Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com

Hollywood Felsefesi

Leave a Comment


Son günlerde izlediğim filmler oldukça etkileyiciydi. Ethan Hawke'nin oynadığı Predestination, henüz vizyona girmedi ancak DVD'sini bulabilirsiniz. Zamanda yolculuk yapan, kimliği gizli bir polisin hikayesi olsa da, eğer biraz felsefeyle ilgilendiyseniz, şok olacağınız derinlikte bir bakış açısını da sunan bir film.Doğan da, doğuran da diye başlayabilirim ancak biraz devam edersem, filmi ilginç kılan sırları da ortaya çıkmış olur. Hepimiz biriz, herkeste kendini görürsün, insan diğerlerini kendinden bilir gibi sözleri filmi izlerken hatırlayabilirsiniz. Bazılarına karamsar gelebilir, ancak kesinlikle çok etkilendiğim bir film. (Şu linkten de izleyebilirsiniz:
http://www.vizyonfilmizle.net/31243-predestination-2014-film-izle.html )

Labirent de gerçek dünyanın dışına, test amaçlı hapsedilmiş gençlerin macerasını anlatan kitabın beyaz perde uyarlaması. Gençler isimleri dışında, geçmişlerine dair başka hiçbir şey hatırlamıyorlar.Sürükleyici olan bu film de, ''ya biz de öyleysek?'' sorusunu sordurmadı değil. Herşeyin çok gerçek göründüğü bu dünyada, izlenen deneklerden ötesi değilsek gibi sorular sizin de aklınıza gelir mi, bir ben mi yoldan çıktım, bilmiyorum.

Tüm bu filmlerin ortak noktası ''Kahramanın Yolculuğu'' olmaları. (Bizim yaşamlarımız gibi.) Filmin başında çok yetenekli olsa da, henüz çaylak olan kahramanlarımız sonra ustalık seviyesine ulaşıyorlar. Bu kahramanlar kısa bir zaman öncesine kadar hep erkektiler ve filmin güzel genç kızlarını kurtarır, onların hayranlıklarını ve kalplerini kazanırlardı. Uyumsuz (Divergent), Açlık Oyunları gibi filmlerde dikkatinizi çektiyse kahramanlar bu sefer kadındı. Hatta toplumun liderlerinin canlandırıldığı rollerde de aktristleri görmeye başladık.  The Giver filminde Meryl Streep, Divergent'da Kate Winslet toplumun tepe yöneticileriydiler. Gerçi her ikisi de insanlık ve duygudan nasibini almamış, verdikleri aşırı mantıklı kararlarla topluma zarar verecek tipte resmedilmişlerdi. Açlık Oyunları'na Başbakan rolüyle katılan Juliana Moore'un daha iyi mi yoksa kötü mü olduğunu anlayamadık.  Ancak bu değişim, kitleleri büyülemeyi ve etkilemeyi iyi bilen Hollywood'un önemli bir sosyolojik analizine de dayanıyor olmalı. Kadınlar gittikçe güçleniyor ve yeni nesil genç kızlar rol modellerini kahraman kadınlardan seçiyorlar. Beyaz atlı prenslerinin yolunu gözleyenler yerlerini daha haraketli, aktif hatta poligamiye yatkın kadınlara bırakıyor. Açlık Oyunları'nda Katniss iki erkeği de severken, hatırlarsanız Twilight'ın yıldızı da her ne kadar tercihini vampir olandan yana kullandıysa da, kalbinde kurt adama da yer açmıştı. Şimdi bu vampirli vsli filmlerin neresinde felsefeyi gördüğümü merak ediyorsanız; insanın yolculuğunu yansıtıyor. Felsefe de insanı kapsar, anlamaya, hayatı anlamdırmaya çalışır. Bu filmler de insanın hayallerini, hayatta beklediğini bulamaması ve doğa ötesi varlıklarla avuntu bulmasını, aşk özlemini, değişen aile yapısını, kadınla erkeğin yeni rollerini gösteriyor. Güçlü, eril olan kırılgınlaşırken; narin olan güçleniyor. Bir bedende hem kadın, hem erkek var olabilirken; bir yaşamda hem iyi, hem kötü olabiliyor aynı insan. Gerçek dediğimiz algımızın bir oyunu, gelecekse bir Hollywood senaryosu misali olabiliyor.

Next PostSonraki Kayıt Previous PostÖnceki Kayıt Ana Sayfa

0 yorum: