Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com

GDO, genetiği değiştirilmiş organizmaların kısaltması. Kimilerinin korkulu rüyası, kimine göreyse nüfusu artan ve gıda kaynakları azalan dünyamızın olmazsa olmazı. Benim de temkinli yaklaştığımı belirtmem lazım. Ancak taraftarı olalım ya da olmayalım, hiç birimiz pazara veya markete gidip, GDO satın almıyoruz. Aldığımız yiyeceklerin tohumları GDO'lu olabiliyor; sütü ve etinden faydalandığımız hayvanların, özellikle de büyüme hormonuyla yetiştirildiyse genetiği değiştirilmiş olabiliyor vb. Dolayısıyla kendimize göre yediğimize, içtiğimize, sağlığımıza dikkat ettiğimizi sanırken; dolaylı yoldan bu genetiği değiştirilmiş organizmaları bünyemize katmaya devam ediyoruz. Yol açabileceği zararlar arasında maalesef kanser de yer alıyor. Araştırmalar, davalar, PR çalışmaları yıllarca sürse de; haberlerde önce sağlığa zararlı olduğunu duysak, sonrasında resmi otoriler öyle olmadığını açıklasa da GDO insan sağlığını tehdit etmeye devam ediyor. En son bilgi; Monsanto tarafından pazarlanan Glyphosat marka tarım ilacının kansere yol açabileceğinin saptandığı yönünde oldu (Kaynak: Deutsche Welle). Monsanto mısır, soya fasülyesi, pamuk, buğday ve şeker kamışı gibi genetiğiyle oynanmış tohum ürünleri ve tarım ilaçları üretiyor.

Alman ilaç ve kimya devi Bayer, 66 milyar dolara Amerikan Monsanto şirketini satın aldı. Monsanto, dünyanın en şeytani firması olarak da tanınıyor. Bu kötü ününü GDO'ya ve çiftçilere çektirdiklerine borçlu. Monsanto, eğer GDO'lu tohumlar rüzgarla bile geçmiş olsa, çiftçilere dava açıp, hak talep ediyor.  Bu satın almayla birlikte Bayer, dünyanın en büyük tohum ve tarım ilaçları üreticisi haline geldi. Ancak özellikle de Alman çevreciler çok tepkili. GDO'ya alışmış ve obeziteyle yıllardır mücadele edemeyen Amerika gibi olmaktan endişeliler. Tohum çeşitlerinin azalacağı ve fiyatların yükseleceğini de ekliyorlar.

Bayer CEO'su Werner Bauman ise; nüfus artışının ve iklim değişikliğinin tarım endüstrisinin önemini artırdığına ve 2050 yılına kadar dünya nüfusunun üç milyar artacağına dikkat çekiyor. Küresel gıda ihtiyacının karşılanması için yeni teknolojilerin kullanılması gerektiğini savunuyor. Monsanto satın almasının hissedarlara, müşterilere, çalışanlara ve toplumun geneline büyük fayda sağlayacağını söylüyor.

GDO ile normal bir tüketici kadar ilgiliyim. Uzmanlık alanımsa iletişim danışmanlığı ve itibar yönetimi. Dolayısıyla bu satın alma, iletişimci olarak da dikkatimi çekti. İtibar sıralamasında, tüketiciler tarafından ilaç sektörüne güvenin azaldığı Gallup 2016 Araştırması'na göre biliniyor. 25 sektörün itibarının sıralandığı listede ilaç en sonlarda yer alıyor.Küba'da kanser aşısının geliştirildiği ve ücretsiz dağıtılacağı haberleri, Bayer'in Monsanto satın almasıyla aynı zamanda yayıldı. Her ikisinin de sektörün itibarına etkisi olacağı öngörülebilir. Ancak pozitif yönde olduğu söylenemez. Bayer'in bu hamlesi firma açısından karlı olsa da; tohum ve tarım sektöründe karşılaşacağı protestolar; ilacın da en önemli oyuncularından olduğu için, sektörün zaten gerilerde olan itibarını birebir etkileyecektir. Bir profesyonel olarak, diğer ilaç firmalarının sektörün itibarını geliştirmek için ne yapmaları gerektiği; sürdürülebilirlik raporlarından, alınan sosyal sorumluluk ödüllerine hiç birinin yeterli olmayacağı üzerine kafa yormaya başladım bile. Sosyal sorumluluk şirketin iş politikası olmadıktan sonra; göz boyamadan öteye geçemez.

İlaç sektörüne güven ne kadar az olursa olsun; sonuçta hastalansam doktora giderim ve yazdığı reçetedeki ilaçları kullanırım. Yan etkilerini okurum, ancak iyileşmek için işin uzmanlarına ve yıllarını ve kaynaklarını bu ilaçları geliştirmeye vermiş, profesyonel şirketlere güvenirim. Ancak seçim şansım var. Eğer istersem alternatif tedavilerden de faydalanır; bitkisel karışımlardan, reikiye diğer seçenekleri de değerlendirebilirim.  Peki doğal ve genetiğiyle oynanmamış bir şey yemek istesem; onu nereden bulabileceğim? Çiftçiler bu dünya devleri karşısında ne kadar dayanabilir? Soframıza ''doğal lezzet'' etiketiyle gelen ürünlerin karışımlarını okuduğumda bile hayrete düşüyorum.

Seçim hakkımızın elimizden alınması ve GDO'nun tamamen yaygınlaşması beni korkutuyor. Bayer bu satın almasıyla, sektörün de en büyüğü oluyor. Belki CEO'sunun altını çizdiği gibi, bizleri aç kalmaktan kurtaracak, ya da insan olmaktan çıkaracak. İleride büyük bir krize yol açarsa, kriz yönetiminde alışık olduğumuz;  ''Pardon, özür dileriz. Çok üzgünüz. CEO'muzu işten çıkardık ve gerekli önlemleri aldık'' açıklamasıyla üstesinden gelinemeyecek bir durum bu. İnsanlık tarihinde önemli bir adım. Sektörün diğer önemli oyuncuları Çinli kimya devi ChemChina, İsviçreli tohum üreticisi Syngenta'yı satın aldığında ve Dow ile Dupont'un birleşmesiyle durum ne olacak? Konu sadece beslenme biçimimizin inovasyonla geliştirilmesi değil. Seçeneğimiz olacak mı, onu merak ediyorum.


Yazıda kısaca değindiğim bilgilere ulaşmak isterseniz:

BBC haberi ''Monsanto Satın Alması'' : http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37361302

Bloomberg haberi: http://www.bloomberg.com/news/articles/2016-09-14/the-heroin-laced-history-behind-the-year-s-biggest-deal

Deutsche Welle haberi: http://www.dw.com/tr/bayerin-66-milyar-dolarl%C4%B1k-yat%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1/a-19550599

Vox ''Why Bayer's massive deal to buy Monsanto is so worrisome''
 http://www.vox.com/2016/9/14/12916344/monsanto-bayer-merger

Gallup 2016 İtibar Araştırması '' İlaç Sektörü Geriliyor'':
https://www.statnews.com/pharmalot/2016/08/30/gallup-poll-drug-firms-negative/
New York Üniversitesi'nde İşletme Koçluğu Eğitimi alırken, koçluğun Amerika'da çok ilerlediğini ve iyi koçların inanılmaz bir geliri olduğunu öğrenmiştim. Hocam ''Türkiye'de koçluğu araştır, eğer yükselişteyse mutlaka bu işi yap'' demişti. Özel bir yeteneğim olduğundan değil, ancak içinde yetiştiğim kültür bizi  karşımızdakini rahatlatmaya, açılmaya, iletişim kurmaya yönlendiriyor. Biz birisi ziyaretimize gelse; ilk olarak çay, kahve,  bir şeyler ikram ederiz. Güler yüzle karşılar,  hemen konuya atlamadan, hal hatır sorarız. Bu adımlar yurt dışında, özellikle de batı ülkelerinde birer birer öğretiliyor. Karşınızdakine selam verinden başlıyor eğitim, artık düşünün durumu. Dolayısıyla da hem Türk, hem de iletişimci olunca Amerika'da dikkat çekmemem imkansız hale gelmişti. Yine de komplimanları red ediyor değilim, evet benim de koçluk becerilerime diyecek yok :))

Ancak içinde bulunduğum çıkmaz; bir şirket bizi tutup, ücretimizi ödeyerek, koçluk almasına karar verdiği kişiye yönlendirdiğinde bu sürecin başarılı olamayacağıyla ilgiliydi. İki kişi arasında kimyasal uyum çok önemli.Bunun da ötesinde ortak amaçta buluşmak da. Bir tarafın ihtiyacını, diğerinin karşılıyor olması lazım.Ancak her şey çok kolay olduğunda, yaygın deyişle ''armut piş, ağzıma düş'' olduğunda, bu mümkün mü? Kişi önüne hazır sunulanın değerini anlayabilir mi? ''Bugün git, yarın gel. Toplantım uzadı, biraz bekle'' tarzındaki yöneticilerle süreci hemen bitirmeli mi?

Uluslararası oluşumlar, koçukla ilgili derneklerin vb. bu konuda yönlendirmeleri bulunuyor. Yani koçluk çalışmasının ne zaman sonlandırılması gerektiğiyle ilgili çok net açıklamaları var. Hocama da sormuştum: ''Eğer ilerleyemediğinizi hissediyorsanız, 6 ay ve 1 yıllık değerlendirmelerle sonlandırın.'' demişti. Sonuçta zamanınızı  veriyorsunuz. Eğer karşınızdaki kişi çalışmanıza değer vermiyorsa, size ihtiyacı olabilecek başka birisinin hakkından da alıyor. Bu durumda sonlandırmak en doğrusu.

Aklıma takılan bir diğer soru da egoyla ilgiliydi. İyi koçları dışında tutarak; piyasada dolanan ''sen harikasın, her şeyi yapabilirsin, iste yeter'' tarzı açıklamalarla; insanlara tam da ihtiyacı oldukları zamanlarda sanal bir güç aşılayanlarla nasıl farklılaşacaktık? İyi bir lider olabilmek diğerleriyle de bağ kurmak ve üst düzeyde sorumluluk alabilmekle mümkün. Diğerlerini güçlendirebilmek için öncelikle kendi düştüğü çukurların iyice farkına varması gerekiyor. Sonrasında ''diğerlerini'' de geçip, kendi parçası gibi görmek, önemsemek, en üst düzeyde sorumluluk almak...Bu da ''aslansın, kaplansın'' diyerek değil; tam aksine hangi sahte benliğe sarıldıysa yok etmeyi, neyi kendisine put edindiyse kırmayı gerektirmiyor mu? Ne kadar sancılı bir süreç olduğu şu bir kaç cümleden bile belli değil mi?

Beklenti bir kaç görüşme sonrası bir terfi, dokunduğu her şeyi altına çevirmek vs. ise ve karşısında hiç de dönüp bakmak istemediği şeyleri gözüne sokan birisi çıktığında kaç kişi dayanabilir? İstediğini vereceğine inansa elbette sabreder insan, değil mi? Ancak bunda da bir pazarlık durumu söz konusu. Ünlülerden örneğin Robin Sharma gibi birinin sözü kabul edilir, hatta onunla çalışmış olan birisi kendisini de daha önemli hissetmeye başlar. Bizim işimizse bu sahte önemin ötesine geçmek, gerçeğini ona göstermek. Böbürlendiği kişiden bile daha ötesi belki de kendisi!

Türkiye'ye döndüğümde kendi işimi kurdum. Hocamın tavsiye ettiği gibi, sadece koçluk üzerine değildi. İletişime uzun yıllarımı vermiştim, kolay kolay bırakamadım. İletişim danışmanlığı, eğitimleri ve koçluğu veren bir yapı oluşturdum. Koçluğu da kattım, ancak uzmanlığımız olan iletişimde kalarak.Eğitimlerle ilgili görüşmelerimde, ünlü eğitmenlerle çalışıp, çalışmadığım soruldu.''Bütçe ayırabiliyorsanız, tabi ki'' dedim. Çalışanların ünlü kişilerden etkilendiği, diğerleri ne kadar bilgili olursa olsun; o kadar ulaşamadığı satır altından iletildi bana. Koçluk kısmında, aslında biraz da mentorluğa kaydık. Anlatım becerilerini geliştirdiğimizde; sunumdan dijital yetkinliklere bilgi aktarımında bulunduğumuzda hiç bir sorun yaşamadım. Ancak derinlere inmek gerektiğinde, yani ego sınırlarını zorlamaya ve en önemli soruları sormaya başladığımda... Hala tam emin olamadığım konular, kafamda bazı sorular var. Gerçekten istiyor mu? Kaldırabilir mi?

Ünlülerle, hayran kalınan şovlar yapabilirim. Güzel zaman geçirilir, bir şeyler de öğrenilebilinir. Kazancıma odaklanabilir, en yüksek talep neyse, onu sunabilirim. Ya da? Ya da işe yarayabilirim...

Karşıma yine aynı soru çıkıyor: Ben ne istiyorum?

Indiana Jones'u ilk kez, hangi yıl, kaç yaşındayken izlediğimi hatırlamıyorum. Google'da aradım; serinin ilk filmi 1981'de çekilmiş. O zamanlar vizyona giren bir filme, Internet'ten hemen ulaşamıyorduk. Kişisel bilgisayarımızın, hatta Internet'in olmadığı günler... Türkiye de neredeyse bir üçüncü dünya ülkesi. Her şey öyle hemen gelmiyor. Aradan bir kaç ay veya yıl geçmiş olsun; herhalükarda 10'lu yaşlarımda tanışmışım belli ki. Hatta o zamanki en yakın arkadaşımla en sevdiğimiz fimlerden birisiydi. Hani küçük kızların bir sırdaşı olur ya; onun gibiydik işte. Küçücük dünyalarında, birbirlerine saatlerce anlatacak bir şeyler bulurlar. Her şey yeni, ilgi çekici, hatta neredeyse sihirlidir. O zamanlarımıza denk geliyor Indiana Jones filmleri. Maceraperest ve kültürlü bu kahramanı pek bir sevmiştik. Arkeolog ve akademisyendi; boş zamanlarındaysa dünyanın sırlarını araştıran, başını türlü belaya sokan, ancak iyiliğin yolundan hiç ayrılmayan birisi. Şövalye ruhlu ve bağımsız. İlerleyen zamanlarda bir oğlu olduğunu öğrendi.Tam anlamıyla bir aile babası olamadıysa da; geçen yıllardaki dönüşümüne tanıklık ettik. Yine de aklımda kalan hali ilk yıllarına rastlar.



Elinde kamçısıyla, kimi zaman da silahla; dünyalar tatlısı, rahmetli sosyoloji hocamız Ünsal Oskay'ın tabiriyle batının doğuyu aşağıladığı bazı sahneleriyle neredeyse tarihi bir figür olmuştu, gerçekte yaşamasa da. Indiana Jones'u canlandıran Harrison Ford da rolünün hakkını iyi vermişti doğrusu. Tıpkı Yıldız Savaşları'nın Han Solosu'nda olduğu gibi. Sonuçta iki karakterin de ortak yönleri vardı. İkisi de iyi, ikisi de serseriydi ki;  bu karışımı birlikte yakalamak çok zordur. Biz kadınlar buna ne kadar bayılırsak bayılalım; erkeklerin çoğu ya birisi; ya da diğeri olurlar.Oysa ayrı ayrı değil; birlikte, kokteyl gibi düşünmek gerek. Kokteylde de doğru karışımı tutturmak belli ki maharet istiyor. Kolay olsa ülkemizdeki şerbet misali Margarita ve Mojitoları içmezdik, değil mi?

Neyse konu dağılmadan; sene 2016, yani çekildiği zamandan tam 35 yıl sonra neden durduk yere bu film aklıma geldi? Güzel bir soru ilham verdi aslında: Pazarlamasının iyi yapılmadığı bir sanat eseri rağbet görebilir mi? Bu durumda sanatçı mı, pazarlamacı mı daha değerlidir?

Gönlüm tamamen sanatçı dese de; (mantık ve analitik zekamı güçlendirmek için son on yıllar o kadar yoğun çalıştım ki, artık neredeyse ayak bağı olmak üzere) aklım doğrultusunda bir cevabı seçtim. ''Her ikisi de eşit önemde'' dedim ama karşımdaki böyle düşünmediğimi hemen anladı. Yüz ifademden mi; yoksa Einstein'in saçlarını andıracak karışıklıkta, fönden ve kuaförden nasibini almamış kısa saçlarım ve ütüden sıkıldığım için, yarısı buruşuk kot elbisemin kendimi pazarlamaktaki noksanlığından mı bilmiyorum. Nezaketinden herhalde ''yalan söylüyorsun'' demedi; daha üsturuplu ifade etti kanmadığını. Doğru cevap, yani bizler gibi iletişim ve iş dünyasından olanlara göre; sanatın üstünlüğü değildi.

Oysa sanatın kaynağı bu dünya değildi bana göre. İnsanı ileriye götüren, hayata anlam katan, neredeyse metafizik bir şey. Öyle ki avam olan çoğunluğun kapsama alanında olması mümkün değil. Neredeyse avamın ''bir çöp parçası'' diyip, atabileceği eserler aslında paha biçilmez değerde olabiliyor.  Sanatçının yolu; değerini görebilen, kitleleri de ikna edebilen güçte otoritelerle çakışmazsa; Van Gogh, Modiglani, Neyzen Tevfik gibi büyük değerler hayatlarını sefalet içinde geçirebiliyor. Hep merak etmişimdir; ölümünden yüzlerce yıl sonra milyon dolarlara satılan koleksiyon eserlerinin kimleri zengin ettiğini. Varislerini mi, açıkgöz yatırımcıları mı? Onca fakirliğe ve zorluğa rağmen; sanatçının hayatıysa şansız veya kaybedilmiş olarak görülemez. Onları yaşama bağlayan öyle bir şey olmalı ki; son nefeslerine kadar ürettiler ve böylesine ölümsüz eserlerin doğumuna aracı olmanın tatminini yaşadılar.

Günümüze ulaşamayan veya hiç keşfedilmemiş olan binlerce eseri de düşündükçe, üzülmeden duramıyorum. Savaşlarda parçalanan heykeller, İskenderiye gibi yakılan kütüphanelerdeki el yazmaları, unutulup giden melodiler, yok edilen resimler...Sanatın koruyucuları, sponsorları olmasa çok daha fazlası harap olurdu. Bu onları da sanatçı kadar değerli yapmaz mı?

Yine de bir şeyin değerinin allanıp, pullanıp; otoriteler tarafından ''evet bu iyidir, özeldir'' denilerek, sunulmadıkça; kitleler tarafından pek bilinmemesi de içimi burkan diğer bir konu. Bu günümüzde iyi bir pazarlamacının önemini daha da artırıyor. Oysa Indina Jones'u Indina Jones yapan, yani avamdan farklı kılan; kutsal kasenin parlak, değerli mücevherlerle bezenmiş ve gösterişli değil; en sadelerinden birisi olduğunu anlayabilmesi değil miydi? Biz bu filmler ve rol modelleriyle büyümedik mi? Sadece Indiana Jones gibi Amerikan filmleri değil; günümüz reklamcılarının, olmasa ne yapacakları meçhul eski, Yeşilçam müziklerini bizlere sevdiren Hababam Sınıflarını, Gülen Gözleri düşünsenize. Vecihiler, Yaşar Ustalar, İnek Şabanlar dokunmadı mı kalbimize? Henüz 4 P'sinden C'sine pazarlama tekniklerinin ülkemize uğramadığı günlerde; sade ve gerçek olana, olduğu gibi görünene, gözlerinin içi gülene paye biçilmedi mi?

Sonrasında Hollywood da, Yeşilçam da çok gelişti tabi. Internet her şeyi değiştirdi; tüm dünyayı birbirine bağladı. İnsanlar sosyal medyada en mutlu ve harika göründüğü anları paylaşır oldu; bir selfie çılgınlığı başladı. Ancak kitleleri etkilemeyi çok iyi bilen pazarlamacılar çareyi hala o dönemin filmlerinde arıyorlarsa, mutlaka bir bildikleri vardır. Belki süslemek, püslemek, olduğundan farklı göstermek, abartmak, hava atmak sanıldığı gibi çok matah bir şey değildir. Kutsal kase çok değerli ancak bir o kadar da gösterişsiz bir sanat eseridir.





Sokak kedisi olamayacak kadar güzel değil mi?
Ama öyle, her dışarı çıkışımda görüyorum. Bu sabah dikkatini bana yöneltmedi, patilerini yalıyordu. Bu fotoğrafı önceki günlerde çekmiştim.

Benim de bir kedim var, ismi Tarçın. Cins bir kedi değil, o da sokaklardan gelme. 1-2 aylıkken bacağından yaralanmış, sokakta perişan halde bulup, ameliyat ettirmişler. Veterinerde 1 ay kadar kaldıktan sonra bu haliyle sokaklarda yaşayamaz diyerek, kediler için seferber olan arkadaşlarımın ona bakacak birisini aramalarıyla hayatıma girdi. İlk geldiğinde çok küçüktü, yürüyemiyordu ama o kadar hevesliydiki. İki adımda bir düşmesi, kanepelere zıplayamaması gibi tüm engellerin üstesinden geldi. Şimdi şimşek hızında, kalçasında ufak bir çıkığı olmasa; (o da hiç belli olmuyor, okşarken hissediyorum sadece) o günleri hiç hatırlamayacağım. Tarçın'ı çok seviyorum, ancak şu da kesin ki ne cins kediler, ne de bizim sokaktaki diğer kediler kadar güzel. Sıradan sarı kedilerden. Göğsündeki kocaman beyaz kalbi çok özel, sivri kulaklarıyla da çok sevimli ama bana göre tabi.

Bu sabah yürüyüşüne çıktığımda; beyaz, nil gözlü kedinin fotoğrafını çekerken fark ettim; erkeklerin kadınlarla ilişkileriyle benim kedilerle olanın arasındaki benzerliği. Yani bir tane evde var. O hep orada, geceleri de beraber uyuyoruz.Ancak sokaktakiler de güzeller. Arada kaçamak, eğer isterlerse neden olmasın? Hatta bir sokak kedisi de bir yıldır, bazı gecelerini bizde geçiriyor. Özgür ruh, fazla kalmıyor, sabah olunca gidiyor. Tarçın'a arkadaşlık yapar, o da hayatında başka bir kedi görmüş olur diye düşünüyordum önceleri. Şimdi apartmanın önünde beni beklediğini görünce, keyif aldığımı fark ettim. Onu da görmek hoşuma gidiyor.

Açık bir ilişki yaşadığım kedim 
evde resme tapınmaya başladı.  
Ancak konu ilişkiler olduğunda, yüce gönül herkese açık yaklaşımı pek bana göre değil. Kadınlar daha idareci, akıllarında birden fazla kişi de olduğunda ser verip sır vermeyebiliyorlar. Ancak erkeklerdeki  ''sen de fena değilsin, arkadaşın da olabilir'' yaklaşımı beni daha en başta itiyor.Saplantılı bir bağlılık gözümü korkutsa da; en azından yakın bir ilişkide kendimi özel hissetmek istiyorum. Bir tane evde, yüzlercesi sokakta kedilerin. İnsanlar gibi. Sen olmazsan bir diğeri olur. Olur mu, gerçekten mi?

Sendeki güzelliği görmeyene gösterebilir misin? Aşkı bilmeyene anlatabilir misin? Dağları delemeyecek olana güvenebilir misin? Açabilir misin kendini ve bırakabilir misin tutunduğun ne varsa?Hiç bir şeyin olmadığında bile, tüm dünyanın senin olduğunu hissedebilir misin, sadece onunla olduğunda?

İnsanlarla hayvanların arasındaki farkın iletişim kurmak olduğunu söylüyorlar. Doğru değil, hayvanlar da iletişim kuruyor. Kedilerinkine tanık oldum, kendi aralarında da işaret dilinin ötesinde bir iletişim var. Belki aramızdaki fark bizim hayallere inanmamızdır. Aşka inanmamız...
Beyin öyle bir organ ki, sırları hala çözülemedi. %75'inin sudan oluştuğunu, yaklaşık 100 milyar nöronu olduğunu, küçük veya büyük oluşunun zekayla bir alakası olmadığını biliyoruz. Öyle ki ölümünden sonra araştırılan Einstein'ın beyninin biçiminde gözle görülür bir fark dikkat çekmemiş. Ortalama beyinlerle aynı ağırlıktaymış 160 IQ'lü, bilim adamının beyni. Tek bulunan bulgu, parietal bölümünün genişliği ve nöronlarının birbirleriyle daha çok bağlantıda olduğuymuş.

Dolayısıyla zekayla nöronların birebir alakası var. Nöronların birbirleriyle bağlantıya geçmesini ve çoğalmasını sağlamaksa mümkün.Yeni şeyler öğrenmek, her gün işe giderken kullandığımız yol yerine; diğer yolları denemek, yeni çevrelere girmek, yeni deneyimleri hayatımıza katmak nöronları ateşliyor.

Ancak bu yazının konusu nasıl daha zeki olacağımız hakkında değil. Kapasitemiz kapsamında aklımızı nasıl daha verimli kullanabiliriz? Başkalarının veya duygularımızın etkisinde kalmadan, durumu doğru analiz ederek, akıllıca nasıl karar alabiliriz? Eskiden sadece konunun uzmanları, psikologlar, nörolog ve doktorlar tarafından bilinen çeşitli konular, anlayabileceğimiz bir dille, sadeleştirilerek artık bizlere de ulaşıyor. Halo efekten, Stockholm sendromuna beynimizin bize oynayabileceği oyunlara, alt ve üst benliğe, kitle psikolojisine çok uzak değiliz. Yine de düşüncelerimizin kaynağının kendimiz olduğuna eminiz. Kimse bizim beynimize giremez, öyle kolay kolay da manipule edilmeyiz. Reklam endüstrisi ne kadar profesyonelleşmiş olursa olsun!

Aklınızı kullanma biçiminiz karşısında şapka çıkarıyorum. Ben kendimden tam emin olamıyorum. Ondan dolayı katıldığım eğitimleri derleyerek, özet bir kılavuz oluşturmak istedim. Aklımı nasıl daha iyi kullanır ve doğru karar verebilirim?

1. Bölüm: Mevcut durumu doğru değerlendirmek

Katıldığım eğitimlerden en çok faydasını gördüklerimi aşağıda paylaşıyorum. Sırasıyla dili net ve gerçeklere dayanarak kullanmak, ilişki biçimlerini doğru analiz etmek, mantık dışı görünen gerçekleri göz önünde bulundurmak ve felsefi birikimden faydalanabiliriz.

- Landmark Forum: New York'ta bir kaç hafta sonum Landmark Forumlar'da geçti. Türkiye'de de
düzenlenmeye başlayacak bildiğim kadarıyla. Landmark, Werner Erhard'ın 1970'lerde başlattığı bir eğitim şirketi olan EST'in devamı. Ara ara insan beynini etkilemekle ilgili ciddi eleştirilerle karşı karşıya kalsalar da; hayatımı kalıcı bir şekilde değiştirdiği kesin.

Landmark'da; kullandığımız dil, kör noktalarımız, hikayelerimiz ve geçmişi geride bırakmak üzerinde çok duruluyor. Özetle hayata yeni, beyaz bir sayfa açtırılıyor. Yaşadığımız her şeyi kendi perspektifimizden algılıyoruz. Bu da bizi geçmişimize hapseden bir döngüye yol açıyor.
Çok küçük bir değişiklikle bile, yeni olasılıkları hayatımıza çekmemiz mümkün.

Şu iki soruyu kendimize her koşulda sorabiliriz:

                      - Bu senin hikayen mi?
                      - Gerçek mi?

Hikayeye örnek olarak: ''Teyzem de beni hiç sevmez. Bir de huysuz ki, ayyy. Şimdi yine telefonda konuşmak zorunda kalacağız, bütün günümü mahfedecek.''

Gerçek: ''Teyzem beni telefonla arıyor.''

Başka bir örnek: ''Benim ilişkilerim hiç yürümez. Hep sorunlu insanları çekiyorum.''

Gerçek: ''Erkek arkadaşımdan ayrıldım.''

İlişkilerde şansız veya başarısız olduğumuza inandığımız anda; artık bu inancı hayata geçirmeye başlıyoruz. Oysa bir kaç ilişkinin bitmiş olması; gelecekte iyi bir ilişki yaşanmayacağı anlamına gelmiyor. Düşüncelerimizle ve sözlerimizle beynimizi de programlıyoruz; başka bir ifadeyle ''Abracadabra'' yapıyoruz. Sihirbazların Abracadabra'sının anlamı; ''sözlerimle yaratıyorum'' demektir.

Hayatımız  üzerindeki etkisinden dolayı ''hikaye mi, gerçek mi'' konusu çok önemli. Kararlarımızı geçmiş, özellikle de yaşadıklarımızdan dolayı çıkarımlarımıza dayanarak veremeyiz. Üst düzey yöneticilerin konuşmalarını yakından takip ediyorum. Çok net ve gerçeklere dayanarak konuştuklarını gözlemliyorum. Konuşma biçimimiz, kariyerimizde  ne kadar yükseleceğimizi bile etkiliyor. Yüksekler berrak bir görüş açısı gerektiriyor; hikayelere de, olumsuz beklentilere de, özellikle de geçmişin küllerine geçit vermiyor.

Landmark liderleri ve Werner Erhard'ın bazı videolarını paylaşıyorum:

Kör Noktalar                                                    David Cunningham - Bilinç Sıçraması
                     
Werner Erhard; Otantik Olmak                      Hikaye - Gerçek


- Transaksiyonel Analiz (TA): Avrupa Mentorluk ve Koçluk Derneği'nin düzenlediği TA Eğitimi'nin işim dışında, gündelik hayatıma da faydası dokunuyor. Nerede insanlar arasında henüz güven ve bağ oluşmamış; havadan sudan konuşuluyor; hemen anlıyorsunuz. Eric Berne tarafından geliştirilen bu kuramın başlangıç noktası ''Ben ok'yim, Sen de ok'sin''. Bu ''haklıyım-haksızsın'' atışmalarının dışına çıkarıyor insanı ve daha objektif olabiliyorsunuz. İnsanların davranışları arasında pek çok farklılık vardır.Ancak herkes özünde değerlidir, eşittir ve saygı görmeye layıktır anlayışına dayanıyor. Davranışları ve iletişim stillerini gözlemleyerek ebeveyn, yetişkin ve çocuk ego durumlarını değerlendirebiliyorsunuz. Örneğin çocuk benlik durumu sorumluluk üstlenmiyor, mızmızlanıyor veya oyun istiyor. Ebeveyn ise daha çok kural koyucu, sert ve otoriter. Yetişkin akılcı ve rasyonel tavırlarıyla toplumun beklentisini karşılasa da; aslında hepsine zaman zaman ihtiyaç duyuluyor. Çocukla eğlenceli, ebeveynle koruyucu da olabiliyoruz. Ancak örneğin ebeveyn eleştirici olup, dozajı da kaçırdığında sorunlar başlıyor. Terapiye girişmeden; iletişim sorunlarını ''o bunu dedi, öteki de böyle yaptının'' ötesinde değerlendirmek için bir metod arıyor ve bilgi edinmek istiyorsanız; TA eğitimini veya kitaplarını önerebilirim.


- Akıldışının Mantığı: Salt mantıkla doğru kararlar alabilir miyiz? Cevabı dolandırmadan vereyim: Hayır, alamıyoruz. Burada sezgisel bilişin kapısını da yavaş yavaş aralıyoruz. Ancak sezgilere geçmeden önce iktisat ve istatistiğe; yani beynin sol tarafındaki yolculuğumuza biraz daha devam.

Davranışsal iktisatçı Dan Ariely pek çoğumuzun doğru sandığı çeşitli konuların aslında öyle olmadığını araştırmalarıyla kanıtlıyor. Örneğin bir proje üzerinde çalışıyorsunuz. Kısa bir çay molası gibi küçük ödüllerin motivasyonunuza iyi geleceğini mi düşünüyorsunuz? Hayır, canınızı sıkan işi bir an önce bitirin, çünkü ara verdikten sonra alışmak daha zor oluyor. Bunun gibi hayatın içinden basit gerçekleri istatistiki sonuçlarla gözümüzün önüne seriyor. Başka bir örnek de satış  priminin çok yüksek oranda artırıldığı bir şirketten. Sonuçlar beklenildiği gibi olmuyor.Çünkü yükselen primle birlikte stres de artıyor ve bu da beklenenin aksine satışlara olumlu yansımıyor. Karar almadan önce öngörülebilir miydi? Evet.

Coursera'da, Duke Üniversitesi'nin, Dan Ariely tarafından, Internet üzerinden verilen bir eğitim programına katılmıştım. Eğer sertifika almak istemiyorsanız, Coursera eğitimlerine ücretsiz olarak da katılabiliyorsunuz. Dan Airely'nin kitapları da Türkçeye de çevrildi. Bilgi yağıyor; kaçırmayın derim.

Linkler: Coursera                 TED Konuşması ''Kararlarımızı Kendi Kontrolümüzde mi Alıyoruz?''

Kitabından kısa bir animasyon                          Deneyler                             Temel Motivasyonlar

- Felsefe:  Mevcut durum değerlendirmesine dille başladım. Dili her türlü yönlendirmeden ve hikayelerden arındırarak kullanmak ve geçmiş tecrübelerin bakış açımızı daraltmasına izin vermememek önemli. Saygıyla devam ettim. Her çocuk mükemmel doğuyor, ancak zamanla kazandıkları çeşitli davranış kalıplarıyla otantikliklerinden uzaklaşabiliyor, hatta çok sinir bozucu bile olabiliyorlar. Ancak sadece insan olmaları bile saygıyı hak ediyor. Dolayısıyla çıkış noktası  ''ben ok'yim, sen de ok'sin.'' Mantık da bir yere kadar. Aklımız bile bizi yanıltabiliyor. Doğru bildiklerimiz bilimle, istatistiki sonuçlarla tam tersi çıkabiliyor. Ancak okuyarak, araştırarak, yeni bilgilere açık olarak elimizi güçlendirebiliyoruz. Bu aslında daha zeki olmamıza da yardımcı oluyor. Yeni bilgi demek, beynimizdeki nöronların daha fazla aktive olması demek. Özetle bu işin kısa yolu yok. Okuyacağız, araştıracağız, alışık olduğumuz, konfor alanımızın dışına çıkacağız. Bu süreçte yolumuz felsefeyle da çakışırsa ne ala. Ben şanslılardandım. Başlarda uyanık kalmakta ve dikkatimi odaklamakta çok zorlanmama,  rağmen 8 yıldır Anadolu Aydınlanma Vakfı'ndan Metin Bobaroğlu'nun felsefe seminerlerine ve konuşmalarına devam ediyorum. Aklı güçlendirdiği kesin, ayrıca müthiş bir bilgi birikimi. Düşüncenin gelişimine, insanın yolculuğuna tanık ediyor sizi. Eski çağlarda kadınların eğitim alması bile yasaktı. Bilgiye ulaşım belirli zümrelere layık görülürdü. El yazmalarıyla, sohbetlerle aktarılırdı kültür. Nice insanlar o bilgileri korumak uğruna canlarını verdiler. Şimdi Internet'e girmemiz yeterli. Bazen en çok aradığınız cevap, binlerce yıl öncesinden gelebiliyor. Sokrates'ten Platon'a; Herakleitos'tan Hegel'e dünyanın en büyük beyinleri, imdadınıza yetişebiliyor. Hala okumam, etmem diyen varsa da; kendi seçimidir. Aklı verimli kullanmak için felsefe de şart değil; sadece yararlı bir yöntem ve zor olduğu da kesin. Ondan dolayı herkese hitap etmeyebilir. İnsanı, kendimizi anlamamıza; ağzımızdan çıkan sözün anlamı üstünde durmamıza, ezbere yaşamamamıza, hayatımızın nesnesi değil, öznesi olmamıza yardımcı oluyor.

Tüm bunlar anlayışımız ve değerlendirme kabiliyetimizin artması için. Kararlarımızı kimsenin etkisi altında kalmadan verelim. Kendi aklımızı kullanabilelim diye. Yoksa çok kolay başkaları tarafından kullanılıyor; farkında bile olmuyoruz.


Metin Bobaroğlu'nun bazı makalelerinin linkleri:

Felsefe

Felsefe Taşı:Kaybolan Kelime

Değerler Sorunu           

Kültür ve Uygarlık

Aklın Üretilmesi

Çelişki İlişkidir  





Aklı Kullanma Kılavuzumuzun ikinci bölümün konusu kritik düşünme olacak. Hipotezden, neden-sonuç ilişkilerine çeşitli açılardan ele alacağım.Bu arada 22 Temmuz Dünya Beyin Günümüz kutlu olsun.

Görüşmek üzere...

Suriyeli mültecilere karşı olanları duydukça, içim burkulmuyor dersem yalan olur. Belki de empati yapıyorum; sonuçta hem anne, hem de baba tarafımdan Çerkezim. Çerkezler de Rusya'dan sürüldüklerinde, Türkiye'ye gelmişlerdi. Ben vatansız olmanın ne olduğunu birebir yaşamadım. Kendi evimden, ülkemden gönderilmedim.Bizim evde de bu konular fazla konuşulmaz; siyasi alanlarda etliye, sütlüye karışılmazdı. Yaşamımızla ilgili dikkatimi çeken tek farklılık; babamın yerleştiğimiz her evin küçük bir bölümünü mutlaka kilere çevirmesiydi. Paylaşmayı, vermeyi, dostlarla, akrabalarla birlikte yemeyi, içmeyi çok severdi. Bu cömertlikle birlikte; her an her şey olabilir, kıtlık başlayabilir, elimizde avucumuzda hiç bir şey kalmayabilir gibi, saklamak, biriktirmek, temkinli ve tutumlu olmanın tezatlığıyla iç içeydik. O kiler hayatımızda hep oldu ve dikkatimi çeken tek farklılığımız da buydu.

Tarihçi bir arkadaşımla sohbet etmiştik; yaşama biçimimin tipik Çerkez olduğunu söylediğinde şaşırmıştım.Herkes gibi değil miydim? Annemin muhteşem yemekleri ve küçükken gittiğim Çerkez düğünleri dışında (bir de şu kiler) herhangi bir farklılık hissetmemiştim oysa. Sonuçta Türküm, Türkiye'de doğdum. Annenanemin de, dedemin de babası Çanakkale Savaşı'nda savaştılar.Birisi şehit, diğeri gazi oldu. Bu ülkede yaşadık, bu ülke için savaştık.

Şimdi Suriyelileri ülkelerinde kalmayıp; savaştan kaçmakla suçluyorlar. Oysa ülkemizdeki Suriyelilerin  %80-85'ini kadın ve çocuklar oluşturuyor. (K: The UN Refugee Agency, 2015 verileri.) Savaşabilecek, geriye %15 kalıyor, onlar da kaçtı mı, ailelerini mi korumak istedi, başlarına ne geldi; bilmeden, saldırılıyorlar. Herhangi bir bilgiye dayanmadan, sosyal medyada infaz başlatılıyor. Bu yorumları yazanların kaçının savaş gördüğünü de merak ediyorum.

Bu tutumumuzla aslında Avrupalılar'dan farklı değiliz. ''Biz çalıştık, biz vergi ödüyoruz. Bu Suriyelilere maaş bağlanıyor'' diye isyandalar. Oylarıyla iktidara taşıdıkları yöneticilerin, Ortadoğu politikalarının bumerang misali geri döneceğini, kendi hayatlarını da etkileyeceğini hiç düşünmemiş gibiler. Bizde de işsizlik oranları paylaşılıp; ''Suriyeliler mi işe alınacak'' diye sorulsa da; ekonomiden daha çok hırsızlık ve şiddet vakalarından endişeliyiz. Dile kolay, pek de takdir etmediğimiz bir kültürden 3 milyon kişi şu anda, bizimle beraber. Dilimizi konuşamıyorlar, işsizler, ağırlıklı eğitimsizler. (Eğitimlileri Almanya'nın aldığına dayanarak, öyle yazdım. Yoksa eğitim oranıyla ilgili bir veri elimde yok.) En zor şartlarda yaşadıkları halde, doğum kontrolünden de bir haber; çoğalıyorlar sürekli. Endişelenenleri anlıyorum. Ancak onlar da canlarının istediklerinden dolayı, her şeylerini geride bırakarak, gelmediler. Pek çoğu ülkemizde de kalmak istemiyor, Avrupa'ya göçmek istiyorlar. Kırmızı tşörtlü çocukların karaya vurduğu, o motorlar ondan dolayı tıka basa dolu. Canlarını da tehlikeye atarak; yaşayabilecekleri, geleceklerinin olabileceği bir ülkeye gitmeye çalışıyorlar.

Suriyeliler Türkiye'de mülteci olarak da kabul edilmiyor bu arada.Resmi statüleri sığınmacı. Türkiye Avrupa'dan gelenleri mülteci olarak kabul ediyor; Suriyelileri değil. Şimdi vatandaşlığa alınmaları gündeme geldi; ancak yasalarımız o kadar da serbest değil. 5 yıl Türkiye'de yaşamak, Türkçe konuşmak, iyi ahlaklı olmak gibi çeşitli kriterler aranıyor.  Endişeliyiz anlıyorum.Sokakların dilencilerle dolmasından, hırsızlıklarından,  zorbalıklarından, kendi kültürleriyle bizi geriye çekmelerinden... Ancak unutmamalı; hayatları tehlikede.Ve insan hayatı her şeyden kıymetlidir.

İngiltere'de yapılan son referandumda ''Türkler AB'ye girebilir, buraya gelebilir'' reklamlarıyla oy topladıklarını biliyorsunuz değil mi? Bu Avrupalılar bizi neden aralarında istemiyor diye düşündünüz mü hiç? Neyimiz onları rahatsız ediyor? Pis miyiz, ahlaksız mıyız, kavgacı mıyız? Bizim de beğenilmediğimiz, istenmediğimiz, küçük ve hor görüldüğümüz üzerinde hiç durmuyoruz. Sanki bir Avrupalı gibi, üstten bakar bir biçimde, ''nereye giderlerse gitsinler,  ölsünler, bize ne, Suriyeli istemiyoruz'' diyoruz. Bence bu tutum bize hiç yakışmıyor. Üstümüzde eğreti duruyor. İnsanca değil, şefkatli değil; vicdanlı hiç değil.

O tarihçi arkadaşımdan öğrenip, şaşırdığım diğer bir bilgi de; Çerkezlere ilk geldiklerinde, ikinci sınıf insan, hatta köle gibi davranılmış olduğuydu. Ancak Çerkezlerin en önemli özelliklerinden birisi uyumlu olmaları. Ne kendi kimliklerini kaybediyorlar, ne de bulundukları toplumu rahatsız ediyorlar. (Bazen uyumlu olmayı öğrenmek için Çerkez bir aileye doğduğumu ve iletişim becerilerimi geliştirebilmek için de iletişimci olduğumu düşünürüm. Ancak Çerkezler de kavim kavim. Anne tarafım Ubıhlar, en savaşçı kavmi Çerkezlerin.Bende bu özellik ağır basıyor.) Neyse konumuz benim nasıl olduğum değil;  barış içinde nasıl yaşayabileceğimiz.

Şimdi okuduğum haberlerden Suriyelilerin de uyumlu davranmaları ve kargaşa çıkarmamak için özellikle dikkatli olmaları gerektiğini anlıyorum. İnsanlar zaten Suriyelilere karşı; en ufak bir olayda; çok büyük bir tepki olabilir.Daha içimizde Türk-Kürt, Alevi-Sünni birlikteliğini sağlayamamışken; çeşitlilik sorunumuza Suriyeliler de eklendi. Belki zamanla aileler çocuklarının Suriyelilerle aynı okula gitmesini istemeyecek, Suriyelilerle evlenmeye karşı çıkılacak, şiddetli olaylar yaşanacak. Ya da silkelenip, kendimize gelecek ve tüm dünyaya insanlık dersi vereceğiz.Farklılıklarımızı zenginliğe dönüştürerek; birlikte yaşamanın bir yolunu bulacağız.Ben yapabileceğimize inanıyorum.


Doğum günüm yarın, ama arkadaşım Aslı yurt dışına gidiyormuş; oralarda atlamasın diye önceden, dün aradı. Bilimum bankalar ve markaların kutlama mesajları da bugünden gelmeye başladı. Aslı'nın onlardan önce davranmasına sevinmedim dersem de yalan olur. Şirketler için veri bankasında bir isimden ibaret olduğumun farkındayım. E-postayla kutlamaları soğuk buluyorum, ancak açıp okuyorum yine de, ilginç değil mi? Otomatik gönderilmiş, dünya ticaretinde küçücük bir nokta olduğunu hissettiren mesajlar.Herkese tek tek mesaj yazmak için bir departman dolusu insanı işe alacak değiller tabi. (Aslında iyi olurdu, insanlar da iş bulurdu.) Hem çoğunluk otomatik mesajlara karşı olsa, CRM'ciler işsiz kalır ya da yepyeni taktikler bulmak zorunda kalırlardı. Demek ki işe yarıyor e-postalar, kutlu doğum haftana özel promosyon kuponları, girdiğin Internet sitesinde kendi adınla ve doğum günü şarkılarıyla karşılayan, eğlenceli uygulamalar. Belki de sanal bile olsa, özel hissetmeye ihtiyacımız var. Bu ihtiyaç yoksa muhtaçlık mı insanı sahteliklere zaman ayırmaya yönlendiriyor?

Eskiden saatlerce hediye aradığımı hatırlarım. El yazısıyla yazdığım mektupları, koca bir dünyanın benim için sadece bir kaç kişiden ibaret olduğunu. Geçmişi özlemle anıyor insan. Oysa Metin Bey (yıllardır Anadolu Aydınlanma Vakfı'nda seminerlerine gittiğim) geçmişin insana sadece hüzün ve nostalji duygusu verdiğini, bu yüzden de geride bırakılması gerektiğini söylemişti geçen pazartesi. Ya eski, güzel günleri özlermiş insan ki bu durum bugünün o zamanlar kadar hoş olmadığını gösteriyor. Ya da kaybettiklerinin yasını tutarmış. Yani elle tutulur hiç bir yanı yok geçmişin. Ne doğum günlerinin, ne de diğer hatıralarının...

Gelecekse belirsiz. Ya endişe veriyor insana, ya da; ya da ümit. Ümit kısmını sevdim. Güzel günlerin bizleri beklediği hayalini.Güçlendiriyor insanı; hayaller neredeyse bugünü bile kurtaracak. Yine de gerçeklerden kaçmamalı. Neyse halin, çıkar falın. Bugünümüz neyse gelecek de bir benzeri işte. Neden daha farklı olsun ki?

İşte tam burada yine ümit devreye giriyor. Mucizelere olan çocukça bir inanç. Kader-kısmet meseleleri. Küçükken, henüz inanmaya çok açıkken dinlediğimiz onca masalı tamamen unutmadık herhalde. Ne beyaz atlı prenslere bel bağlayıp, ne de Sindrella masallarıyla avunsam da; yapılan iyiliklerin de, kötülüklerin de insana geri döndüğü; bu Quantum evreninde her şeyin, herkesin birbiriyle bağlantılı olduğuna dair bir inancım var. Temeli masallara dayanıyor sanırım. Kadercilerden tek farkım; geleceği kendi ellerimizle ördüğümüz ve kendimizi yeniden tasarladığımızı düşünmem. Aldığımız her kararla, emek sarf ettiğimiz her konuyla, üstesinden geldiğimiz her korku ve def ettiğimiz tüm yargılarımızla. Hayatımızda neyi tutup, neyi bırakacağımız hakkındaki kararlarımızla. Nasıl birisine dönüştüğümüzle. Konrolümüz dışında, başımıza ne gelirse gelsin; talihsizlikler ya da şanslı olaylar, kim olduğumuzdan biz sorumluyuz. İyilik ve kötülüğün ötesini kast ediyorum. Toplumsal ve dinsel yönlendirmelerin, ortaklaşa oluşturduğumuz arketiplerin ötesinde; tüm özgünlüğümüzle ortaya koyduğumuz kişi bizim eserimiz.

İngilizcede ''self made man'' diye bir tanım vardır. Zor şartlardan çıkmasına rağmen, büyük bir servet yapan, başarılı olan insanlar için söylenir. Kendi elleriyle kendisini yaptı anlamına gelir. Sadece maddi durumla kısıtlı ya da erkeklere mahsus da değildir. Self made womanlar da vardır.

40 artılara geldiğim bu yıllarda, inşaa sürecine devam. Emekle, sevgiyle, aşkla yoğrulmaya, tüm fazlalıkları atmaya, samimiyete, ''self made woman'' olmaya...

Happy birthday to me :)

Not: Kimse neden İngilizce demesin şimdi. Geçmişi tam bırakamadım, kelebek misali dönüşemedim. Amerika günlerini de özlüyorum.


Mavi gökyüzünün ve okyanusların rengi olmasına rağmen; özgürlüğü, büyüklüğü çağrıştıracağı yerde hüznün rengi olmuştur. Blues müzik adını maviden alır, siyahların başkaldırılarını, çektiklerini dünyaya duyurur. Blues tınıları bize eğlenceli gelse de, dünyada arabeskle eş tutulur. Blues da içinde bir parça acı barındırır, mavi de... Ben de bu aralar biraz maviyim. Hüzünlü diyemem tam olarak.Ama renk kartelasından Pantone 638 C, gri-mavi karışımı, artık ne anlama geliyorsa...

Sürekli çalışıyorum. Hem günlük konularla meşgulum, hem de işimizi nasıl geliştirebiliriz diye yenilikler ve yaratıcı projeler peşindeyim. Buna işim gereği oradan oraya uçuşan kelebek misali networking yapmak ve etkinliklere, konferanslara katılmak da eklenince bana fazla zaman kalmıyor. Yakınmıyorum, girişimci olmayı ben seçtim. Şirketlerde yaşananları, insanları ne kadar kolay harcadıklarını gördükçe de, iyi ki kendi yoluma gitmişim diyorum her seferinde. Elimden geldiğince destek vermeye çalışıyorum. Kah mentorlukla, kah birileriyle tanıştırarak, güzel ve değerli insanların yanlarında olmaya çalışıyorum. Ben bu desteği görmemiştim, o yüzden değerini çok iyi biliyorum. Günün sonundaysa aklımda hep şu oluyor: İyi ki kendi işimi yapıyorum, biriyle anlaşamasam, diğerleri gelir. Sadece belli insanların insiyatifine kalmıyorum. Bunun bir bedeli varsa, belirsizlikle başetmek, çok çalışmak, çok koşturmaksa; ona da razıyım.

Özetle bana göre bir sorun yoktu ortada, ancak mavilere gömüldüğümü geçende yaptığım bir telefon konuşmasında anladım. İç iletişim bölümümüzde yurt dışından bir ortağım var. Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde, kendi şirketlerini kurarak, faaliyet gösteriyorlar. Türkiye'de benim aracılığımla; tek temsilcileriyim. Burada bulunmayan dijital ve mobil aplikasyonları olduğu için de aslında çok şanslıyım. Gerçi başlarda tanıtması ve anlatması zor oldu, ancak şimdi büyük müşterilerimiz olmaya başladı. Şirketin CEO'suyla irtibattayız, yani beni çalışanlarına delege etmemesi ve kendisinin birebir ilgilenmesi de başka bir şanslı durum. Hızlı ilerleyebiliyoruz. Tekliflerde vb. mailleşip, duruyoruz. Hollandalı, keyifli, rahat. Ancak hırslı da, işinin peşinde, müşteri odaklı.Onun da ajandası dolu.Görüşmek için çok öncesinden günü belirledik.Tabi ben görüşmeyi telefon konuşması sanınca, o da Skype önünde bekleyince bir gün sonrasında ancak gerçekleştirebildik. İlk sorduğum soru şu oldu: Sorun nedir? Yüzünün ifadesini unutmayacağım. Neden bir sorun olduğunu düşündüğümü sordu garip bir bakışla. Verdiğim cevabın garipliği de aşağı kalmadı.''Çünkü konuşuyoruz'' dedim.

Sorun yokmuş. Yeni ve güzel bir satış yapmıştık, konuşmak istemiş. Çok normal değil mi? Beynimin nasıl koşullanmış olduğunu o zaman anladım. Mentorluk ve koçluk çalışmalarında, insanları bu koşullanmaların dışına çıkarmaya çalışırız. Alışık oldukları düşünme tarzlarının, hep kullandıkları otobanların dışına. Ve ben de de o otobanların birindeydim işte. Eğer konuşacaksak, ortada bir sorun olmalı, değil mi? İşin ironisi de şurada ki; ben bir iletişimciyim. Gerçi hiç bir zaman çok yetenekli bir iletişimci olduğumu iddia etmedim. Tam aksine insan kendi söküğünü dikemiyor. Devirmiş olduğum çamları da en iyi ben bilirim. İletişimi öğrenmek için bu mesleği seçmiş olmalıyım.

İnsanlar konuşur ve anlaşırlar. Ancak öyle bir koşullanmışım ki, konuya ''sorun nedir'' diyerek başlıyorum. Bir başarının ardından, kötü bir olay olacağını sanıyorum ve bunu çevremdeki insanlara yansıtıyorum.

Çevreme baktığımda, salonuma; turkuaz bir halı, turuncu yastıklar ve beyaz kanepelerle; neşeli bir ortamı var. Orkidelerim çiçek açmış, balkonuma da beyaz ve çingene pembesi sardunyalar aldım. Üstümde de aynı pembeden, yazlık bir elbise var. Ortada endişe edecek hiç bir durum yok. Her şey kafamda, zihnimin otobanlarında. Otabanı Pantone 638 C'ye boyamışım sanırım.
Etik ve İtibar Derneği'nin dergisi Inmagazine'de yayınlanan yazım. Mart 2016



Bugün metrobüsle Asya tarafına geçerken; küçük, kumral bir çocuğun ağlamasıyla içine gömüldüğüm iş-güçle ilgili düşüncelerden kafamı kaldırdım. Tıkış pıkış olan metrobüsün içinde mendil satmaya çalışan çocuk bir grubun ortasında kalmış, üstünde güvenlik görevlisi kıyafeti olan bir adam elinden mendilleri almıştı. Kendini yere atan çocuk ağlamaya, anlamadığımız diliyle isyan etmeye başladı. Yanımda duran bir  kadın kızdı gruba, çocuğu rahat bırakmalarını söyledi. Bir süre sonra yine çocuğun üstüne gitmeye başlayınca bu sefer de ben kızdım. ''Şikayet ediyorsunuz bunları'' dedi üniformalı adım. ''Hayır şikayet etmiyoruz. Yazık çocuk korktu görmüyor musunuz? Kimbilir neler yaşadı, rahat bırakın onu'' diyince herkes sustu. Çocuğa gel sen benim yanımda dur dedim, anlamadı ama sakinleşti. Sonra çocuğun yanında duran, o da dilimizi konuşmayan gençle üniformalı adam indi metrobüsten. Çocuk tek başına metrobüste kaldı. Kapıya dayadı başını, dışarıya baktı, bir kaç durak daha. Sonra yine bir kadın merak etti, tek başına duran bu küçücük çocuğu, ilgilendi. Ben de para mı versem, imkan olsa eve mi almalı diye düşünürken, çocuk iniverdi bir durakta, onca kalabalık içinde hızla gözden kayboldu.

Hali bana o kadar dokundu ki... Bazıları mültecilerden rahatsız. Huzurumuzu bozacaklar, işsiz-güçsüz onca insan şimdi bizimle, burada Türkiye'de. Avrupa duyarsız. Hangi politik oyunlar sonucu geldi tüm bunlar başlarına, orası da belirsiz. Ancak ben onları burada istemeyenlere katılmıyorum. Bu çocuklar için hiç bir şey yapamıyoruz, ona üzülüyorum.

Çevrenizdeki insanların sizi nasıl gördüklerini düşündünüz mü? Sizi sıcak gülümsemenizle mi hatırlıyorlar; ya da dertli, mutsuz yüz ifadenizle mi? Hayatlarındaki yeriniz, rolünüz nasıl? Sizi gördüklerinde taze bir esinti gibi içleri mi açılıyor? Birlikte daha fazla zaman geçirmek istiyor, size doyamıyorlar mı? Ya da çocukluk arkadaşınız artık sizinle görüşmek istemiyor, komşularınız yakınmalarınızdan bıkmış, çocuklarınız odalarına mı kapanıyor? Hepsinin kendine göre makul sebepleri vardır. Zaten hayat artık o kadar hızlı ki; insanın insana ayıracak vakti yok. Günde 8-10 saat çalışmalı.Büyük şehirde yaşıyorsa, günün 2 saati deyolda geçer. Interneti, televizyon dizileri derken geriye zaman kalmıyor. Belki de beraberliğinizden tat almıyorlardır, kim bilir...

İnsan yakınlarıyla bağlarını kolay kolay koparıp, atamıyor. Ailesinden uzaklaşamıyor, karşındakini kırmaktan çekinebildiği gibi, menfaat açısından da bazı ilişkilerini sürdürüyor. Belki siz de onlardan birisiniz. Her gördüğünüzde kendinizi güçsüz, demoralize hissettiğiniz birileri var hayatınızda. Sizi sürekli eleştiren, ancak bunu sizin iyiliğiniz için yaptığını söyleyen, hayatın sürekli kötü yanlarını gören, hiç dağılmayacak gibi duran bir olumsuzluk bulutu içinde yaşayan. Örneğin iş arıyorsunuzdur, ''kimsenin işinden ayrılmadığını ve pozisyon açılmadığını'' söyler. Herkes torpillidir, yükselenler o konumları hak etmiyorlardır, kimse iş bilmiyordur ona göre. Bekarsanız doğru erkek yoktur, evliyseniz eşiniz sizi kesin aldatıyordur, kanser vakaları artmıştır, ülke batmıştır, 3-5 kilo fazlanız vardır ve siz çoktan obez olmuşsunuzdur. Tanıdık geliyor mu bu senaryo?

Eğer görüşmezseniz böyle biriyle, bencil ve vefasızlıkla suçlanırsınız.Patronunuz ve iş arkadaşlarınız böyle kişiliklere sahipse, ya etkilenmemeyi öğrenecek, ya da iş değiştireceksiniz. Kulaklarınızı kapayacak, dediklerini üzerinize almayacak, belki de bir uzman yardımı alacaksınız. Açık iletişimi seçip, söyleseniz de nasıl hissettirdiklerini inanmazlar, sizin bir sorununuz olduğunu düşünürler. Şimdi aynayı ters tarafa çevirelim. Belki siz de böyle birisiniz. Umutsuz, huysuz, mutsuz...

Kimileri kaderci...Nereden geldiğimiz, nereye gittiğimiz, nasıl biri olduğumuz belli. Oysa ben hem irade sahibi olduğumuza, hem de seçimlerin gücüne inanıyorum. Aynı şartlar altında doğsa da insanlar birbirinden çok farklı olabiliyorlar. Kimileri olumsuzlukla baş etmeyi öğreniyor, çaba sarf ediyor.Hem kendi hayatını yola sokuyor, hem de başkalarına ışık tutuyor. Kimileri başkalarının enerjileriyle beslenmeye çalışıp, sömürücü bir hayat sürüyorlar.

Siz kim olmayı seçeceksiniz?

Hiç bir başkasının hayatına nasıl dokunduğunuzu düşündünüz mü? Onun zamanını mı çalıyorsunuz? Parasından, konumundan, çevresinden, bedeninden mi faydalanıyorsunu? Ona verdiğiniz etkilerle hayatını sürekli dibe mi çekiyorsunuz? Ve  söyleneduran yalanla ''aslında onun iyiliğini mi istiyorsunuz?" Kim çocuklarının hayatını mahfetmeyi ister ki? Ancak çoğunlukla anne babaların yol açtığı travmalar sonucu gidiyor insanlar psikologa. Bunlar hakkında düşündükçe sorumlu yaşamın tanımı bende daha netleşmeye başladı.Bir hocam ''çiçeğe, böceğe, karıncaya dahi zarar vermeyeceksiniz'' derdi. Başka bir hocam bilge bir adamın yolun ortasındaki taşı kaldırıp, kenara okşyarak koymasındaki zerafeti anlatırdı.Taş maddenin en katı hali olmasına rağmen, tesirler ona bile işliyor. Bir de insanı düşünün. Sözlerin o insana nasıl işlediğini, ruh haline, geleceğine etkilerini... O yüzden olumsuzluğa kapıldığınızda çok dikkatli olun. Belki de hiç istemeden, yakın olmak istediğiniz, önemsediğiniz birine sadece mutsuzluk veriyor olabilirsiniz. Onu kaybedebilirsiniz, artık sizinle olmak istemeyebilir.

Fotoğraf Audrey Hepburn'un. Gülümsemesi her zaman içimi ısıtmıştır, zarafeti de. Audrey Hepburn şöyle demiş: ''Beni güldüren insanları severim.Dürüstçe söylemek gerekirse en çok hoşlandığım şey gülmektir.Hastalıkları iyileştirir.Bir insandaki herhalde en önemli şeydir.''
Apple ile hayatımızı geliştiren Steve Jobs'ta hep kendisinden daha zeki insanlarla bir arada olduğunu söylemiş. ''Üzüm üzüme baka baka kararır'' derler ya bizde, ne kadar doğru.

Kimsenin içini karartmamak için bizler de dikkatli olalım. Şimdi aklıma başka bir soru daha geldi.Benim için hayatta en önemli şey ne ve kimlerle olmak istiyorum? Cevabı bulduğumda, sizlerle paylaşacağım. Siz biliyorsanız, bana yazar mısınız lütfen.

Günleriniz güzel insanlarla, sımsıcak, harika geçsin.

Araştırmalara göre çalışanların %90'ı o iş yerinde devam edip etmeyeceklerine, işe başladıkları ilk bir yıl içinde karar veriyor. Henüz çok emek harcamadan ve bağlılığı güçlenmemişken, çalışanların objektif bir şekilde bu değerlendirmeyi yapmaları mantıklı. Özellikle oryantasyon ve kurum kültürüne adaptasyon sürecininin profesyonel bir biçimde yönetilmediği şirketlerde, çalışanın ilk bakışta işine aşık olması tamamen tesadüfi etkenlere bağlı kalıyor. Eski bakış açısına göre; ekmek aslanın ağzında, işe alınan ne kadar şanslı olduğunun farkına varmalı vekovulmamak için varıyla, yoğuyla çalışmalı. İyi bir paket ve yan haklar da adayları ikna etmek için yeterli. Bu görüşteki şirketlerin çekebildiği iş gücünün, hedefi koltuğunu kaybetmemekle sınırlı ve risk almayan kişilerden oluştuğu rahatlıkla öngörülebilir. Oysa rekabette fark yaratmanın ana unsuru insan, günün gereksinimlerini karşılayan, yenilikçi bir işgücü, diğer tabiriyle yetenekler. 

Yeni bakış açısına göre; yetenekleri çekmek ve elde tutabilmek şirketin öncelikli görevlerinden birisi ve artık hiç olmadığı kadar daha zor. Özellikle Y jenerasyonu iş değişikliklerine ve yeniliklere çok açık.Kendisi için bir ''anlam'' ifade etmeyen, geliştirmeyen, ona yatırım yapmayan iş yerlerinden uzaklaşmaya çok meyilli. 

Zorlu mülakat sürecini aşarak işe başlayan çalışanların görev tanımlarındaki işleri yerine getirmekle yetinmeyerek, kendilerine özgü yeteneklerini katabilmeleri, özetle işe gönüllerini vermeleri başarıya giden yolda çok etkili. Bu gönül ilişkisi işi kabul eder etmez, ilk imzayı atar atmaz başlıyor. Her temas, iş yerinde iletişim kurduğu herkes, gördüğü her yüz, ancak en önemlisi birebir bağlı olduğu yöneticisi, ekip arkadaşları, işte ona verilen sorumluluk ve yetki, harika bir işin parçası olduğu duygusu veya tam tersi bu gönül ilişkisini dantel gibi ince ince işliyor. İlk bir yıl, özellikle de ilk aylarda iki seçenekten birisi seçiliyor: Kalınacak ya da yeni bir iş aranacak.

Talmundo'nun yayınladığı sonuçlara göre oryantasyon sürecini profesyonel olarak yöneten şirketlerde, çalışanların işte kalma oranı %90 iken; yönetmeyenlerde bu oran %30. Son bir yılda işe alınan çalışanların %62'si performans hedeflerini zamanında tuttururken, resmi bir ortantasyon süreci olmayan şirketlerde hedefe ulaşanlar %17 oranında. İlk günlerdeki ilişkilerin ve şirketi tanıma sürecini yönetmenin önemi bu kadar ortadayken, Avrupa'da oryantasyon programı uygulayan şirketlerin oranı sadece %37. Üstelik oryantasyonların, uzun Powerpoint sunumlarının ötesine geçip geçmediği, eğlenceli videolar, dijital ve mobil aplikasyonlarla ilgi çekip çekmediği, yeni işe başlayanlara özel mentorluk programlarını kapsayıp kapsamadığı da ayrıca araştırılabilir. Oryantasyon sadece şirket, markalar ve işin doğru yapılabilmesi amacıyla gereken bilgilerin aktarımıyla sınırlı değil. Paylaşılan ortak değerleri, işe duyulan heyecanı, orada olmanın mutluluğunu da kapsamalı. Çok yetenekli bir aday işe alınmışsa, yöneticisi ve ekip arkadaşları tarafından dışlanma hatta  yıldırılma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Mobbing görmeyeceği bir ortam ve şartların oluşturulması, üst yönetimin iç ilişkilere dikkat etmesi, şirketin taze kanlarla yenilenebilmesi açısından özellikle önem taşıyor. Göstermelik bir uyum yerine, herkes kendi düşüncelerini ve kimliğini özgürce ifade edebileceği bir ortamda olabildiğini hissedebilmeli. Çünkü ancak bu şekilde, bireysel zenginlikler de bütüne katılarak; birlikte daha ''büyük'' olunabiliyor. Herkesin aynı görüşte olmak zorunda kaldığı, korku kültürünün hakim olduğu, farklıların hemen elimine edildiği, kıdemin yetenekten daha önemli olduğu iş yerleri, farklı bir kültürün hakim olduğu, tüm çalışanlarının hevesle ortak hedefe ulaşmaya kitlendikleri şirketler tarafından kolaylıkla elimine edilebiliyor. Çünkü diğerleri güçlerini iç savaşlarda yitirirken, bu şirketler gerçek anlamda performans gösteriyor, yetenekleri çekebilecek ve tutabilecek anlayışa, vizyona ve kültüre sahip olabiliyorlar. Çünkü yetenekler ''var olmak'' istiyor; görülmek, takdir edilmek, önemli bir işin parçası olmak, hayatlarının en uzun süresini geçirdikleri işten keyif almak… İşe eğlence katmak amacıyla ofislerin duvarlarını rengarenk boyamak veya bir kaç hobi kulübü kurmak bunun için yeterli değil. Kültürü bu yeni anlayışa adapte edebilmek, ilişkilere özen göstermek önemi. Üstelik ilk günden itibaren!

- HBR Türkiye'de yayınlanmıştır. http://www.hbrturkiye.com/blog/yetenek-yonetimi/ilk-bakista-ask



Profesyonel olarak yaptığım iş iletişim danışmanlığı, hobim de blog yazmak. Bazen bir marka için sosyal medya stratejisi hazırlıyor; bazen de sırf keyfine ve benimle aynı ilgi alanına sahip kişilerle bir araya gelmek için bloggerları davet ettikleri etkinliklere katılıyorum. Durum böyle olunca blogger ilişkilerini, iki taraftan da deneyimleme şansım oluyor.

Diğer blogum Usta Giremez daha popüler. Dekorasyon alanında olduğu için, takipçisi de fazla. Davetler de onun üzerinden geliyor genelde. Hatta o tarafta işi daha profesyonelleştirip, 6 dekorasyon bloggerı bir araya gelerek Dekoblogosfer'i kurduk. Birlikte markalarla etkinlikler yapalım, dekorasyon tutkusunu daha çok yayalım diyerek. Ben Instagram'a yeni girdim, ancak gruptaki arkadaşların Instagram takipçileri de çok yüksek sayılarda. Alanlarındaki en popüler bloggerlar diyebilirim. Onların da hesaplarını keyifle takip ediyorum. Aslında son zamanda, özellikle Instagram'da en çok bloggerları takip ettiğimi fark ettim. Hollywood ünlüleri vb. dikkat ve merakımı o kadar çekmiyor. Ancak stilini, hayata bakışını beğendiğim birisinin yaşamına sanal da olsa konuk olmak hoşuma gidiyor. Samimi ve gerçek olması pırıltlı bir dünyadan daha çekici benim için. Bu eğilim sadece bende değil, pek çoğumuzda olmalı ki; blogların takipçileri de her geçen gün artıyor. Bunu fark eden PR ve reklam ajansları, markalar da çalışmalarına bloggerları katmaya başladılar. Ancak binbir ceviz kırarak. Eğer bloggerlarla aranızı mahfetmek istemiyorsanız hem bir iletişimci, hem de blog aleminde 10. yılına girmek üzere olan birisi olarak; aşağıdaki konulara dikkat etmenizi önerebilirim.

İşte bloggerları soğutmanın 10 yolu:

1- Bloggerlarla düzenlediğiniz, fotoğraflarını Instagram ve diğer mecralardan paylaştığınız bir etkinliğe, hem de tam sizin alanınızda en yüksek takipçi sayılarına sahip olanları davet etmeyin. Üstüne üstlük etkinlik sonrasında basın bültenini yayınlamalarını rica ederek onlara gönderin.

2- Sizinle ilgili özel bir içerik hazırlamak veya çeşitli işbirliği talepleriyle, İletişim Bölümünüz veya ajansınıza yazan bloggerları cevapsız bırakın. Asla geri dönmeyin, yok sayın.

3- Davet ettiğiniz bir etkinlik sonrası, sürekli, en az 10 kere ''hadi yazdın mı, ne zaman yazacaksın, hadi yaz'' diye arayın, sorun, nefes aldırmayın.

4- Örneğin anne-çocuk yazarlarını ağırladığınız bir etkinlikte, ekonomi gazetecilerine yaptığınız sunumun aynısını yapın. Grafiklerle satış rakamlarını, pazar analizlerinizi anlatın. Felaket bir konuşmacı bile olsanız, kısa bir açış konuşmasıyla konukları karşılayıp; keyifli bir şekilde hikayenizi anlatacak bir profesyonele yerinizi vermeyin. Sırasıyla Genel Müdür, Pazarlama Direktörü, Ürün Müdürü sunumları yapsın. Bu gibi etkinliklere bloggerlar çocuklarıyla beraber gelebiliyor. Sunumlar o kadar uzun olsun ki, sıkıntıdan patlamayan, yerinde durmayan, ağlamayan çocuk kalmasın.

5-Blog sayfalarınızı hazırlaması veya arada yazılarının yayınlanması için belli bir ücret karşılığında anlaşın. Sonra vazgeçin, ancak haber de vermeyin. Bir şekilde size ulaşmayı başarırsa, ertelediğinizi söyleyin.

6- Tüm bloggerların genç olduklarını varsayarak, kendinizden çok küçük, işi hiç bilmeyen biriyle muhatapmışsınız gibi iletişim kurun. Profesyonel olabileceğini aklınıza hiç getirmeyin.

7- Davetlerde, sizi duyabilecekleri mesafeden haklarında dedikodu yapın. (Bu kötü deneyimi maalesef gazeteciler yaşamış ve basında da yerini bulmuştu. En azından benim çevremdeki bloggerların başına geldiğini duymadım, ama yine de dikkat.)

8- Aralarından tek tük, birkaç tanesini seçin. Onlarla kampanyalar yapın, reklamlar verin ve diğerleriyle hiç bir temasınız olmasın. Hatta blogger diye seçip, lanse ettikleriniz de aslen fotoğrafçı, tasarımcı vb. olsun.

9- Bloglara özel ayrı içerik üretmeyin. Basın bülteninizin aynısını gönderin. Fotoğraf çekimlerine özen göstermeyin. Ne gönderirseniz, yayınlayacaklarını varsayın. Onları üretip, katılabilecekleri, keyif alacakları deneyimlerin parçası yapıp, kendi tarzlarıyla paylaşmalarını sağlamak yerine; ''en iyi biz biliriz, bizim yazdığımızı kopyalayıp, sayfanıza yapıştırın, yayınlamadan önce mutlaka görelim'' tutumunda olun.Ancak değişmesini istemediğiniz içeriği reklam olarak vermeyin, bunları gönüllü yapmasını talep edin.

10- Neden blog yazdıklarını anlamayın. Sayfalarını ziyaret etmeyin, dünyalarını bilmeyin. Sizler için dijital iletişim stratejisinin bir parçası, birkaç kalem ve sayı olarak kalsınlar.
Harvard Business Review'a da yazıyorum. Aşağıdaki yazım http://www.hbrturkiye.com da en çok okunanlar arasına girmiş.
Çok sevindim :)
Ülkemizde işsizlik oranı  yüzde ona yaklaştı. Avrupa’da bu konuda Yunanistan, İspanya, Portekiz, İtalya ve Slovakya’nın ardından geliyoruz. Dünya genelinde bir karşılaştırmayla, bir fikir edinmek istersek; Japonya’nın işsizliğin en düşük ülke olduğunu belirtebiliriz. Bunda iş yapma kültürü mü, teknolojik üstünlük mü, ya da zengin bir ülke olması mı daha etkili  bilmiyorum. Japonya’da yaşanan işsizlik oranının yüzde üç buçuk olduğu kayıtlara geçmiş durumda.
İşsizlikle ilgili veriler ve önümüzde bizi bekleyen ekonomik koşullar göz korkuturken; şirketlerin de yetenek bulamamaktan şikayetçi olmaları dikkat çekici.Bir ilana, yayınlanır yayınlanmaz binlerce başvuru alırnmasına rağmen; bir kişiyi seçebilmek aylarca süren, bazen de sonu hüsranla biten bir işe dönüşebiliyor. Özellikle kurumsal şirketler İnsan Kaynakları Bölümleri’ne yatırım yapıyor, en iyi adayları çekebilmek için işveren markası çalışmaları başlatıyor, alanlarında çok iyi, nam-ı diğer kelle avcılarıyla çalışıyorlar. Hepsi kendilerini geleceğe taşıyabilecek, rekabette farklılaşmalarını sağlayacak, şirket körlüğüne kapılmadan ve içsel motivasyonunu kaybetmeden, yılmadan çalışabilecek, iş arkadaşlarını seçebilmek için. Peki bu özel kişiler neden çoğunlukla yüzde on işsiz veya ilana başvuran binlerce kişi arasından çıkmıyor? Neden bir yanda işsizlik sürerken, diğer yanda şirketler doğru bir aday bulmak için bu kadar çok emek, zaman ve para harcamak zorunda kalıyor?
Çünkü ”yetenek” kolay yetişmiyor. İyi bir diploma, yabancı diller, güçlü referanslar iş görüşmelerine çağrılmamıza yardımcı olabilir. İş görüşmesinde verilmesi gereken, en doğru cevapları google’da arayıp, bulmuş; profesyonel görünmeyi sağlayacak, şık bir takım almış, çoğu insanı canından bezdirebilecek nitelikte olan, seçme-yerleştirme sürecini geçebiliriz.Tüm bunlar aranılan yetenek olduğumuz anlamına mı gelir?
Bilinenin aksine, şirketlerin içten içe peşinde olduğu yetenekler aslında kurtuluşu sabit bir gelirde, büyük bir markanın itibarında, güzel bir çalışma ortamında bulmayabilirler. Hatta onlar için iş görüşmeleri de, bir kurumda işe başlamak da başlı başına zaman kaybı olabilir. Ünlü girişimcilerden Steve Jobs, Richard Branson veya Howard Schulz birer çalışan olarak tam birer baş belası olabillrdi. Steve Jobs yalın ayak veya siyah kazağıyla gittiği iş görüşmesinden geri çevrilebilir; Richard Branson’ın disleksi olması ve okuma-yazma zorluğu yaşaması şirketlerin kendisine yatırım yapmasının önünü tıkayabilirdi. Pazarlama Müdürü olarak işe başladığı şirketten ayrılan Howard Schulz, yıllar sonra aynı şirketin sahibi oldu. Ya işler tam istediği gibi gitse, anlaşmazlık yaşamayıp, işten ayrılmak zorunda kalmasa, özetle  çalıştığı kurum küçük bir kahve şirketini dünya markasına dönüştürebilecek bir yeteneğe sahip olduğunun farkında varmış olsa ve onu elinde tutabilmeyi başarabilse ne olurdu?Belki de Genel Müdür olurdu, sadece bir tahmin, kariyeri nasıl devam ederdi, bilmemiz mümkün değil. Bu kişilerin hepsi de girişimci olmayı seçtiler.
Harvard Business Review Eylül sayısında yayınlanan ve Universum tarafından, 40.000’in üzerinde gençle gerçekleştirilen İdeal İşveren Araştırması, Türkiye’nin ilk sırada olduğu bir alanı ortaya çıkardı. Türkiye’de üniversite öğrencilerinin yüzde onsekizi mezun olunca kendi işini kurmak istiyor. Bu araştırma dünya çapında 50 ülkede gerçekleştiriliyor ve  girişimcilik potansiyelinin en yüksek olduğu ülke, açık arayla Türkiye. İkinci sırada yer alan Polonya’da bu oran yüzde onbir. Ülkemizde gençler tutkuyla çalışabilecekleri, anlam bulabilecekleri bir iş istiyor. Girişimci ruhlarını tatmin edebilecek, onlara sürekli gelişim imkanı sunabilecek şirketleri de tercih edebiliyorlar.
Günümüzde yetenekler bu kişiler arasından çıkıyor. Vazgeçmeyen, oturup, iş bulmayı beklemektense nasıl değer yaratabileceğini araştıran, böyle gelmiş böyle gider anlayışının hakim olduğu sistemlerdeki yanlışları tespit edebilen, yenilikçi, cesur ve girişimci ruha sahip kişiler fark yaratıyor. Eskiden başka şirketlerin en yetenekli çalışanlarını kapabilmek  önem taşırdı. Daha iyi bir paket, yan haklar, gösterişli ünvanlar gibi faydaların sunulması yeterli olabilirdi. Oysa şimdi yetenek savaşında en büyük rakip kendi işini kurmanın hayali, girişimcilik. Yetenekler konfor alanından çıkıp, sıfırdan başlamayı, var olanı da tüketme riskini, herşeyi göze alabiliyor, düşlerinin peşinden gidebiliyorlar. ”Kapağı bir şirkete atayım, maaşımı alayım” kategorisi dışında kalan bu kişileri çekebilmek için de, dünyaya onların gözünden bakabilmek gerekiyor. Sizce günümüzdeki işe alım süreçleri, oryantasyon programları, mentorluk sistemleri, İnsan Kaynakları uygulamaları ve kurumların yapıları yetenekleri çekebilecek kapasitede mi? Benim cevabımı merak ediyorsanız, soruya soruyla karşılık verirdim. ”Yetenek sizi neden tercih etsin?”

Yoko Ono, efsane John Lennon'ın eşi. Kimilerine göre Beatles'ın dağılma sebebi, kimilerine göre büyük bir sanatçı. Lennon'ın ölümünden sonra da Yoko Ono, dünyada sesini duyurmaya devam etti. Ben de ara ara twitterdan takip ettim.Bazen sessizce ayrıldım takipçileri arasından. Sonra aklıma bir şey geldi, yeniden takibe başladım. Gizli bir hayranlığım vardı, ancak tanımlıyamıyordum. John Lennon üzerinden prim mi yapıyordu, sınırlarımızın dışına çıkmamız için mi çabalıyordu; bilemiyordum. Sanatını anladığımı da iddia edemem. Ne şarkılarını, ne de diğer eserlerini.

Metin Bobaroğlu, Moma'daki sergisinden bahsettiğinde, yeniden hayatıma girdi Ono. Dehasını, fotoğraflarda gördüğünüz beyaz taşlardan oluşan satranç tahtasını görünce anladığını söyledi. Şanslı olmalıyım ki, ne anlama geldiğini de anlattı.

Bir satranç tahtasında, taşlar siyah ve beyaz olmayıp, tek renk olduğunda; oyuncular ne kadar usta olursa olsunlar, oyuna devam edemiyorlar. Bir kaç hamleden sonra, hangi taşın kimin olduğunu hafızalarında tutamıyorlar. Dolayısıyla karşıtlık, ikilik, iki taraf, siyah ve beyaz şart. Hayatta olduğu gibi.

Kendimizden farklı fikirler ve bakış açılarıyla karşılaştığımızda; ya anlaşamıyor, ya da sahte bir uyum gösterip, fazla dokunmamaya, sorun çıkarmamaya çalışıyoruz. Sanki cennet, herkesin bizim gibi olduğu, en ufak bir çatışmanın, ayrılığın olmadığı, izole, suni bir platform. Oysa hareket ve devinim karşıtların çelişkisinde mevcut. Diğer türlü oyunun sonu geliyor.


Tek renk satranç taşlarıyla, hayatı açıklamak...Zerafetle, tek bir hamleyle, bizleri iyi ve kötü tanımlarımız ve kategorilerimizle sıkışıp, kaldığımız konfor alanının dışına fırlatmak. İşte sanat!

Bunun üzerine Yoko Ono'yu twitterdan yeniden takip etmeye başladım. Aklımdaysa şu soru vardı; ''Nasıl Yoko Ono oldu? Bu bilinci nasıl geliştirdi?''



Internet'te ''liderler böyledir, yöneticilerse şöyle'' içerikli pek çok alıntı görüyorum. Ortak mesajları liderliği yükseltmek, yöneticiliği ise dar kalıplara sıkışmış, ileriyi göremeyen bir pozisyona düşürmek. Bir nevi Şems'in söylediği rivayet edilen sözlerden farkı kalmamış durumda bu liderlik paylaşımlarının. Astı astarı yok, kaynağı belirsiz. Eğer bu basmakalıp sözlere inanırsanız, yükselemeyeceğiniz garanti.

Birincisi yönetici veya bir bölümün Müdürü olmak o kadar kötü bir iş değil. İkincisi liderlik de efsanevi bir nitelik değil. Öğrenilebiliyor, isteyenler liderlik becerilerini geliştirebiliyorlar. Liderlik, başkalarını da etkilemeyi, peşinden sürüklemeyi kapsıyor. Yöneticilik ise, görevini hakkıyla yerine getirmeyi; gemiyi limana vardırmayı. Bazıları gündelik işlerle ilgilensin; ancak liderler vizyonerdir, ileriyi görür, ilham verir veya tek önceliği insanlardır gibi bir dünya yok. Karizmatik liderlik tarihe karıştı; girişimcilikse öylesine adanmışlık ve hedefe odaklanma gerektiriyor ki; parlak bir fikrin peşine cesaretle düşmek yeterli olmuyor. Ancak sosyal medyaya bakarsak; herkes birer liderlik gurusu, girişimci ruha sahip deha.

Bu eleştiriyi, NYU'da tamamladığım liderlik ve yönetim pratikleri sertifika programındaki bilgilere dayanarak yapıyorum. Eğitimden önce, yönetime dair düşündüğüm çeşitli konuların doğru olmadığını net olarak gördüm. Biz çalışanların eleştirip durduğu, ''biz o konumlarda olsaydık'' diyerek, kafa yorduğu pek çok konu, yönetim bilimleri açısından pek de dışarıdan görüldüğü gibi değilmiş. Üniversitede akademik bilgi yüceltilmiyordu, aksine ''gidin, çalışın; yaşayarak içselleştiriceksiniz'' deniyordu. Ancak bence bilgiyi, deneyimle birleştirmek en doğrusu. Her ikisine de ihtiyaç var. Bilginin doğruluğu ve derinliği önemli olan. Şimdi çeşitli danışmanların (hatta aralarında isim yapmış olanları bile var) paylaşımlarının boşluğu ve insanları doğru yönlendirmekten uzak oluşuna isyan bayrağı çekmeden duramadım maalesef. Bunu ukalalık veya bilirkişilik taslamak için yapmıyorum.Sadece doğru olmayan bilgi size zaman kaybettirir ve olduğunuz yerde oyalanıp, durmanıza yol açar.Boşu boşuna yıllar kaybettiğimi düşünüyorum, siz benden daha akıllı davranabilirsiniz.

Eğer yönetim ve liderlikte ilerlemek istiyorsanız; doğru kaynak Internet'te yayılan alıntılar değil. İnsanların egolarını okşayan, kötü yönetici-efsane lider ayrımlarına yol açan, hiç bir bilimsel altyapısı olmayan, güzel sözler hiç değil.

Coursera'da  dünyanın önde gelen üniversitelerinin kurslarına, Internet üzerinden, ücretsiz olarak katılabilirsiniz. Benim en çok faydalandığım Peter Drucker, Benjamin Zander, Stefano D'Anna, Marshall Goldsmith, John Maxwell, Malcolm Gladwell, Guy Kawasaki, Dan Ariely vb. isimler olmuştu. Daha pek çokları da var.Web sitelerini, bloglarını ziyaret ederek; kitaplarını, çalışmalarını inceleyerek  rehber alacağınız kişileri araştırdıktan sonra; değerli beyinlerinizi onlara açabilirsiniz. TED konuşmalarını dinlemek; Bloomberg, CNN gibi kanalların yönetici ve girişimcilerle yaptığı röportajları izleyerek, tecrübelerini birebir kendilerinden dinlemek de faydalı. Hayata bakmaya alışık olduğunuz çerçeve içerisinde olan, sizi zorlamayacak, çaba harcamanızı gerektirmeyecek, hafif bilgilerle zaman kaybetmeyin yeter.

Not: Görsel Ann Street Studio'dan. 

Felsefede eleştirinin yazılı yapıldığını biliyor muydunuz? Sözler değil, yazıyla iletilen eleştiri ciddiye alınır. Eleştiri karşısındakini küçültmek, kötü hissettirmek için değil; örneğin bir eserin gerçek değerini kendi bakış açısından değerlendirme, kritik etme amacıyla yapılır. Ya gerçek hayatta eleştiri nasıl karşılanır? ''Ben senin iyiliğin için söylüyorum'' diyen herkese inanılır mı? Kimileri sadece eleştirip, durur. Yıllardır ağzından tek bir güzel söz çıkmamıştır, ancak herkesin iyiliğini istediklerine inanırlar.''Uyarayım da, kendini düzeltsin'' derler.Uyarının tonu, kalp kırmaması, utandırmaması, özgüveni zedelememesi önemlidir oysa.

Kimseler kırılmasın diye susanlar da vardır. Dışlanmaktan korkup, görünürde uyum gösterenler de. Bu tutum da, değer yaratabilecekleri durumlarda bile katkıda bulunmamalarına, varla yok arasında birisi olmalarına yol açar. Daha kötüsü bastıra bastıra, içlerindeki memuniyetsizlik öylesine büyür ki; gün gelir ya patlarlar, ya da depresyona girerler.Kimse onları dinlememiş, önemsememiş, anlamamıştır. Herkes taş kalplidir. Oysa düşündüklerini, varsa eleştirilerini hiç paylaşmamışlardır ki.

Çevremiz böyle insanlarla dolu. Bizler de kah eleştirici ebeveyn, kah korkmuş küçük çocuk halleri arasında gidip geliyoruz. Peki insan ilişkilerinde doğru olan ne? Kendimizi ifade ederken, hatta geri bildirim verir veya eleştirirken; karşımızdakini nasıl kırmayacağız? Görüş ayrılıklarını bile tatlı dille aktaracağız? Zorbalarla, kaba insanlarla; onlar bize saldırırken nasıl baş edebileceğiz?

Bir iletişimci olarak bu soruların cevabını çok aradım.Yazmanın beni çok rahatlattığını fark ettim. Bir derdim mi var, bir haykırışım, öfkem, içimde patlamaya hazır bir volkan; yazdım. Her zaman paylaşmadım yazdıklarımı, yırtıp attığım da oldu.Ancak kelimeler çıktıkça içimden, rahatladığımı fark ettim. Yazmanın tek faydası bununla da kalmadı.Konuşmak, özellikle de geri bildirim gibi zor konularla ilgili önemli pratik kazandırdı. Sonuçta söz uçar, yazı kalır. İnsanlar yüz yüze her şekilde konuşabilir; ancak kaçı söylediklerini birebir yazıya dökebilir? Ardında bıraktığı ayak izi, hiç de istediği gibi olmayabilir değil mi? Yazılı iletemediğinizi, söylemekse hem anlamsız, hem de korkak bir davranış değil mi?

Dürüstlüğün önemli olduğunu; kendi doğruna sahip çıkmanınsa büyük cesaret gerektirdiğini anladım. ''Giden gitsin'' dedim içimden ve dobra dobra konuşmaya başladım. Bunun size karşı yapılan kabalıkları azalttığını gözlemledim. Ancak dobralığın seviyesi önemli, hatta bir bilim adamınınki gibi, analitik bir dil gerektiriyor. Yanlışlıkları akılla-mantıkla ortaya döküp, bilgiyle desteklediğinizde; insanlar bırakın ikna olmayı, mahçup olmamak için, içi boş argumanlarını da bir kenara bırakmak zorunda kalıyorlar.Cehaletinin su yüzüne çıkması hiç de hoş bir durum olmuyor.

Kendinizi açık ve net ifade ederken; patavatsız ve duyarsız algılanmamanız için de nezaket gerekiyor. Bazen giriş-gelişme-sonuçla bu kadar zaman kaybetmesek, havadan sudan konuşmasak da direk saadete gelsek diye düşünürdüm. Ancak bunun Türkiye'de pek işlemediğini gördüm. Gerçekleri bilgiyle söylemek doğru olan, ancak insanları duvara çarpmış gibi hissetirmemek için beklenilen incelikle birlikte; zaman ayırarak, ilgi göstererek ve iyi niyetini belli ederek.

İyi bir iletişimci olmak için sadece bilgi yeterli değil, duygulara hakimiyet de çok önemli. Kızdığınız, hislerin yoğunluğundan gerçeklikten kopmaya başladığınız, hayallere kapıldığınız anda da; iletişimi yönetememeye başlıyorsunuz. İpleri başkasının elinde olan bir kukla gibi oluyorsunuz. Bu durumlar için de gözlem yöntemini seçtim. Kimler damarıma basıyor? Hala sıkı sıkı tutunduğum neler var? Beni neler öfkelendiriyor, küçük hissettiriyor? Bir olay olduğunda, karşılık vermek yerine not almaya başladım.''Demek ki buna bağımlılığım varmış. Buna alınıyormuşum meğer'' diyerek, kendimi gözlemledim.

İletişim eğitimlerinde genelde teknik bilgiler üzerinde durulur. Teknik bilgilerle kastım beden dili, sunum, anlatım becerileri vb. Oysa ilk ders ''gözlem'' olmalı. Dışarıdaki insanları objektif olarak izleme ve dinlemeyle, kendini gözlem. Bu duygu yönetimiyle birlikte saygı uyandıran, dinlenilen birisinin ortama hakimiyeti ve dikkat becerisini de kazandırır. Bunu başaramadan; ses tonunun etkileyici olması, NLP teknikleriyle ikna etmeyi öğrenmek gibi konular yeterli olmaz; iletişememeye devam edilir.

Milanyum kuşağı, yani bugünün 24 yaşına kadar olan kesimiyle ilgili uzmanlar bir hayli endişeli. Malum iş dünyasında yerlerini almaya başladılar. Yakında yönetici konumlarına da tırmanacaklar. Ancak biraz değişikler. Sürekli cep telefonu, akıllı cihazları ve laptoplarıyla ilişki halindeler. Yetişkinlerin dünyasından kopuk, dilini kendilerinin anladığı, sosyal ağlarla bezeli başka bir alemde yaşıyor gibiyor. İyi bir iş bulup, hayatları boyunca orada kalmak, kariyer basamaklarını birer birer, kendilerine her söyleneni sabırla yapa yapa tırmanmak istemiyorlar. Ailelerinde, çevrelerinde hayatlarını işe adamış, ancak sonrasında zorunlu emekli, ya da türbülanslı dönemlerde kapı dışı edilmiş yakınlarının yaşadıklarına tanık olmuşlar. Kendilerine sunulana razı olmamaları, körü körüne bir sadakat beslememeleri, asi davranabilmeleri, nasıl idare edilebilecekleriyle ilgili kara kara düşündürüyor. Ancak onları iş hayatına çekmek ve varolan kurallara uymalarını beklemek, bunun için de ''Gençler şunu ister, böyle yapmalı, onlara bol keseden ünvan sunmalı, iş yerlerini  renklendirip, eğlenceli hale getirmeli'' gibi içi boş yaklaşımlar yeterli olmuyor. Esaslı bir husus gözden kaçırılıyor çünkü.

Günümüz iş dünyasının egemenleri üstlerine düşeni yerine getirdiler mi? Üst düzeyde bir sorumluluk ve liderlik gösterdiler mi? Saygın ve güvenli bir yaşam imkanı sunarak; iyi bir maaş paketi, her beş yılda bir kola takılan saat, kıdem vb. uygulamalardan geri kalmadılar, haklarını yememek gerekir. Yine de bu ekiplerini kolladıkları anlamına gelmiyor. Çoğunun vefa gösterdiği söylenemez. Belki mecburdular; şartlar zorlaştı, rekabet çok arttı. Konuya iş veren açısından da yaklaşmak gerek. Ancak konu sadece iş güvenliğiyle sınırlı değil. İnovasyon kültüründen, farklılıklara, çeşitliliğe açık olmaya pek çok alanda dünyadaki gelişmeleri yakalamak, gençlerin beklentilerini ve doğalarını anlamak yerine, kendi kurallarını dayatmaya devam ettiler. Şimdi gençlerin inanç ve güvenlerini kazanmayı nasıl bekleyebilirler? Üstelik dünyayı teknolojinin ustaları yönetmeye başlamış ve gençler bu konuda yetişkinlerden çok daha iyiyken.

Bence düşünüp, planlaması gereken bu kuşağı mevcut iş şartları, emir-komuta zincirine nasıl uyduracağımız değil. Onların peşinden gitmeye nasıl hazırlanacağımız olmalı.