyse her anlarından haberdar olmuşken; İstanbul'da düzenlenenle hiç ilgilenmemişken; ''sen iyisin'', ''sen bizimle değilsin'' demeyi kendimize hak görebiliriz. Beğenmeyip, onca genci, yeteneği kolayca harcayabiliriz, değil mi? Ve bu sadece moda sektöründe geçerli değil.

Sormak istiyorum böylelerine: Şam kayısısı kaldı mı?

Siz Şam kayısısı peşinde koşarken, çoktan demode oldunuz. En iyileriyle çalıştığınızı düşünüyor olabilirsiniz; ancak ne siz, ne de onlar en iyiler arasında değilsiniz. En iyiler, yani dünyada sektörlerinde standartları belirleyenler, sizin beğenmediklerinizi baş tacı yapıyorsa; bir dönüp kendinize bakın derim. Günce Gözütok gibiler var olabilmek için New York veya başka yabancı şehirlere gitmek zorunda kalıyorsa; dünyada kültürün başkenti olmaya aday güzelim İstanbul'un Şam yani Suriye'nin başkentine dönmesine az kalmasın da!


Geçende üç görüşmem vardı. Birisi köklü bir grubun, Genel Müdürleri'nin kendisine bağlı olduğu bir pozisyona kadar yükselmiş, diğeri bir Müdür, öteki de Eğitmen. Hepsiyle aynı toplantıda bir araya gelmedim. Ard arda randevular; birisiyle çay, diğeriyle yemek gibi. Detaylı yazma sebebim hal, tavır ve tutumların insanların kariyeriyle bağlantısını araştırıyor olmam. Disiplinlerinin, insan ilişkilerinin kariyerlerinde yükselmeleriyle yakın bir bağı var mı?

Şanstan bahsedilir, doğru zamanda, doğru yerde olmaktan...Birisi yükseldiğinde, arkasında kimin olduğu konuşulur. Şimdi ülkece içinde olduğumuz durum, belli gruplara iltimas tanındığı ve torpilsiz ilerlenemediği mesajını daha da güçlendirdi. Ve insanların haklarını, kısmetlerini ellerinden alarak, eze eze ilerlemenin; sadece kendi ekibini, kendine biat edenleri göz etmenin geri dönüşüne de, hep birlikte tanık olduk. İşten atıldılar, mal varlıklarına bile el kondu. Yükselmişlerdi. Ancak bir süreliğine; sonra düştüler.

Hayatın çok ilgimi çeken bir döngüsü var. Karma, ah almak, ilahi adalet diyerek; çeşitli kültürlerde, kendine has şekilde, yüzyıllardır aktarılıp, duruyor. Ancak hiç bir söz, yazı veya hikaye deneyim kadar etkili değil. Türkiye'de bunu hep birlikte yaşadık.

İnsanın kendi kaderini inançlarıyla, değerleriyle, seçimleri ve  davranışlarıyla belirlediğini düşünüyorum. Elbette dış tesirler var, içine doğduğumuz ortamdan, karşılaştığımız insanlara kadar, tesadüfi belki de. Ya da bu tesadüflerin tohumlarını biz kendi ellerimizle ekiyoruz.

Şans bile hazır olana çekiliyor!

Üç görüşmem vardı. Bir şirkette Ürün Müdürü olarak çalışmakta olana, 2 saat öncesinde mesaj atarak, görüşmeyi hatırlattım. Hemen arayarak, çocuğunu doktora götürmesi gerektiğini söyledi, haftaya görüşmeyi teklif etti. Olur böyle şeyler, hayat. Bu kadar kısa süre kalmışken, iptal veya ertelemede; ben mesaj yazmadan; arayıp da söylenebilir. Bu da başka bir seçenek.

Koçluk veya danışmanlık verdiklerimde de; o gün iptal edenler olabiliyor görüşmeyi. Önemli bir toplantı uzuyor, son anda bir şey çıkıyor, belki de sadece canı istemiyor. Beni samimi ve arkadaşca görüp, naz çekebileceğimi düşünüyorlar. Belki de hiç düşünmüyorlar. Bu arada son dakika değişiklikleri de olabilir, programda yeni ayarlama yapmak gerekebilir.Ancak her şeyin bir yolu, yordamı var.

Önceleri bozuluyordum, ''beni önemsemiyorlar'' diye algılıyordum. Sonra Don Riguel Ruiz'in Dört Anlaşması'nı hatırladım. Bunlardan birisi; ''Hiç bir şeyi kişisel algılamayın.'' Bana karşı böyle değiller; kendileriyle, yaşamla ilişkileri bu. Bu arada kimse benim istediğim şekilde ve nazik davranmak zorunda da değil. Erteleyebilir, ekebilir, her şeyi yapabilirler... Bozulabilirim, sineye çekebilirim, konu benimle ilgili değil, bir sorunu mu var acaba diyerek görüşmek isteyebilirim veya ilişkiyi bitirebilirim. Bunlar da, ortak yaratımımız olan durumla ilgili benim verebileceğim kararlar.

Eğitmen olanla görüşmeyi geçen hafta konuşmuştuk.Yeni bir eğitimle ilgili çalışıyorum; eğitmenimiz olabilir mi diye görüşmek istemiştim. Hafta başında arayarak, hatırlatmamı istedi. ''Not al, hatırla.Ben de çok yoğunum'' şeklinde bir diyaloga girmedim. Aradım ve günü kararlaştırdık.Görüşme gününde yine mesajla hatırlatınca, unuttuğunu söyledi. Çok yoğunmuş, haftaya görüşmeyi teklif etti.

Grup Direktörü'yle görüşeceğimiz yeri kararlaştırmıştık, ama restaurantı belirlememiştik. Görüşmeye yarım saat kala, mesajla tercih ettiği bir yerin olup, olmadığını sordum. Mesajı cevaplamak yerine, telefon edince; aklıma ilk gelen ''eyvah, unuttu mu acaba'' oldu. Araba kullandığı için cevap yazamamış, yolda olduğunu söyledi. Yeri kararlaştırdık. Ben genelde yaptığım gibi 10-15 dakika önce gittim. Geç kalma telaşı olmadan, soluk soluğa kalmadan; mekanı görmeye, rahatlamaya biraz zaman kalmasını seviyorum. Gecikmeden, zamanında geldi. Ve ben ''işte yılların disiplini'' dedim içimden. O konumdaki bir profesyonelden son dakika iptali, organize olamama vb. bekleyebildiğim için, utandım hafif. Drucker yöneticilikte güven üzerinde çok durur. Liderlerin tutarlı olduğunu söyler. Emin olmalısınız bir liderden. Daha kendisini yönetemeyen, sözünde tutarlı olmayan bir kişi, bu güveni başkalarına veremez.

Felsefe seminerlerine 8 yıldır devam ettiğim bir Hocam var. Bir vakfın başkanı olarak,  bu seminerleri 20 yıldır, haftada bir gün, herhangi bir ücret almadan, karşılıksız olarak veriyor. Benim katıldığım, son 8 yılında, sadece bir gün, o da 10 dakikayı geçmemek şartıyla, geç kaldı. Çok çok özür diledi tüm katılımcılardan. Herkesi ne kadar önemsediğini belirtti. Müthiş zengin bilgisini paylaşan o; küçük düşerim kaygısıyla, vakur davranmadan özür dileyen, katılımcıların zamanına ve ilgisine saygı gösteren de o. Yükseldikçe, eğiliyorsunuz aslında. İşin sırrı bu.

Hayatın her anı çok önemli. Olaylar karşısındaki durumumuz, davranışlarımız, sözlerimiz... Her birisi bizi gösteriyor ve seviyemizi belirliyor. Burada karşımızdaki kişi bir şirket başkanı olduğunda veya çok önemli birisi; zaten kimse saygıda kusur etmiyor. Menfaatçi davranmayı çoğu kişi akıl edebilir, yüksek bir zeka gerektirmiyor. Oysa bizim gibi hala bekletmenin, son sözü söylemenin, kapris yapmanın hiyerarşide üstte olmak olduğunun sanıldığı toplumların; dünyanın hızına yetişemediği bir alan var: Networking. Herhangi birisi size çok önemli bir kapıyı açabilir. Bu kişiye değer vermemiş olabilirsiniz; kapınızı çalmıştır ve siz de yüzüne bakmamışsınızdır. Eskilerin sevdiğim bir tabiri vardı; Tanrı misafiri derlerdi. Kimse kapıdan çevrilmez, mevkiine, zenginliğine, bir faydası dokunup, dokunmayacağına bakılmadan; evde ne varsa paylaşılırdı. Artık günümüzde işlerimiz çok fazla, (sanki eskiden değildi) herkese zaman ayırmamızın imkanı yok, sonra başımıza bela olur gibi düşünebiliyoruz. Belki de kısmet ayağımıza geliyor; biz dönüp, bakmıyoruz. Kapı kapıyı açmıyor; ertelediğimiz işlerle, kişilerle, sonu gelmez bir yoğunluk içinde, dönüp, dolaşıyoruz. Ama Linkedin'de veya diğer sosyal mecralarda özellikle de kariyerde nasıl yükselindiği, işin nasıl bulunduğu, kişisel imajın nasıl parlatıldığıyla ilgili yazıları çok seviyoruz. Bunlara zaman ayırıyor ve çoğunlukla dert yanıyoruz. Fırsat eşitliği olmadığından, hayatın sermaye sahiplerine güzel olmasından, yükselmek için torpil gerektiğinden vs. Oysa torpil veya destek bile bulunsa; o fırsatı eline yüzüne bulaştıracak olan milyonlarca insan var şu dünyada. Eğer kendisini dönüştürmeyi başaramamışsa. Bu da her şeyden önce niyet, sonra da disiplin gerektiriyor. Sadece işe zamanında gidip gelmek, yıllarca o döngü içinde kalabilmekten, önce asistan, sonra müdür, ardından direktör olarak, kariyer basamaklarını adım adım tırmanmaktan bahsetmiyorum. Eğer vizyonunuz yükseldiğiniz pozisyona uymadığında; hayat insanı tekrar düşürmeyi de iyi biliyor. Kişisel disiplinimizi hayatımızın her alanında, tüm ilişkilerimizde sürdürmek, Tanrı misafirlerine kapısını açık tutacak kadar yüksek bir anlayış geliştirmekten bahsediyorum. Diğer türlü, iş dünyasında zemin fazlasıyla kaygan. Bugün yükselir, yarın düşerseniz. Ancak zekanızı ve kişiliğinizi geliştirmişseniz ve davranışlarınızla, sözlerinizle, verdiğiniz sözleri yerine getirmenizle, yıllar boyunca insanların güvenini kazanmışsanız; size yeni kapıları açacak çok insan olur.







Gülse Birsel'in çok eskiden yazdığı şu yazı tesadüfen Internet'te karşıma çıktı. Siz hiç ev kadını oldunuz mu?

Evet, ben oldum çünkü yalnız yaşıyorum ve arkamdan evi derleyip, toparlayacak kimse yok. Ancak ev kadınlığıyla tek işinin bu olması kast ediliyorsa; tam da sayılmam. Çünkü evli değilim ve babamı da kaybettim. Dolayısıyla 10 yılın üzerinde bir zamandır,  hem dişil, hem de eril rolleri üstlenmek zorunda kaldım. Bu beni zaman zaman zorladı, çünkü hiç bir şey kolay olmadı. Ne hazır kurulmuş bir işi devir aldım, ne kurumsal hayatta devam edebildim. Bir de üstüne üstlük girişimci oldum yani. Bu eril enerjimin daha da artması anlamına geliyordu. Belki de bazı kadın arkadaşlarımla aramın açılmasında bunun etkisi vardır.Artık daha rasyonel ve akılcıyım. Romantik bir genç kız olduğum günlerden çok farklıyım.

Çevremde hiç çalışmamış veya çocuk doğurduktan sonra iş hayatından ayrılmış arkadaşlarım da var. Sürekli ne kadar yoğun olduklarından bahsediyor bir kısmı. Yazlığa gitmek bir dert, dönmek başka dert. Anlıyorum da tabi, tüm evi temizlemek, yerleştirmek, çocuklar, her güne yeni yemekler yapmak vs. Ancak hallerinde, (belirteyim ama hepsinin değil, bir kısmının) beni rahatsız eden bir şeyler de var. Gülse Birsel'in yazısını okuyunca anladım. ''Ev insanı yutar, dikkat edin'' diyordu Gülse Birsel. Onlar da sanki yutulmuş, uyuşturulmuş gibiydiler. Üç-dört ay tatil yapma fırsatını bulmuşlar, ama başka hiç bir şeye enerjileri kalmamıştı. Düzenlerine fazlasıyla alışmışlardı. Bazen böylesi işlerine mi geliyor diye düşünmedim de değil. Çocuktan dolayı işe dönmek istemiyorlar; ancak bu kararları gerçekten çocuk için mi, yoksa  o tempo gözlerini korkuttuğundan mı bilemiyordum. Tamamen iş hayatından kopmasın, kadın kadına da destek olsun diye freelance işler önerdiklerimin de maalesef zaman ayırabildiklerini görmedim. Çalışmadan, para kazanmak mümkün mü bu dünyada? Eşleri ne düşünüyordu acaba? Bu bağımlılık ve teslimiyetten hoşlanıyor; yoksa ''bu da kapağı bana attı'' diyerek, saygısını mı kaybediyordu her geçen gün? Sanırım bu konuda bir genelleme yapamayız. Her ilişkinin dinamiği farklı olmalı. Bazı arkadaşlarımı, çocuklar da yuva ve okula verilme yaşına geldiklerinde eşleri zorladı tekrar çalışmaya. Şimdi bunu sadece para ihtiyacından değil, sevgilerinden dolayı da, kadınların da bir hayatları olsun diye yaptıklarını görebiliyorum.

Aile hayatının her şeyden önemli olmasını anlayabilirim, ancak başka kimseye ve hiç bir şeye önem ve zaman verilmemesini anlayamıyorum. Maalesef ben de bazı arkadaşlarımı kaybettim bu süreçte. Dost olunmamasını; yanımda, yakınımda hiç olmamalarını kaldıramadım bazılarının. Üzüldüm ama yolları ayırdık. Belki de onlar da bekar birisini artık çevrelerinde istemedi. Arada süslenip buluşup, kahve içip; havadan sudan konuşmak benim iş dertlerimi dinlemekten çok daha keyiflidir eminim.

Çalışan arkadaşlarımda köklü bir değişim görmedim enteresan bir şekilde. Üniversite veya iş hayatına ilk atıldıkları yıllardan bu yana, elbette ki onlar da büyüdü, hatta farklı yollara da gittiler. Ancak hala rahatlıkla iletişim kurabiliyoruz çoğuyla. Asıl onların halleri içler acısıyken, çünkü ev işlerinin %100'ü, çocukların sorumluluğunun da çok büyük bir kısmı üstlerinde; yine de zaman bulabiliyorlar. İçten bir sohbete, arada da olsa görüşmeye, hatta tatile çıkmaya, kendilerine bakmaya. Böyle kadınlar da ayrılmış olabiliyor. Kendisi gibi güçlü bir erkekle karşılaşmamış ve hayatını yalnız geçirenler de azımsanmayacak bir sayıda.

Çocuğum olmadığı için bilemem. Bir çocuk, bir kadının tüm hayatını gerçekten almalı mı? Onun için en iyi şartları kadının %100 zamanı, dikkati, emeği mi sunar? Bir toplum için en ideal model çalışan bir koca ve evde çocuk bakan bir kadından oluşan ailelerden mi oluşur? Ya çok yetenekli kadınlara ne olacak? Tek üretimleri ve yaratıcılıkları evle mi sınırlı kalacak? Bir çocuğa bir kadın ve geri kalan her şey erkeklerin...

Samimi bir şekilde kafamın karışıklığını döküyorum burada. Kimse alınmasın. Annelerin fedakarlığını kimseler ödeyemez. Çalışanının da, çalışmayanın da. Ancak onlara övgüler düzmek veya iş hayatındaki kadınlara karşı olan haksızlıklara çözüm sunmak için yazmıyorum bu yazıyı. Bir kısmı zaten bir yere gelemeyeceklerine inandıkları için de geri dönmekten korkup, eve kapanıyor. Savaçcı ve eril bir dünyada kendi seslerini duyuramıyorlar. Bir kısmının gelir durumundan dolayı çalışmama gibi bir seçeneği yok. Bazılarıysa her geçen gün daha fazla üşengeçleşiyor, tatil yapıp yoruluyor, anne ve yardımcılardan oluşan destek grubuna rağmen hayatın tüm yüklerini omuzlarında hissediyor, ev tarafından yutuluyor. Ancak herkesin seçimine saygı duymalı. Herkes benim gibi oradan oraya koşturmayla geçen bir hayatta, gün gelecek ölümle bile  çok çalışırken buluşmak zorunda değil. Hangi yol en iyisi, en ufak bir fikrim yok! Orta bir yolu bulup; dengeyi sağlamalı sanırım. Ve eğer bu hayat yolunda, bir gün tek başına yürümek yerine; bir erkeğe gönlümü verirsem, onun da beni işimde desteklemesi daha iyi olurdu. Fedakar, kurban kadın modeline dönüşmek yerine; birlikte, el ele ilerlemek isterdim.


GDO, genetiği değiştirilmiş organizmaların kısaltması. Kimilerinin korkulu rüyası, kimine göreyse nüfusu artan ve gıda kaynakları azalan dünyamızın olmazsa olmazı. Benim de temkinli yaklaştığımı belirtmem lazım. Ancak taraftarı olalım ya da olmayalım, hiç birimiz pazara veya markete gidip, GDO satın almıyoruz. Aldığımız yiyeceklerin tohumları GDO'lu olabiliyor; sütü ve etinden faydalandığımız hayvanların, özellikle de büyüme hormonuyla yetiştirildiyse genetiği değiştirilmiş olabiliyor vb. Dolayısıyla kendimize göre yediğimize, içtiğimize, sağlığımıza dikkat ettiğimizi sanırken; dolaylı yoldan bu genetiği değiştirilmiş organizmaları bünyemize katmaya devam ediyoruz. Yol açabileceği zararlar arasında maalesef kanser de yer alıyor. Araştırmalar, davalar, PR çalışmaları yıllarca sürse de; haberlerde önce sağlığa zararlı olduğunu duysak, sonrasında resmi otoriler öyle olmadığını açıklasa da GDO insan sağlığını tehdit etmeye devam ediyor. En son bilgi; Monsanto tarafından pazarlanan Glyphosat marka tarım ilacının kansere yol açabileceğinin saptandığı yönünde oldu (Kaynak: Deutsche Welle). Monsanto mısır, soya fasülyesi, pamuk, buğday ve şeker kamışı gibi genetiğiyle oynanmış tohum ürünleri ve tarım ilaçları üretiyor.

Alman ilaç ve kimya devi Bayer, 66 milyar dolara Amerikan Monsanto şirketini satın aldı. Monsanto, dünyanın en şeytani firması olarak da tanınıyor. Bu kötü ününü GDO'ya ve çiftçilere çektirdiklerine borçlu. Monsanto, eğer GDO'lu tohumlar rüzgarla bile geçmiş olsa, çiftçilere dava açıp, hak talep ediyor.  Bu satın almayla birlikte Bayer, dünyanın en büyük tohum ve tarım ilaçları üreticisi haline geldi. Ancak özellikle de Alman çevreciler çok tepkili. GDO'ya alışmış ve obeziteyle yıllardır mücadele edemeyen Amerika gibi olmaktan endişeliler. Tohum çeşitlerinin azalacağı ve fiyatların yükseleceğini de ekliyorlar.

Bayer CEO'su Werner Bauman ise; nüfus artışının ve iklim değişikliğinin tarım endüstrisinin önemini artırdığına ve 2050 yılına kadar dünya nüfusunun üç milyar artacağına dikkat çekiyor. Küresel gıda ihtiyacının karşılanması için yeni teknolojilerin kullanılması gerektiğini savunuyor. Monsanto satın almasının hissedarlara, müşterilere, çalışanlara ve toplumun geneline büyük fayda sağlayacağını söylüyor.

GDO ile normal bir tüketici kadar ilgiliyim. Uzmanlık alanımsa iletişim danışmanlığı ve itibar yönetimi. Dolayısıyla bu satın alma, iletişimci olarak da dikkatimi çekti. İtibar sıralamasında, tüketiciler tarafından ilaç sektörüne güvenin azaldığı Gallup 2016 Araştırması'na göre biliniyor. 25 sektörün itibarının sıralandığı listede ilaç en sonlarda yer alıyor.Küba'da kanser aşısının geliştirildiği ve ücretsiz dağıtılacağı haberleri, Bayer'in Monsanto satın almasıyla aynı zamanda yayıldı. Her ikisinin de sektörün itibarına etkisi olacağı öngörülebilir. Ancak pozitif yönde olduğu söylenemez. Bayer'in bu hamlesi firma açısından karlı olsa da; tohum ve tarım sektöründe karşılaşacağı protestolar; ilacın da en önemli oyuncularından olduğu için, sektörün zaten gerilerde olan itibarını birebir etkileyecektir. Bir profesyonel olarak, diğer ilaç firmalarının sektörün itibarını geliştirmek için ne yapmaları gerektiği; sürdürülebilirlik raporlarından, alınan sosyal sorumluluk ödüllerine hiç birinin yeterli olmayacağı üzerine kafa yormaya başladım bile. Sosyal sorumluluk şirketin iş politikası olmadıktan sonra; göz boyamadan öteye geçemez.

İlaç sektörüne güven ne kadar az olursa olsun; sonuçta hastalansam doktora giderim ve yazdığı reçetedeki ilaçları kullanırım. Yan etkilerini okurum, ancak iyileşmek için işin uzmanlarına ve yıllarını ve kaynaklarını bu ilaçları geliştirmeye vermiş, profesyonel şirketlere güvenirim. Ancak seçim şansım var. Eğer istersem alternatif tedavilerden de faydalanır; bitkisel karışımlardan, reikiye diğer seçenekleri de değerlendirebilirim.  Peki doğal ve genetiğiyle oynanmamış bir şey yemek istesem; onu nereden bulabileceğim? Çiftçiler bu dünya devleri karşısında ne kadar dayanabilir? Soframıza ''doğal lezzet'' etiketiyle gelen ürünlerin karışımlarını okuduğumda bile hayrete düşüyorum.

Seçim hakkımızın elimizden alınması ve GDO'nun tamamen yaygınlaşması beni korkutuyor. Bayer bu satın almasıyla, sektörün de en büyüğü oluyor. Belki CEO'sunun altını çizdiği gibi, bizleri aç kalmaktan kurtaracak, ya da insan olmaktan çıkaracak. İleride büyük bir krize yol açarsa, kriz yönetiminde alışık olduğumuz;  ''Pardon, özür dileriz. Çok üzgünüz. CEO'muzu işten çıkardık ve gerekli önlemleri aldık'' açıklamasıyla üstesinden gelinemeyecek bir durum bu. İnsanlık tarihinde önemli bir adım. Sektörün diğer önemli oyuncuları Çinli kimya devi ChemChina, İsviçreli tohum üreticisi Syngenta'yı satın aldığında ve Dow ile Dupont'un birleşmesiyle durum ne olacak? Konu sadece beslenme biçimimizin inovasyonla geliştirilmesi değil. Seçeneğimiz olacak mı, onu merak ediyorum.


Yazıda kısaca değindiğim bilgilere ulaşmak isterseniz:

BBC haberi ''Monsanto Satın Alması'' : http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37361302

Bloomberg haberi: http://www.bloomberg.com/news/articles/2016-09-14/the-heroin-laced-history-behind-the-year-s-biggest-deal

Deutsche Welle haberi: http://www.dw.com/tr/bayerin-66-milyar-dolarl%C4%B1k-yat%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1/a-19550599

Vox ''Why Bayer's massive deal to buy Monsanto is so worrisome''
 http://www.vox.com/2016/9/14/12916344/monsanto-bayer-merger

Gallup 2016 İtibar Araştırması '' İlaç Sektörü Geriliyor'':
https://www.statnews.com/pharmalot/2016/08/30/gallup-poll-drug-firms-negative/
New York Üniversitesi'nde İşletme Koçluğu Eğitimi alırken, koçluğun Amerika'da çok ilerlediğini ve iyi koçların inanılmaz bir geliri olduğunu öğrenmiştim. Hocam ''Türkiye'de koçluğu araştır, eğer yükselişteyse mutlaka bu işi yap'' demişti. Özel bir yeteneğim olduğundan değil, ancak içinde yetiştiğim kültür bizi  karşımızdakini rahatlatmaya, açılmaya, iletişim kurmaya yönlendiriyor. Biz birisi ziyaretimize gelse; ilk olarak çay, kahve,  bir şeyler ikram ederiz. Güler yüzle karşılar,  hemen konuya atlamadan, hal hatır sorarız. Bu adımlar yurt dışında, özellikle de batı ülkelerinde birer birer öğretiliyor. Karşınızdakine selam verinden başlıyor eğitim, artık düşünün durumu. Dolayısıyla da hem Türk, hem de iletişimci olunca Amerika'da dikkat çekmemem imkansız hale gelmişti. Yine de komplimanları red ediyor değilim, evet benim de koçluk becerilerime diyecek yok :))

Ancak içinde bulunduğum çıkmaz; bir şirket bizi tutup, ücretimizi ödeyerek, koçluk almasına karar verdiği kişiye yönlendirdiğinde bu sürecin başarılı olamayacağıyla ilgiliydi. İki kişi arasında kimyasal uyum çok önemli.Bunun da ötesinde ortak amaçta buluşmak da. Bir tarafın ihtiyacını, diğerinin karşılıyor olması lazım.Ancak her şey çok kolay olduğunda, yaygın deyişle ''armut piş, ağzıma düş'' olduğunda, bu mümkün mü? Kişi önüne hazır sunulanın değerini anlayabilir mi? ''Bugün git, yarın gel. Toplantım uzadı, biraz bekle'' tarzındaki yöneticilerle süreci hemen bitirmeli mi?

Uluslararası oluşumlar, koçukla ilgili derneklerin vb. bu konuda yönlendirmeleri bulunuyor. Yani koçluk çalışmasının ne zaman sonlandırılması gerektiğiyle ilgili çok net açıklamaları var. Hocama da sormuştum: ''Eğer ilerleyemediğinizi hissediyorsanız, 6 ay ve 1 yıllık değerlendirmelerle sonlandırın.'' demişti. Sonuçta zamanınızı  veriyorsunuz. Eğer karşınızdaki kişi çalışmanıza değer vermiyorsa, size ihtiyacı olabilecek başka birisinin hakkından da alıyor. Bu durumda sonlandırmak en doğrusu.

Aklıma takılan bir diğer soru da egoyla ilgiliydi. İyi koçları dışında tutarak; piyasada dolanan ''sen harikasın, her şeyi yapabilirsin, iste yeter'' tarzı açıklamalarla; insanlara tam da ihtiyacı oldukları zamanlarda sanal bir güç aşılayanlarla nasıl farklılaşacaktık? İyi bir lider olabilmek diğerleriyle de bağ kurmak ve üst düzeyde sorumluluk alabilmekle mümkün. Diğerlerini güçlendirebilmek için öncelikle kendi düştüğü çukurların iyice farkına varması gerekiyor. Sonrasında ''diğerlerini'' de geçip, kendi parçası gibi görmek, önemsemek, en üst düzeyde sorumluluk almak...Bu da ''aslansın, kaplansın'' diyerek değil; tam aksine hangi sahte benliğe sarıldıysa yok etmeyi, neyi kendisine put edindiyse kırmayı gerektirmiyor mu? Ne kadar sancılı bir süreç olduğu şu bir kaç cümleden bile belli değil mi?

Beklenti bir kaç görüşme sonrası bir terfi, dokunduğu her şeyi altına çevirmek vs. ise ve karşısında hiç de dönüp bakmak istemediği şeyleri gözüne sokan birisi çıktığında kaç kişi dayanabilir? İstediğini vereceğine inansa elbette sabreder insan, değil mi? Ancak bunda da bir pazarlık durumu söz konusu. Ünlülerden örneğin Robin Sharma gibi birinin sözü kabul edilir, hatta onunla çalışmış olan birisi kendisini de daha önemli hissetmeye başlar. Bizim işimizse bu sahte önemin ötesine geçmek, gerçeğini ona göstermek. Böbürlendiği kişiden bile daha ötesi belki de kendisi!

Türkiye'ye döndüğümde kendi işimi kurdum. Hocamın tavsiye ettiği gibi, sadece koçluk üzerine değildi. İletişime uzun yıllarımı vermiştim, kolay kolay bırakamadım. İletişim danışmanlığı, eğitimleri ve koçluğu veren bir yapı oluşturdum. Koçluğu da kattım, ancak uzmanlığımız olan iletişimde kalarak.Eğitimlerle ilgili görüşmelerimde, ünlü eğitmenlerle çalışıp, çalışmadığım soruldu.''Bütçe ayırabiliyorsanız, tabi ki'' dedim. Çalışanların ünlü kişilerden etkilendiği, diğerleri ne kadar bilgili olursa olsun; o kadar ulaşamadığı satır altından iletildi bana. Koçluk kısmında, aslında biraz da mentorluğa kaydık. Anlatım becerilerini geliştirdiğimizde; sunumdan dijital yetkinliklere bilgi aktarımında bulunduğumuzda hiç bir sorun yaşamadım. Ancak derinlere inmek gerektiğinde, yani ego sınırlarını zorlamaya ve en önemli soruları sormaya başladığımda... Hala tam emin olamadığım konular, kafamda bazı sorular var. Gerçekten istiyor mu? Kaldırabilir mi?

Ünlülerle, hayran kalınan şovlar yapabilirim. Güzel zaman geçirilir, bir şeyler de öğrenilebilinir. Kazancıma odaklanabilir, en yüksek talep neyse, onu sunabilirim. Ya da? Ya da işe yarayabilirim...

Karşıma yine aynı soru çıkıyor: Ben ne istiyorum?

Indiana Jones'u ilk kez, hangi yıl, kaç yaşındayken izlediğimi hatırlamıyorum. Google'da aradım; serinin ilk filmi 1981'de çekilmiş. O zamanlar vizyona giren bir filme, Internet'ten hemen ulaşamıyorduk. Kişisel bilgisayarımızın, hatta Internet'in olmadığı günler... Türkiye de neredeyse bir üçüncü dünya ülkesi. Her şey öyle hemen gelmiyor. Aradan bir kaç ay veya yıl geçmiş olsun; herhalükarda 10'lu yaşlarımda tanışmışım belli ki. Hatta o zamanki en yakın arkadaşımla en sevdiğimiz fimlerden birisiydi. Hani küçük kızların bir sırdaşı olur ya; onun gibiydik işte. Küçücük dünyalarında, birbirlerine saatlerce anlatacak bir şeyler bulurlar. Her şey yeni, ilgi çekici, hatta neredeyse sihirlidir. O zamanlarımıza denk geliyor Indiana Jones filmleri. Maceraperest ve kültürlü bu kahramanı pek bir sevmiştik. Arkeolog ve akademisyendi; boş zamanlarındaysa dünyanın sırlarını araştıran, başını türlü belaya sokan, ancak iyiliğin yolundan hiç ayrılmayan birisi. Şövalye ruhlu ve bağımsız. İlerleyen zamanlarda bir oğlu olduğunu öğrendi.Tam anlamıyla bir aile babası olamadıysa da; geçen yıllardaki dönüşümüne tanıklık ettik. Yine de aklımda kalan hali ilk yıllarına rastlar.



Elinde kamçısıyla, kimi zaman da silahla; dünyalar tatlısı, rahmetli sosyoloji hocamız Ünsal Oskay'ın tabiriyle batının doğuyu aşağıladığı bazı sahneleriyle neredeyse tarihi bir figür olmuştu, gerçekte yaşamasa da. Indiana Jones'u canlandıran Harrison Ford da rolünün hakkını iyi vermişti doğrusu. Tıpkı Yıldız Savaşları'nın Han Solosu'nda olduğu gibi. Sonuçta iki karakterin de ortak yönleri vardı. İkisi de iyi, ikisi de serseriydi ki;  bu karışımı birlikte yakalamak çok zordur. Biz kadınlar buna ne kadar bayılırsak bayılalım; erkeklerin çoğu ya birisi; ya da diğeri olurlar.Oysa ayrı ayrı değil; birlikte, kokteyl gibi düşünmek gerek. Kokteylde de doğru karışımı tutturmak belli ki maharet istiyor. Kolay olsa ülkemizdeki şerbet misali Margarita ve Mojitoları içmezdik, değil mi?

Neyse konu dağılmadan; sene 2016, yani çekildiği zamandan tam 35 yıl sonra neden durduk yere bu film aklıma geldi? Güzel bir soru ilham verdi aslında: Pazarlamasının iyi yapılmadığı bir sanat eseri rağbet görebilir mi? Bu durumda sanatçı mı, pazarlamacı mı daha değerlidir?

Gönlüm tamamen sanatçı dese de; (mantık ve analitik zekamı güçlendirmek için son on yıllar o kadar yoğun çalıştım ki, artık neredeyse ayak bağı olmak üzere) aklım doğrultusunda bir cevabı seçtim. ''Her ikisi de eşit önemde'' dedim ama karşımdaki böyle düşünmediğimi hemen anladı. Yüz ifademden mi; yoksa Einstein'in saçlarını andıracak karışıklıkta, fönden ve kuaförden nasibini almamış kısa saçlarım ve ütüden sıkıldığım için, yarısı buruşuk kot elbisemin kendimi pazarlamaktaki noksanlığından mı bilmiyorum. Nezaketinden herhalde ''yalan söylüyorsun'' demedi; daha üsturuplu ifade etti kanmadığını. Doğru cevap, yani bizler gibi iletişim ve iş dünyasından olanlara göre; sanatın üstünlüğü değildi.

Oysa sanatın kaynağı bu dünya değildi bana göre. İnsanı ileriye götüren, hayata anlam katan, neredeyse metafizik bir şey. Öyle ki avam olan çoğunluğun kapsama alanında olması mümkün değil. Neredeyse avamın ''bir çöp parçası'' diyip, atabileceği eserler aslında paha biçilmez değerde olabiliyor.  Sanatçının yolu; değerini görebilen, kitleleri de ikna edebilen güçte otoritelerle çakışmazsa; Van Gogh, Modiglani, Neyzen Tevfik gibi büyük değerler hayatlarını sefalet içinde geçirebiliyor. Hep merak etmişimdir; ölümünden yüzlerce yıl sonra milyon dolarlara satılan koleksiyon eserlerinin kimleri zengin ettiğini. Varislerini mi, açıkgöz yatırımcıları mı? Onca fakirliğe ve zorluğa rağmen; sanatçının hayatıysa şansız veya kaybedilmiş olarak görülemez. Onları yaşama bağlayan öyle bir şey olmalı ki; son nefeslerine kadar ürettiler ve böylesine ölümsüz eserlerin doğumuna aracı olmanın tatminini yaşadılar.

Günümüze ulaşamayan veya hiç keşfedilmemiş olan binlerce eseri de düşündükçe, üzülmeden duramıyorum. Savaşlarda parçalanan heykeller, İskenderiye gibi yakılan kütüphanelerdeki el yazmaları, unutulup giden melodiler, yok edilen resimler...Sanatın koruyucuları, sponsorları olmasa çok daha fazlası harap olurdu. Bu onları da sanatçı kadar değerli yapmaz mı?

Yine de bir şeyin değerinin allanıp, pullanıp; otoriteler tarafından ''evet bu iyidir, özeldir'' denilerek, sunulmadıkça; kitleler tarafından pek bilinmemesi de içimi burkan diğer bir konu. Bu günümüzde iyi bir pazarlamacının önemini daha da artırıyor. Oysa Indina Jones'u Indina Jones yapan, yani avamdan farklı kılan; kutsal kasenin parlak, değerli mücevherlerle bezenmiş ve gösterişli değil; en sadelerinden birisi olduğunu anlayabilmesi değil miydi? Biz bu filmler ve rol modelleriyle büyümedik mi? Sadece Indiana Jones gibi Amerikan filmleri değil; günümüz reklamcılarının, olmasa ne yapacakları meçhul eski, Yeşilçam müziklerini bizlere sevdiren Hababam Sınıflarını, Gülen Gözleri düşünsenize. Vecihiler, Yaşar Ustalar, İnek Şabanlar dokunmadı mı kalbimize? Henüz 4 P'sinden C'sine pazarlama tekniklerinin ülkemize uğramadığı günlerde; sade ve gerçek olana, olduğu gibi görünene, gözlerinin içi gülene paye biçilmedi mi?

Sonrasında Hollywood da, Yeşilçam da çok gelişti tabi. Internet her şeyi değiştirdi; tüm dünyayı birbirine bağladı. İnsanlar sosyal medyada en mutlu ve harika göründüğü anları paylaşır oldu; bir selfie çılgınlığı başladı. Ancak kitleleri etkilemeyi çok iyi bilen pazarlamacılar çareyi hala o dönemin filmlerinde arıyorlarsa, mutlaka bir bildikleri vardır. Belki süslemek, püslemek, olduğundan farklı göstermek, abartmak, hava atmak sanıldığı gibi çok matah bir şey değildir. Kutsal kase çok değerli ancak bir o kadar da gösterişsiz bir sanat eseridir.





Sokak kedisi olamayacak kadar güzel değil mi?
Ama öyle, her dışarı çıkışımda görüyorum. Bu sabah dikkatini bana yöneltmedi, patilerini yalıyordu. Bu fotoğrafı önceki günlerde çekmiştim.

Benim de bir kedim var, ismi Tarçın. Cins bir kedi değil, o da sokaklardan gelme. 1-2 aylıkken bacağından yaralanmış, sokakta perişan halde bulup, ameliyat ettirmişler. Veterinerde 1 ay kadar kaldıktan sonra bu haliyle sokaklarda yaşayamaz diyerek, kediler için seferber olan arkadaşlarımın ona bakacak birisini aramalarıyla hayatıma girdi. İlk geldiğinde çok küçüktü, yürüyemiyordu ama o kadar hevesliydiki. İki adımda bir düşmesi, kanepelere zıplayamaması gibi tüm engellerin üstesinden geldi. Şimdi şimşek hızında, kalçasında ufak bir çıkığı olmasa; (o da hiç belli olmuyor, okşarken hissediyorum sadece) o günleri hiç hatırlamayacağım. Tarçın'ı çok seviyorum, ancak şu da kesin ki ne cins kediler, ne de bizim sokaktaki diğer kediler kadar güzel. Sıradan sarı kedilerden. Göğsündeki kocaman beyaz kalbi çok özel, sivri kulaklarıyla da çok sevimli ama bana göre tabi.

Bu sabah yürüyüşüne çıktığımda; beyaz, nil gözlü kedinin fotoğrafını çekerken fark ettim; erkeklerin kadınlarla ilişkileriyle benim kedilerle olanın arasındaki benzerliği. Yani bir tane evde var. O hep orada, geceleri de beraber uyuyoruz.Ancak sokaktakiler de güzeller. Arada kaçamak, eğer isterlerse neden olmasın? Hatta bir sokak kedisi de bir yıldır, bazı gecelerini bizde geçiriyor. Özgür ruh, fazla kalmıyor, sabah olunca gidiyor. Tarçın'a arkadaşlık yapar, o da hayatında başka bir kedi görmüş olur diye düşünüyordum önceleri. Şimdi apartmanın önünde beni beklediğini görünce, keyif aldığımı fark ettim. Onu da görmek hoşuma gidiyor.

Açık bir ilişki yaşadığım kedim 
evde resme tapınmaya başladı.  
Ancak konu ilişkiler olduğunda, yüce gönül herkese açık yaklaşımı pek bana göre değil. Kadınlar daha idareci, akıllarında birden fazla kişi de olduğunda ser verip sır vermeyebiliyorlar. Ancak erkeklerdeki  ''sen de fena değilsin, arkadaşın da olabilir'' yaklaşımı beni daha en başta itiyor.Saplantılı bir bağlılık gözümü korkutsa da; en azından yakın bir ilişkide kendimi özel hissetmek istiyorum. Bir tane evde, yüzlercesi sokakta kedilerin. İnsanlar gibi. Sen olmazsan bir diğeri olur. Olur mu, gerçekten mi?

Sendeki güzelliği görmeyene gösterebilir misin? Aşkı bilmeyene anlatabilir misin? Dağları delemeyecek olana güvenebilir misin? Açabilir misin kendini ve bırakabilir misin tutunduğun ne varsa?Hiç bir şeyin olmadığında bile, tüm dünyanın senin olduğunu hissedebilir misin, sadece onunla olduğunda?

İnsanlarla hayvanların arasındaki farkın iletişim kurmak olduğunu söylüyorlar. Doğru değil, hayvanlar da iletişim kuruyor. Kedilerinkine tanık oldum, kendi aralarında da işaret dilinin ötesinde bir iletişim var. Belki aramızdaki fark bizim hayallere inanmamızdır. Aşka inanmamız...
Beyin öyle bir organ ki, sırları hala çözülemedi. %75'inin sudan oluştuğunu, yaklaşık 100 milyar nöronu olduğunu, küçük veya büyük oluşunun zekayla bir alakası olmadığını biliyoruz. Öyle ki ölümünden sonra araştırılan Einstein'ın beyninin biçiminde gözle görülür bir fark dikkat çekmemiş. Ortalama beyinlerle aynı ağırlıktaymış 160 IQ'lü, bilim adamının beyni. Tek bulunan bulgu, parietal bölümünün genişliği ve nöronlarının birbirleriyle daha çok bağlantıda olduğuymuş.

Dolayısıyla zekayla nöronların birebir alakası var. Nöronların birbirleriyle bağlantıya geçmesini ve çoğalmasını sağlamaksa mümkün.Yeni şeyler öğrenmek, her gün işe giderken kullandığımız yol yerine; diğer yolları denemek, yeni çevrelere girmek, yeni deneyimleri hayatımıza katmak nöronları ateşliyor.

Ancak bu yazının konusu nasıl daha zeki olacağımız hakkında değil. Kapasitemiz kapsamında aklımızı nasıl daha verimli kullanabiliriz? Başkalarının veya duygularımızın etkisinde kalmadan, durumu doğru analiz ederek, akıllıca nasıl karar alabiliriz? Eskiden sadece konunun uzmanları, psikologlar, nörolog ve doktorlar tarafından bilinen çeşitli konular, anlayabileceğimiz bir dille, sadeleştirilerek artık bizlere de ulaşıyor. Halo efekten, Stockholm sendromuna beynimizin bize oynayabileceği oyunlara, alt ve üst benliğe, kitle psikolojisine çok uzak değiliz. Yine de düşüncelerimizin kaynağının kendimiz olduğuna eminiz. Kimse bizim beynimize giremez, öyle kolay kolay da manipule edilmeyiz. Reklam endüstrisi ne kadar profesyonelleşmiş olursa olsun!

Aklınızı kullanma biçiminiz karşısında şapka çıkarıyorum. Ben kendimden tam emin olamıyorum. Ondan dolayı katıldığım eğitimleri derleyerek, özet bir kılavuz oluşturmak istedim. Aklımı nasıl daha iyi kullanır ve doğru karar verebilirim?

1. Bölüm: Mevcut durumu doğru değerlendirmek

Katıldığım eğitimlerden en çok faydasını gördüklerimi aşağıda paylaşıyorum. Sırasıyla dili net ve gerçeklere dayanarak kullanmak, ilişki biçimlerini doğru analiz etmek, mantık dışı görünen gerçekleri göz önünde bulundurmak ve felsefi birikimden faydalanabiliriz.

- Landmark Forum: New York'ta bir kaç hafta sonum Landmark Forumlar'da geçti. Türkiye'de de
düzenlenmeye başlayacak bildiğim kadarıyla. Landmark, Werner Erhard'ın 1970'lerde başlattığı bir eğitim şirketi olan EST'in devamı. Ara ara insan beynini etkilemekle ilgili ciddi eleştirilerle karşı karşıya kalsalar da; hayatımı kalıcı bir şekilde değiştirdiği kesin.

Landmark'da; kullandığımız dil, kör noktalarımız, hikayelerimiz ve geçmişi geride bırakmak üzerinde çok duruluyor. Özetle hayata yeni, beyaz bir sayfa açtırılıyor. Yaşadığımız her şeyi kendi perspektifimizden algılıyoruz. Bu da bizi geçmişimize hapseden bir döngüye yol açıyor.
Çok küçük bir değişiklikle bile, yeni olasılıkları hayatımıza çekmemiz mümkün.

Şu iki soruyu kendimize her koşulda sorabiliriz:

                      - Bu senin hikayen mi?
                      - Gerçek mi?

Hikayeye örnek olarak: ''Teyzem de beni hiç sevmez. Bir de huysuz ki, ayyy. Şimdi yine telefonda konuşmak zorunda kalacağız, bütün günümü mahfedecek.''

Gerçek: ''Teyzem beni telefonla arıyor.''

Başka bir örnek: ''Benim ilişkilerim hiç yürümez. Hep sorunlu insanları çekiyorum.''

Gerçek: ''Erkek arkadaşımdan ayrıldım.''

İlişkilerde şansız veya başarısız olduğumuza inandığımız anda; artık bu inancı hayata geçirmeye başlıyoruz. Oysa bir kaç ilişkinin bitmiş olması; gelecekte iyi bir ilişki yaşanmayacağı anlamına gelmiyor. Düşüncelerimizle ve sözlerimizle beynimizi de programlıyoruz; başka bir ifadeyle ''Abracadabra'' yapıyoruz. Sihirbazların Abracadabra'sının anlamı; ''sözlerimle yaratıyorum'' demektir.

Hayatımız  üzerindeki etkisinden dolayı ''hikaye mi, gerçek mi'' konusu çok önemli. Kararlarımızı geçmiş, özellikle de yaşadıklarımızdan dolayı çıkarımlarımıza dayanarak veremeyiz. Üst düzey yöneticilerin konuşmalarını yakından takip ediyorum. Çok net ve gerçeklere dayanarak konuştuklarını gözlemliyorum. Konuşma biçimimiz, kariyerimizde  ne kadar yükseleceğimizi bile etkiliyor. Yüksekler berrak bir görüş açısı gerektiriyor; hikayelere de, olumsuz beklentilere de, özellikle de geçmişin küllerine geçit vermiyor.

Landmark liderleri ve Werner Erhard'ın bazı videolarını paylaşıyorum:

Kör Noktalar                                                    David Cunningham - Bilinç Sıçraması
                     
Werner Erhard; Otantik Olmak                      Hikaye - Gerçek


- Transaksiyonel Analiz (TA): Avrupa Mentorluk ve Koçluk Derneği'nin düzenlediği TA Eğitimi'nin işim dışında, gündelik hayatıma da faydası dokunuyor. Nerede insanlar arasında henüz güven ve bağ oluşmamış; havadan sudan konuşuluyor; hemen anlıyorsunuz. Eric Berne tarafından geliştirilen bu kuramın başlangıç noktası ''Ben ok'yim, Sen de ok'sin''. Bu ''haklıyım-haksızsın'' atışmalarının dışına çıkarıyor insanı ve daha objektif olabiliyorsunuz. İnsanların davranışları arasında pek çok farklılık vardır.Ancak herkes özünde değerlidir, eşittir ve saygı görmeye layıktır anlayışına dayanıyor. Davranışları ve iletişim stillerini gözlemleyerek ebeveyn, yetişkin ve çocuk ego durumlarını değerlendirebiliyorsunuz. Örneğin çocuk benlik durumu sorumluluk üstlenmiyor, mızmızlanıyor veya oyun istiyor. Ebeveyn ise daha çok kural koyucu, sert ve otoriter. Yetişkin akılcı ve rasyonel tavırlarıyla toplumun beklentisini karşılasa da; aslında hepsine zaman zaman ihtiyaç duyuluyor. Çocukla eğlenceli, ebeveynle koruyucu da olabiliyoruz. Ancak örneğin ebeveyn eleştirici olup, dozajı da kaçırdığında sorunlar başlıyor. Terapiye girişmeden; iletişim sorunlarını ''o bunu dedi, öteki de böyle yaptının'' ötesinde değerlendirmek için bir metod arıyor ve bilgi edinmek istiyorsanız; TA eğitimini veya kitaplarını önerebilirim.


- Akıldışının Mantığı: Salt mantıkla doğru kararlar alabilir miyiz? Cevabı dolandırmadan vereyim: Hayır, alamıyoruz. Burada sezgisel bilişin kapısını da yavaş yavaş aralıyoruz. Ancak sezgilere geçmeden önce iktisat ve istatistiğe; yani beynin sol tarafındaki yolculuğumuza biraz daha devam.

Davranışsal iktisatçı Dan Ariely pek çoğumuzun doğru sandığı çeşitli konuların aslında öyle olmadığını araştırmalarıyla kanıtlıyor. Örneğin bir proje üzerinde çalışıyorsunuz. Kısa bir çay molası gibi küçük ödüllerin motivasyonunuza iyi geleceğini mi düşünüyorsunuz? Hayır, canınızı sıkan işi bir an önce bitirin, çünkü ara verdikten sonra alışmak daha zor oluyor. Bunun gibi hayatın içinden basit gerçekleri istatistiki sonuçlarla gözümüzün önüne seriyor. Başka bir örnek de satış  priminin çok yüksek oranda artırıldığı bir şirketten. Sonuçlar beklenildiği gibi olmuyor.Çünkü yükselen primle birlikte stres de artıyor ve bu da beklenenin aksine satışlara olumlu yansımıyor. Karar almadan önce öngörülebilir miydi? Evet.

Coursera'da, Duke Üniversitesi'nin, Dan Ariely tarafından, Internet üzerinden verilen bir eğitim programına katılmıştım. Eğer sertifika almak istemiyorsanız, Coursera eğitimlerine ücretsiz olarak da katılabiliyorsunuz. Dan Airely'nin kitapları da Türkçeye de çevrildi. Bilgi yağıyor; kaçırmayın derim.

Linkler: Coursera                 TED Konuşması ''Kararlarımızı Kendi Kontrolümüzde mi Alıyoruz?''

Kitabından kısa bir animasyon                          Deneyler                             Temel Motivasyonlar

- Felsefe:  Mevcut durum değerlendirmesine dille başladım. Dili her türlü yönlendirmeden ve hikayelerden arındırarak kullanmak ve geçmiş tecrübelerin bakış açımızı daraltmasına izin vermememek önemli. Saygıyla devam ettim. Her çocuk mükemmel doğuyor, ancak zamanla kazandıkları çeşitli davranış kalıplarıyla otantikliklerinden uzaklaşabiliyor, hatta çok sinir bozucu bile olabiliyorlar. Ancak sadece insan olmaları bile saygıyı hak ediyor. Dolayısıyla çıkış noktası  ''ben ok'yim, sen de ok'sin.'' Mantık da bir yere kadar. Aklımız bile bizi yanıltabiliyor. Doğru bildiklerimiz bilimle, istatistiki sonuçlarla tam tersi çıkabiliyor. Ancak okuyarak, araştırarak, yeni bilgilere açık olarak elimizi güçlendirebiliyoruz. Bu aslında daha zeki olmamıza da yardımcı oluyor. Yeni bilgi demek, beynimizdeki nöronların daha fazla aktive olması demek. Özetle bu işin kısa yolu yok. Okuyacağız, araştıracağız, alışık olduğumuz, konfor alanımızın dışına çıkacağız. Bu süreçte yolumuz felsefeyle da çakışırsa ne ala. Ben şanslılardandım. Başlarda uyanık kalmakta ve dikkatimi odaklamakta çok zorlanmama,  rağmen 8 yıldır Anadolu Aydınlanma Vakfı'ndan Metin Bobaroğlu'nun felsefe seminerlerine ve konuşmalarına devam ediyorum. Aklı güçlendirdiği kesin, ayrıca müthiş bir bilgi birikimi. Düşüncenin gelişimine, insanın yolculuğuna tanık ediyor sizi. Eski çağlarda kadınların eğitim alması bile yasaktı. Bilgiye ulaşım belirli zümrelere layık görülürdü. El yazmalarıyla, sohbetlerle aktarılırdı kültür. Nice insanlar o bilgileri korumak uğruna canlarını verdiler. Şimdi Internet'e girmemiz yeterli. Bazen en çok aradığınız cevap, binlerce yıl öncesinden gelebiliyor. Sokrates'ten Platon'a; Herakleitos'tan Hegel'e dünyanın en büyük beyinleri, imdadınıza yetişebiliyor. Hala okumam, etmem diyen varsa da; kendi seçimidir. Aklı verimli kullanmak için felsefe de şart değil; sadece yararlı bir yöntem ve zor olduğu da kesin. Ondan dolayı herkese hitap etmeyebilir. İnsanı, kendimizi anlamamıza; ağzımızdan çıkan sözün anlamı üstünde durmamıza, ezbere yaşamamamıza, hayatımızın nesnesi değil, öznesi olmamıza yardımcı oluyor.

Tüm bunlar anlayışımız ve değerlendirme kabiliyetimizin artması için. Kararlarımızı kimsenin etkisi altında kalmadan verelim. Kendi aklımızı kullanabilelim diye. Yoksa çok kolay başkaları tarafından kullanılıyor; farkında bile olmuyoruz.


Metin Bobaroğlu'nun bazı makalelerinin linkleri:

Felsefe

Felsefe Taşı:Kaybolan Kelime

Değerler Sorunu           

Kültür ve Uygarlık

Aklın Üretilmesi

Çelişki İlişkidir  





Aklı Kullanma Kılavuzumuzun ikinci bölümün konusu kritik düşünme olacak. Hipotezden, neden-sonuç ilişkilerine çeşitli açılardan ele alacağım.Bu arada 22 Temmuz Dünya Beyin Günümüz kutlu olsun.

Görüşmek üzere...

Suriyeli mültecilere karşı olanları duydukça, içim burkulmuyor dersem yalan olur. Belki de empati yapıyorum; sonuçta hem anne, hem de baba tarafımdan Çerkezim. Çerkezler de Rusya'dan sürüldüklerinde, Türkiye'ye gelmişlerdi. Ben vatansız olmanın ne olduğunu birebir yaşamadım. Kendi evimden, ülkemden gönderilmedim.Bizim evde de bu konular fazla konuşulmaz; siyasi alanlarda etliye, sütlüye karışılmazdı. Yaşamımızla ilgili dikkatimi çeken tek farklılık; babamın yerleştiğimiz her evin küçük bir bölümünü mutlaka kilere çevirmesiydi. Paylaşmayı, vermeyi, dostlarla, akrabalarla birlikte yemeyi, içmeyi çok severdi. Bu cömertlikle birlikte; her an her şey olabilir, kıtlık başlayabilir, elimizde avucumuzda hiç bir şey kalmayabilir gibi, saklamak, biriktirmek, temkinli ve tutumlu olmanın tezatlığıyla iç içeydik. O kiler hayatımızda hep oldu ve dikkatimi çeken tek farklılığımız da buydu.

Tarihçi bir arkadaşımla sohbet etmiştik; yaşama biçimimin tipik Çerkez olduğunu söylediğinde şaşırmıştım.Herkes gibi değil miydim? Annemin muhteşem yemekleri ve küçükken gittiğim Çerkez düğünleri dışında (bir de şu kiler) herhangi bir farklılık hissetmemiştim oysa. Sonuçta Türküm, Türkiye'de doğdum. Annenanemin de, dedemin de babası Çanakkale Savaşı'nda savaştılar.Birisi şehit, diğeri gazi oldu. Bu ülkede yaşadık, bu ülke için savaştık.

Şimdi Suriyelileri ülkelerinde kalmayıp; savaştan kaçmakla suçluyorlar. Oysa ülkemizdeki Suriyelilerin  %80-85'ini kadın ve çocuklar oluşturuyor. (K: The UN Refugee Agency, 2015 verileri.) Savaşabilecek, geriye %15 kalıyor, onlar da kaçtı mı, ailelerini mi korumak istedi, başlarına ne geldi; bilmeden, saldırılıyorlar. Herhangi bir bilgiye dayanmadan, sosyal medyada infaz başlatılıyor. Bu yorumları yazanların kaçının savaş gördüğünü de merak ediyorum.

Bu tutumumuzla aslında Avrupalılar'dan farklı değiliz. ''Biz çalıştık, biz vergi ödüyoruz. Bu Suriyelilere maaş bağlanıyor'' diye isyandalar. Oylarıyla iktidara taşıdıkları yöneticilerin, Ortadoğu politikalarının bumerang misali geri döneceğini, kendi hayatlarını da etkileyeceğini hiç düşünmemiş gibiler. Bizde de işsizlik oranları paylaşılıp; ''Suriyeliler mi işe alınacak'' diye sorulsa da; ekonomiden daha çok hırsızlık ve şiddet vakalarından endişeliyiz. Dile kolay, pek de takdir etmediğimiz bir kültürden 3 milyon kişi şu anda, bizimle beraber. Dilimizi konuşamıyorlar, işsizler, ağırlıklı eğitimsizler. (Eğitimlileri Almanya'nın aldığına dayanarak, öyle yazdım. Yoksa eğitim oranıyla ilgili bir veri elimde yok.) En zor şartlarda yaşadıkları halde, doğum kontrolünden de bir haber; çoğalıyorlar sürekli. Endişelenenleri anlıyorum. Ancak onlar da canlarının istediklerinden dolayı, her şeylerini geride bırakarak, gelmediler. Pek çoğu ülkemizde de kalmak istemiyor, Avrupa'ya göçmek istiyorlar. Kırmızı tşörtlü çocukların karaya vurduğu, o motorlar ondan dolayı tıka basa dolu. Canlarını da tehlikeye atarak; yaşayabilecekleri, geleceklerinin olabileceği bir ülkeye gitmeye çalışıyorlar.

Suriyeliler Türkiye'de mülteci olarak da kabul edilmiyor bu arada.Resmi statüleri sığınmacı. Türkiye Avrupa'dan gelenleri mülteci olarak kabul ediyor; Suriyelileri değil. Şimdi vatandaşlığa alınmaları gündeme geldi; ancak yasalarımız o kadar da serbest değil. 5 yıl Türkiye'de yaşamak, Türkçe konuşmak, iyi ahlaklı olmak gibi çeşitli kriterler aranıyor.  Endişeliyiz anlıyorum.Sokakların dilencilerle dolmasından, hırsızlıklarından,  zorbalıklarından, kendi kültürleriyle bizi geriye çekmelerinden... Ancak unutmamalı; hayatları tehlikede.Ve insan hayatı her şeyden kıymetlidir.

İngiltere'de yapılan son referandumda ''Türkler AB'ye girebilir, buraya gelebilir'' reklamlarıyla oy topladıklarını biliyorsunuz değil mi? Bu Avrupalılar bizi neden aralarında istemiyor diye düşündünüz mü hiç? Neyimiz onları rahatsız ediyor? Pis miyiz, ahlaksız mıyız, kavgacı mıyız? Bizim de beğenilmediğimiz, istenmediğimiz, küçük ve hor görüldüğümüz üzerinde hiç durmuyoruz. Sanki bir Avrupalı gibi, üstten bakar bir biçimde, ''nereye giderlerse gitsinler,  ölsünler, bize ne, Suriyeli istemiyoruz'' diyoruz. Bence bu tutum bize hiç yakışmıyor. Üstümüzde eğreti duruyor. İnsanca değil, şefkatli değil; vicdanlı hiç değil.

O tarihçi arkadaşımdan öğrenip, şaşırdığım diğer bir bilgi de; Çerkezlere ilk geldiklerinde, ikinci sınıf insan, hatta köle gibi davranılmış olduğuydu. Ancak Çerkezlerin en önemli özelliklerinden birisi uyumlu olmaları. Ne kendi kimliklerini kaybediyorlar, ne de bulundukları toplumu rahatsız ediyorlar. (Bazen uyumlu olmayı öğrenmek için Çerkez bir aileye doğduğumu ve iletişim becerilerimi geliştirebilmek için de iletişimci olduğumu düşünürüm. Ancak Çerkezler de kavim kavim. Anne tarafım Ubıhlar, en savaşçı kavmi Çerkezlerin.Bende bu özellik ağır basıyor.) Neyse konumuz benim nasıl olduğum değil;  barış içinde nasıl yaşayabileceğimiz.

Şimdi okuduğum haberlerden Suriyelilerin de uyumlu davranmaları ve kargaşa çıkarmamak için özellikle dikkatli olmaları gerektiğini anlıyorum. İnsanlar zaten Suriyelilere karşı; en ufak bir olayda; çok büyük bir tepki olabilir.Daha içimizde Türk-Kürt, Alevi-Sünni birlikteliğini sağlayamamışken; çeşitlilik sorunumuza Suriyeliler de eklendi. Belki zamanla aileler çocuklarının Suriyelilerle aynı okula gitmesini istemeyecek, Suriyelilerle evlenmeye karşı çıkılacak, şiddetli olaylar yaşanacak. Ya da silkelenip, kendimize gelecek ve tüm dünyaya insanlık dersi vereceğiz.Farklılıklarımızı zenginliğe dönüştürerek; birlikte yaşamanın bir yolunu bulacağız.Ben yapabileceğimize inanıyorum.


Doğum günüm yarın, ama arkadaşım Aslı yurt dışına gidiyormuş; oralarda atlamasın diye önceden, dün aradı. Bilimum bankalar ve markaların kutlama mesajları da bugünden gelmeye başladı. Aslı'nın onlardan önce davranmasına sevinmedim dersem de yalan olur. Şirketler için veri bankasında bir isimden ibaret olduğumun farkındayım. E-postayla kutlamaları soğuk buluyorum, ancak açıp okuyorum yine de, ilginç değil mi? Otomatik gönderilmiş, dünya ticaretinde küçücük bir nokta olduğunu hissettiren mesajlar.Herkese tek tek mesaj yazmak için bir departman dolusu insanı işe alacak değiller tabi. (Aslında iyi olurdu, insanlar da iş bulurdu.) Hem çoğunluk otomatik mesajlara karşı olsa, CRM'ciler işsiz kalır ya da yepyeni taktikler bulmak zorunda kalırlardı. Demek ki işe yarıyor e-postalar, kutlu doğum haftana özel promosyon kuponları, girdiğin Internet sitesinde kendi adınla ve doğum günü şarkılarıyla karşılayan, eğlenceli uygulamalar. Belki de sanal bile olsa, özel hissetmeye ihtiyacımız var. Bu ihtiyaç yoksa muhtaçlık mı insanı sahteliklere zaman ayırmaya yönlendiriyor?

Eskiden saatlerce hediye aradığımı hatırlarım. El yazısıyla yazdığım mektupları, koca bir dünyanın benim için sadece bir kaç kişiden ibaret olduğunu. Geçmişi özlemle anıyor insan. Oysa Metin Bey (yıllardır Anadolu Aydınlanma Vakfı'nda seminerlerine gittiğim) geçmişin insana sadece hüzün ve nostalji duygusu verdiğini, bu yüzden de geride bırakılması gerektiğini söylemişti geçen pazartesi. Ya eski, güzel günleri özlermiş insan ki bu durum bugünün o zamanlar kadar hoş olmadığını gösteriyor. Ya da kaybettiklerinin yasını tutarmış. Yani elle tutulur hiç bir yanı yok geçmişin. Ne doğum günlerinin, ne de diğer hatıralarının...

Gelecekse belirsiz. Ya endişe veriyor insana, ya da; ya da ümit. Ümit kısmını sevdim. Güzel günlerin bizleri beklediği hayalini.Güçlendiriyor insanı; hayaller neredeyse bugünü bile kurtaracak. Yine de gerçeklerden kaçmamalı. Neyse halin, çıkar falın. Bugünümüz neyse gelecek de bir benzeri işte. Neden daha farklı olsun ki?

İşte tam burada yine ümit devreye giriyor. Mucizelere olan çocukça bir inanç. Kader-kısmet meseleleri. Küçükken, henüz inanmaya çok açıkken dinlediğimiz onca masalı tamamen unutmadık herhalde. Ne beyaz atlı prenslere bel bağlayıp, ne de Sindrella masallarıyla avunsam da; yapılan iyiliklerin de, kötülüklerin de insana geri döndüğü; bu Quantum evreninde her şeyin, herkesin birbiriyle bağlantılı olduğuna dair bir inancım var. Temeli masallara dayanıyor sanırım. Kadercilerden tek farkım; geleceği kendi ellerimizle ördüğümüz ve kendimizi yeniden tasarladığımızı düşünmem. Aldığımız her kararla, emek sarf ettiğimiz her konuyla, üstesinden geldiğimiz her korku ve def ettiğimiz tüm yargılarımızla. Hayatımızda neyi tutup, neyi bırakacağımız hakkındaki kararlarımızla. Nasıl birisine dönüştüğümüzle. Konrolümüz dışında, başımıza ne gelirse gelsin; talihsizlikler ya da şanslı olaylar, kim olduğumuzdan biz sorumluyuz. İyilik ve kötülüğün ötesini kast ediyorum. Toplumsal ve dinsel yönlendirmelerin, ortaklaşa oluşturduğumuz arketiplerin ötesinde; tüm özgünlüğümüzle ortaya koyduğumuz kişi bizim eserimiz.

İngilizcede ''self made man'' diye bir tanım vardır. Zor şartlardan çıkmasına rağmen, büyük bir servet yapan, başarılı olan insanlar için söylenir. Kendi elleriyle kendisini yaptı anlamına gelir. Sadece maddi durumla kısıtlı ya da erkeklere mahsus da değildir. Self made womanlar da vardır.

40 artılara geldiğim bu yıllarda, inşaa sürecine devam. Emekle, sevgiyle, aşkla yoğrulmaya, tüm fazlalıkları atmaya, samimiyete, ''self made woman'' olmaya...

Happy birthday to me :)

Not: Kimse neden İngilizce demesin şimdi. Geçmişi tam bırakamadım, kelebek misali dönüşemedim. Amerika günlerini de özlüyorum.


Mavi gökyüzünün ve okyanusların rengi olmasına rağmen; özgürlüğü, büyüklüğü çağrıştıracağı yerde hüznün rengi olmuştur. Blues müzik adını maviden alır, siyahların başkaldırılarını, çektiklerini dünyaya duyurur. Blues tınıları bize eğlenceli gelse de, dünyada arabeskle eş tutulur. Blues da içinde bir parça acı barındırır, mavi de... Ben de bu aralar biraz maviyim. Hüzünlü diyemem tam olarak.Ama renk kartelasından Pantone 638 C, gri-mavi karışımı, artık ne anlama geliyorsa...

Sürekli çalışıyorum. Hem günlük konularla meşgulum, hem de işimizi nasıl geliştirebiliriz diye yenilikler ve yaratıcı projeler peşindeyim. Buna işim gereği oradan oraya uçuşan kelebek misali networking yapmak ve etkinliklere, konferanslara katılmak da eklenince bana fazla zaman kalmıyor. Yakınmıyorum, girişimci olmayı ben seçtim. Şirketlerde yaşananları, insanları ne kadar kolay harcadıklarını gördükçe de, iyi ki kendi yoluma gitmişim diyorum her seferinde. Elimden geldiğince destek vermeye çalışıyorum. Kah mentorlukla, kah birileriyle tanıştırarak, güzel ve değerli insanların yanlarında olmaya çalışıyorum. Ben bu desteği görmemiştim, o yüzden değerini çok iyi biliyorum. Günün sonundaysa aklımda hep şu oluyor: İyi ki kendi işimi yapıyorum, biriyle anlaşamasam, diğerleri gelir. Sadece belli insanların insiyatifine kalmıyorum. Bunun bir bedeli varsa, belirsizlikle başetmek, çok çalışmak, çok koşturmaksa; ona da razıyım.

Özetle bana göre bir sorun yoktu ortada, ancak mavilere gömüldüğümü geçende yaptığım bir telefon konuşmasında anladım. İç iletişim bölümümüzde yurt dışından bir ortağım var. Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde, kendi şirketlerini kurarak, faaliyet gösteriyorlar. Türkiye'de benim aracılığımla; tek temsilcileriyim. Burada bulunmayan dijital ve mobil aplikasyonları olduğu için de aslında çok şanslıyım. Gerçi başlarda tanıtması ve anlatması zor oldu, ancak şimdi büyük müşterilerimiz olmaya başladı. Şirketin CEO'suyla irtibattayız, yani beni çalışanlarına delege etmemesi ve kendisinin birebir ilgilenmesi de başka bir şanslı durum. Hızlı ilerleyebiliyoruz. Tekliflerde vb. mailleşip, duruyoruz. Hollandalı, keyifli, rahat. Ancak hırslı da, işinin peşinde, müşteri odaklı.Onun da ajandası dolu.Görüşmek için çok öncesinden günü belirledik.Tabi ben görüşmeyi telefon konuşması sanınca, o da Skype önünde bekleyince bir gün sonrasında ancak gerçekleştirebildik. İlk sorduğum soru şu oldu: Sorun nedir? Yüzünün ifadesini unutmayacağım. Neden bir sorun olduğunu düşündüğümü sordu garip bir bakışla. Verdiğim cevabın garipliği de aşağı kalmadı.''Çünkü konuşuyoruz'' dedim.

Sorun yokmuş. Yeni ve güzel bir satış yapmıştık, konuşmak istemiş. Çok normal değil mi? Beynimin nasıl koşullanmış olduğunu o zaman anladım. Mentorluk ve koçluk çalışmalarında, insanları bu koşullanmaların dışına çıkarmaya çalışırız. Alışık oldukları düşünme tarzlarının, hep kullandıkları otobanların dışına. Ve ben de de o otobanların birindeydim işte. Eğer konuşacaksak, ortada bir sorun olmalı, değil mi? İşin ironisi de şurada ki; ben bir iletişimciyim. Gerçi hiç bir zaman çok yetenekli bir iletişimci olduğumu iddia etmedim. Tam aksine insan kendi söküğünü dikemiyor. Devirmiş olduğum çamları da en iyi ben bilirim. İletişimi öğrenmek için bu mesleği seçmiş olmalıyım.

İnsanlar konuşur ve anlaşırlar. Ancak öyle bir koşullanmışım ki, konuya ''sorun nedir'' diyerek başlıyorum. Bir başarının ardından, kötü bir olay olacağını sanıyorum ve bunu çevremdeki insanlara yansıtıyorum.

Çevreme baktığımda, salonuma; turkuaz bir halı, turuncu yastıklar ve beyaz kanepelerle; neşeli bir ortamı var. Orkidelerim çiçek açmış, balkonuma da beyaz ve çingene pembesi sardunyalar aldım. Üstümde de aynı pembeden, yazlık bir elbise var. Ortada endişe edecek hiç bir durum yok. Her şey kafamda, zihnimin otobanlarında. Otabanı Pantone 638 C'ye boyamışım sanırım.
Etik ve İtibar Derneği'nin dergisi Inmagazine'de yayınlanan yazım. Mart 2016



Bugün metrobüsle Asya tarafına geçerken; küçük, kumral bir çocuğun ağlamasıyla içine gömüldüğüm iş-güçle ilgili düşüncelerden kafamı kaldırdım. Tıkış pıkış olan metrobüsün içinde mendil satmaya çalışan çocuk bir grubun ortasında kalmış, üstünde güvenlik görevlisi kıyafeti olan bir adam elinden mendilleri almıştı. Kendini yere atan çocuk ağlamaya, anlamadığımız diliyle isyan etmeye başladı. Yanımda duran bir  kadın kızdı gruba, çocuğu rahat bırakmalarını söyledi. Bir süre sonra yine çocuğun üstüne gitmeye başlayınca bu sefer de ben kızdım. ''Şikayet ediyorsunuz bunları'' dedi üniformalı adım. ''Hayır şikayet etmiyoruz. Yazık çocuk korktu görmüyor musunuz? Kimbilir neler yaşadı, rahat bırakın onu'' diyince herkes sustu. Çocuğa gel sen benim yanımda dur dedim, anlamadı ama sakinleşti. Sonra çocuğun yanında duran, o da dilimizi konuşmayan gençle üniformalı adam indi metrobüsten. Çocuk tek başına metrobüste kaldı. Kapıya dayadı başını, dışarıya baktı, bir kaç durak daha. Sonra yine bir kadın merak etti, tek başına duran bu küçücük çocuğu, ilgilendi. Ben de para mı versem, imkan olsa eve mi almalı diye düşünürken, çocuk iniverdi bir durakta, onca kalabalık içinde hızla gözden kayboldu.

Hali bana o kadar dokundu ki... Bazıları mültecilerden rahatsız. Huzurumuzu bozacaklar, işsiz-güçsüz onca insan şimdi bizimle, burada Türkiye'de. Avrupa duyarsız. Hangi politik oyunlar sonucu geldi tüm bunlar başlarına, orası da belirsiz. Ancak ben onları burada istemeyenlere katılmıyorum. Bu çocuklar için hiç bir şey yapamıyoruz, ona üzülüyorum.

Çevrenizdeki insanların sizi nasıl gördüklerini düşündünüz mü? Sizi sıcak gülümsemenizle mi hatırlıyorlar; ya da dertli, mutsuz yüz ifadenizle mi? Hayatlarındaki yeriniz, rolünüz nasıl? Sizi gördüklerinde taze bir esinti gibi içleri mi açılıyor? Birlikte daha fazla zaman geçirmek istiyor, size doyamıyorlar mı? Ya da çocukluk arkadaşınız artık sizinle görüşmek istemiyor, komşularınız yakınmalarınızdan bıkmış, çocuklarınız odalarına mı kapanıyor? Hepsinin kendine göre makul sebepleri vardır. Zaten hayat artık o kadar hızlı ki; insanın insana ayıracak vakti yok. Günde 8-10 saat çalışmalı.Büyük şehirde yaşıyorsa, günün 2 saati deyolda geçer. Interneti, televizyon dizileri derken geriye zaman kalmıyor. Belki de beraberliğinizden tat almıyorlardır, kim bilir...

İnsan yakınlarıyla bağlarını kolay kolay koparıp, atamıyor. Ailesinden uzaklaşamıyor, karşındakini kırmaktan çekinebildiği gibi, menfaat açısından da bazı ilişkilerini sürdürüyor. Belki siz de onlardan birisiniz. Her gördüğünüzde kendinizi güçsüz, demoralize hissettiğiniz birileri var hayatınızda. Sizi sürekli eleştiren, ancak bunu sizin iyiliğiniz için yaptığını söyleyen, hayatın sürekli kötü yanlarını gören, hiç dağılmayacak gibi duran bir olumsuzluk bulutu içinde yaşayan. Örneğin iş arıyorsunuzdur, ''kimsenin işinden ayrılmadığını ve pozisyon açılmadığını'' söyler. Herkes torpillidir, yükselenler o konumları hak etmiyorlardır, kimse iş bilmiyordur ona göre. Bekarsanız doğru erkek yoktur, evliyseniz eşiniz sizi kesin aldatıyordur, kanser vakaları artmıştır, ülke batmıştır, 3-5 kilo fazlanız vardır ve siz çoktan obez olmuşsunuzdur. Tanıdık geliyor mu bu senaryo?

Eğer görüşmezseniz böyle biriyle, bencil ve vefasızlıkla suçlanırsınız.Patronunuz ve iş arkadaşlarınız böyle kişiliklere sahipse, ya etkilenmemeyi öğrenecek, ya da iş değiştireceksiniz. Kulaklarınızı kapayacak, dediklerini üzerinize almayacak, belki de bir uzman yardımı alacaksınız. Açık iletişimi seçip, söyleseniz de nasıl hissettirdiklerini inanmazlar, sizin bir sorununuz olduğunu düşünürler. Şimdi aynayı ters tarafa çevirelim. Belki siz de böyle birisiniz. Umutsuz, huysuz, mutsuz...

Kimileri kaderci...Nereden geldiğimiz, nereye gittiğimiz, nasıl biri olduğumuz belli. Oysa ben hem irade sahibi olduğumuza, hem de seçimlerin gücüne inanıyorum. Aynı şartlar altında doğsa da insanlar birbirinden çok farklı olabiliyorlar. Kimileri olumsuzlukla baş etmeyi öğreniyor, çaba sarf ediyor.Hem kendi hayatını yola sokuyor, hem de başkalarına ışık tutuyor. Kimileri başkalarının enerjileriyle beslenmeye çalışıp, sömürücü bir hayat sürüyorlar.

Siz kim olmayı seçeceksiniz?

Hiç bir başkasının hayatına nasıl dokunduğunuzu düşündünüz mü? Onun zamanını mı çalıyorsunuz? Parasından, konumundan, çevresinden, bedeninden mi faydalanıyorsunu? Ona verdiğiniz etkilerle hayatını sürekli dibe mi çekiyorsunuz? Ve  söyleneduran yalanla ''aslında onun iyiliğini mi istiyorsunuz?" Kim çocuklarının hayatını mahfetmeyi ister ki? Ancak çoğunlukla anne babaların yol açtığı travmalar sonucu gidiyor insanlar psikologa. Bunlar hakkında düşündükçe sorumlu yaşamın tanımı bende daha netleşmeye başladı.Bir hocam ''çiçeğe, böceğe, karıncaya dahi zarar vermeyeceksiniz'' derdi. Başka bir hocam bilge bir adamın yolun ortasındaki taşı kaldırıp, kenara okşyarak koymasındaki zerafeti anlatırdı.Taş maddenin en katı hali olmasına rağmen, tesirler ona bile işliyor. Bir de insanı düşünün. Sözlerin o insana nasıl işlediğini, ruh haline, geleceğine etkilerini... O yüzden olumsuzluğa kapıldığınızda çok dikkatli olun. Belki de hiç istemeden, yakın olmak istediğiniz, önemsediğiniz birine sadece mutsuzluk veriyor olabilirsiniz. Onu kaybedebilirsiniz, artık sizinle olmak istemeyebilir.

Fotoğraf Audrey Hepburn'un. Gülümsemesi her zaman içimi ısıtmıştır, zarafeti de. Audrey Hepburn şöyle demiş: ''Beni güldüren insanları severim.Dürüstçe söylemek gerekirse en çok hoşlandığım şey gülmektir.Hastalıkları iyileştirir.Bir insandaki herhalde en önemli şeydir.''
Apple ile hayatımızı geliştiren Steve Jobs'ta hep kendisinden daha zeki insanlarla bir arada olduğunu söylemiş. ''Üzüm üzüme baka baka kararır'' derler ya bizde, ne kadar doğru.

Kimsenin içini karartmamak için bizler de dikkatli olalım. Şimdi aklıma başka bir soru daha geldi.Benim için hayatta en önemli şey ne ve kimlerle olmak istiyorum? Cevabı bulduğumda, sizlerle paylaşacağım. Siz biliyorsanız, bana yazar mısınız lütfen.

Günleriniz güzel insanlarla, sımsıcak, harika geçsin.