twitter
    "Genelde birbirmizi, bayramdan bayrama da koyunları doğruyoruz.

Kravata Ne Gerek Var?

Tamam resmi duruyor. İşyerlerinde mecburi, önemli adam edası katıyor. Gerçi en önemli adamların kendileri otorite olduklarından ağır görünmek için herhangi bir şeye ihtiyaçları olmaz.Öyle boyun bağları takmak, ceketinin önünü iliklemek gibi zorunlulukları yoktur.Yine de benim bulunduğum kademede, çevrem kravatlı çalışanlarla dolu.Bu da düşündürüyor tabii: Nereden çıktı bu kravat? Erkeklerde boğulma hissi yaratır mı, yoksa alışması kolay mı?

Hem pahalı, hem modası sürekli değişiyor. Kalınları revaçtaydı, sanırım bu yıl inceldiler iyice. Sürekli alışveriş edip durmadıkça, kolaylıkla demode görünme ihtimali mevcut. Gerçi biz kadınlar moda konusunda daha bi takıntılıyız. Ya da öyle mi acaba? Belki erkekler de nasıl bir izlenim bıraktıkları konusunu gösterdiklerinden daha çok önemsiyorlar? Kravat sektörünün geleceği parlak belli ki. Kadınlarda kravat kullansalardı, gömlekteki düğme arasındaki frikiklerin önüne de geçmiş olurdu. Mesela ben sinir oluyorum bu konuya ve bu yüzden pek çok gömleğimi giyemiyorum. Bir, iki kilo bile düğmelerin arasından içimin görülmesine sebep olabiliyor, fularla vs kapatmaya çalışıyorum. Hemen geriliveriyor gömlek. Acaba kravat ta böyle mi çıktı ortaya? "Adamların kıllı göbekleri vs görülür, biz şu düğmelerin önünü kapatıverelim" mi dediler? Gerçi adamın orası burası görülmüş, hiç umrunda olmaz. Oturuşumuz bile ayrı. Kadınlar bacaklarını kapatır, erkekler olabildiğince aralar. Hiç düşünmez dolmuşta çok mu yer kapladım, yanımdakinin alanını mı çaldım diye. Sıkışıveririm bir köşeye, adam açmış olabildiğince.Geçende bir yazıda okudum, bir psikologla yapılan ropörtajdı yanlış hatırlamıyorsam: "Hiç bir kadını, pantolon dahi giyse, bir fotoğafta bacaklarını açarak otururken göremezsiniz" yazıyordu. Sadece fotoğraf ta değil, öyle oturmazlar diyordu. Net, %100, istisnasız. Korunma, gizlenme içgüdüsü mü, ne acaba?

Kravatın nedeni ne? Onu da anlayamıyorum.Hani erkekler o gün taktıkları kravatla mesaj verseler, iletişim aracı diyeceğim. Eskiden geyşalar topuzlarını o şekilde kullanırlarmış. Henüz bakire olanların belli bir modeli olurmuş, geçkinlerin başka. Mesela yeşil kravat çevreciyim anlamına gelebilir; mor bunalımdayım, bana dokunmayın; kırmızı seni istiyorum.Simpson, Mickey Mouselular falan da var "çocuğum tamam mı?" . Niye yargıladık şimdi. Espriyi, neşeyi seviyorum anlamına da gelebilir. Bakış açısı meselesi. Monoton günlerime yeni bir eğlence buldum: Kravatlardan karakter tahlili yapmaya başlayacağım. Hehe..

Büyümek

Çocukken anne ve babamızı herşey gücü yeten, isteklerimizi yerine getiren, istedikleri gibi olmadığımızda ise bizleri cezalandıran, yüceler olarak görürdük. Büyüdükçe onların da zayıflıkları ve zaafları olduğuna tanık oldu çoğumuz. Kabullenmesi zor geldi başta, şiddetli çekişmeler yaşadık belki de.

Ebeveynle ilişkiler aslında her birimizin tüm hayatına şekil veriyor. Onları nasıl görüyorsak, hayatımızda diğer figürleri de öyle konumlandırıyoruz. Erkeklerin annelerine benzer eşler seçtikleri bilinen bir gerçek. Baba ile ilişkiyse insanın kariyer ve paraya karşı tutumunu şekillendiriyor. Bu mistik bir görüş değil, tam aksine psikologlar da aynısını söylüyor. Baba otorite figürü olduğundan, eğer onunla kavgalıysak, ya da içten içe öfkeli; hayatımızdaki diğer otorite figürleriyle de çatışma halinde oluyoruz.

Ya Tanrı ile ilişkimiz? Çok açık ki, daha çocukken, ne bu dünyayı, ne kendimizi tanımazken, anne ve babamızı Tanrı gibi görüyorduk. Bir şeye ihtiyacımız olduğunda, gidip onlardan istiyorduk. Dua etmek gibi. Birine öfkelendiğimizde "benim babam seninkini döver" diyorduk. İlahi adalet gibi.Gücü dışarı yansıtıyorduk.

Sanırım büyüdükçe insan kendisini merkeze koymaya ve gücünü geri almaya başlıyor. Bir şey istediğimizde, bunun için gereken emeği gösteriyoruz. Hakkımız yendiğinde, affetmek, hukuki yollara başvurmak, intikam almak gibi çeşitli seçenekler arasından; kendi realitemize göre en doğru geleni seçiyoruz. Kararlarımızı kendimiz alıyoruz.

Yine de zaman zaman, küçük bir çocuk gibi ailesinin sıcak yuvasına sığınmak istemeyenimiz var mı? Ben o zamanlar mezarlığa gidiyorum. Sanki hala benimle gibilermiş gibi hissediyorum. Güçlerini, enerjilerini benimle birlikte, hatta içimde hissediyorum.

Sonra geri dönüyorum yetişkin hayatıma ve bundan da gayet memnunum. Kimsenin kanatları altında olmamaya, kötü yönlerimle acı verse bile yüzleşmeye, yanlışlarla doğruları bulmaya, güzel yüreklerle tanışmaya devam ediyorum. Yaşamak bu demek benim için. Büyümekse hayatımı kendimin şekillendirdiğini anlamak.

Usta inşaatçılar aranıyor


Zor zor, herkesle iletişim kurmak zor. A dediğinizde, B olarak anlaşılabileceğini bilmek (hatta Z diye algılayanlar bile olabiliyor) insanı zamanla sessizliğe iter mi? Bende tam tersi oluyor, çeneme vuruyor. Karşılaştığım herkese derdimi anlatıp, aslında onları pek te ilgilendirmeyen, şu günlerde moralimi bozan konuyu çeşitli açılardan deşebilirken; anlaması gereken tek insana bir türlü aklımdakileri aktaramıyorum. Hiçbir zaman anlamatamadım, gelecekte de anlatabilecekmişim gibi görünmüyor.


Can Yücel'in şu dizelerini çok seviyorum;

En uzak mesafe ne Afrika’dır,
Ne Çin, ne Hindistan,
Ne seyyareler,
Ne de geceleri ışıldayan yıldızlar.
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
Birbirini anlamayan.

Yunus "72 dili konuşmayan bizden değildir" der. Tevrat'ta, Kuran'da ve dünyanın birçok yerindeki yerel efsanelerde bahsi geçen, Tanrı'ya ulaşmak için inşa edilen Babil Kulesi'nin yıkılmasıyla bağdaştırılır 72 dil. Efsaneye göre Tanrı insanların kendini beğenmişliklerine kızarak; o zamana kadar aynı dili konuşmakta olanların dillerini karıştırarak, birbirlerini anlamalarını engeller. 72 ayrı dil türer.
Yunus'a göre; insan olmak için herkesle aynı dilde konuşabilmek, herkesle bir olmak gerek. Şimdi en zor anlaşabileceğiniz insanı düşünün. Anlaşmaya çalışmak için de iyi bir neden. Neden yoksa, ya da bir bağ, ne bileyim aşk gibi ya da ortak iş yapmak zorunluluğu gibi; çeker gider zaten insan. Ama bir zorunluluk varsa ve bir türlü ortak dil tutturulamıyorsa, gör sen çileyi.
Çare ya bu deveyi güdeceksin, ya da bu diyardan gideceksindir çoğu zaman.

Ama efsanelere kulak vermek te gerek. Kibir diyor, ceza diyor, ayrı dil diyor... Çözümlemesi;; "Arzu kızım, sendeki şu kibri bir türlü silemedik. Bak karşına baş etmesi zor, seni sadece anlamak istediği gibi anlayan, sana bir türlü değer vermeyen, hatta ezmeye çalışan bir eri çıkarıverdik. Gel de 72 dili bir et şimdi."
Babil Kulesi'ni inşa etmek daha kolay olsa gerek.

Bu virüs te nerden çıktı?

İletişimciler için medyaloji diye bir site açıldı.Ben hemen hemen her gün giriyorum. Ay bazında, medyada en çok yayınlanan haberlerle ilgili bir de analiz yayınlıyorlar. Buna göre ekim ayında domuz gribiyle ilgili 17 bin 586 adet* haber yayınlanmış.

Bu kadar çok haber olması, ne kadar yoğun bir propoganda altında olduğumuzun da göstergesi değil mi? İnsan her gün domuz gribinden ölenlerin haberlerini duya duya, korkmaz mı bu yaman virüsten? Hadi diyelim kendimiz için gözümüzü karartalım, ya gözümüzün bebeği çocuklarımız?

Bilmediğim, uzmanı olmadığım konularda ahkam kesmeyi sevmiyorum. Aslında asıl nefret ettiğim, hiç bilmeyenlerin bana sürekli ahkam kesmeleri. Bu aralar sürekli yaşıyorum maalesef. Şimdi tıp tahsili almadan, domuz gribi hakkında yazmam da, beni bu sinir olduğum durumun ana oyuncusu konumuna taşır eminim. Umarım aramızda doktor olanlar bilgilerini, yorumlarını paylaşırlar bu konuda. Sağlık Bakanımızla, Başbakanımız bile aynı görüşte değilken, benim iyice kafam karışmış durumda.

Grip aşısı olalım mı, olmayalım mı? Ne dersiniz?


* Kaynak: http://www.medyaloji.net/haber/ekim_de_en_cok_konusulan_konular.htm

Ordan burdan...

Dün bir TV kanalımıza gittim. Haber merkezlerini seviyorum, her yerde televizyon ekranları, canlılık, haraket, hız. Televizyonların gazetelerden farkı ince, uzun, bakımlı, dikkat çekici kadınların sayılarının fazlalığı oluyor. Malum ekran acımasız. Ne kadar donanımlı, kültürlü, eğitimli ve tecrübeli olursanız olun, fiziksel güzellik olmadı mı yeriniz daha çok kamera arkası oluyor.

Dün bu konuyu konuştuk aramızda. Ben dünyada bu durumun değiştiğinde ısrar ettim, ancak örnek vermem istendiğinde CNN'den bir kaç isim dışında aklıma kimse gelmedi ki onlara da çirkin demek haksızlık olur. Sadece yaşları ilerlemişti.

Bu zaruriyet kadınları sürekli genç görünmeye itiyor olmalı ki, gözümüz her geçen gün aynı model, estetikli yüzlere alışmaya başladı. Oysa bence hiç te estetik durmuyor botokslu yüzler. Yaşlılığın izlerini, zamanın yüzlere kattığı olgun ve anlayışlı ifadeyi seviyorum. Ama mesele bireysel tercihler mi, toplumsal olanlar mı?

Toplum hem genel olarak tüm insanların üzerindeki baskıyı artırırken, üst basamaklara tırmanmak isteyenleri de neredeyse insan üstü olmayı zorunlu kılıyor. Ne gibi zorunluluklar? Uzun saatler çalışmak gibi, ama bu arada saçlara fön çektirmeye, spor yapmaya, cilt, tırnak, saç bakımlarını yaptırmaya zaman bulmak gibi, mastırın üstüne bir de double mba yapmak gibi, dünyadaki gelişmeleri takip etmek, en son çıkan üzerinde konuşulabilecek kitapları okumak, olunması gereken önemli ortamlarda bulunmak ve bunun yanısıra iyi bir aile hayatına da sahip olmak gibi. Aile önemli çünkü insanın bunca robotizm arasında sevgiyle takviyesi şart. Bu içsel durum, dışsalı da sizi hem bilimum tacizlerden korurken, daha düzenli bir hayat sürdürdüğünüz, sorumluluklarınızın olduğu ya da birini bile bulamayacak kadar sorunlu olmadığınızın göstergesi oluyor. Ancak maalesef son yıllarda eşler arasındaki ego çatışmaları veya başka sebeplerden dolayı boşanmalardaki inanılmaz artış, evlilik kurumu hakkında da ciddi sinyaller vermeye başladı.

Yüzleri şimdilik botoks kurtarıyor. Evlilikleri ne kurtaracak?

Yolun açık olsun

Üniversitede bahçede yürüyorduk bir arkadaşımla. Bir yandan da konuşuyorduk, konu nasıl iş bulacağımızdı. Bedavaya staj yapmıştık ama iş ayrı bir konuydu, tecrübemiz yoktu. Arkamızda okulun en sevdiğim hocası varmış, konuşmamızı duymuş, bir arkadaşı reklam ajansı açmış. Bana ismini verdi, onun refaransıyla gittim görüşmeye. Metin yazarı olmak istiyordum ama herhalde eline yüzüne bakılır bir kız olduğumdan, pek te entellektül, hafif bunalım ve cin gibi bir tipim olmadığından beni müşteri temsilcisi yaptılar. Hatırlıyorum da utanmadan maaş pazarlığı bile yapmıştım. "Aaa o kadar ücret az, o zaman part time çalışayım" demiştim, öyle anlaşmıştık. Sonra benim part time ilk günden itibaren full time olmuştu, maaşımı da altı misline kadar çıkarmışlardı. :)) Güzel günlermiş...

İlk işimi Ünsal Hoca sayesinde bulmuştum. Ünsan Oskay, Türkiye'nin en meşhur sosyologlarından. Benimse gönlüme girmiş çok az sayıda hocadan birisi. Otoriteyi, birilerinin bana ahkam kesmesini, didaktik tavırları sevemiyorum. Ondan dolayı öğretim kadrosuna hiç yakın durmadım, not için pazarlıklar yapmadım, hocaları övmedim, hatta çoğunu dinlemedim bile. Saygı duyduklarım dışında. Onların her dediğini not aldım, okumamız için önerdikleri kitapları alıp okudum. Ünsal Hoca John Berger'in Görme Biçimleri'ni önerirdi mesela, hala aklımda.

Ünsal Hoca'yı kaybettik dün. İletişim Fakültesi'ndeki derslerine doydum dersem yalan olur. Keşke açık üniversite olsa da, biz de böyle değerli kişilerin derslerine ömür boyu devam etsek derdim ara sıra. Televizyonda bazı programlarda görüyordum son yıllarda, onlarla idare etmeye çalışıyordum. Bize sosyolojiyi Türkan Şoray'ın kirpikleriyle, kendi anılarıyla öğretmişti. Sevdirmişti.

Değer yaratan yaşamların sonlarına üzülmüyorum aslında. Pek çok yüreğe dokunmak, beyinlere ışık saçmak, aydınlatmak. Kaç kişiye nasip olur? Ölümün son olduğunu da düşünmüyorum. Bir yolculuk yaşamla, ölüm.Biri görünür, diğeri zahir.Ya da tam tersi.
Yolun açık olsun Ünsal Hoca. Seni özleyeceğiz.