Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com

Sarı laleler aldım Amsterdam'dan...

3 comments

Rüzgara karşı yürüyorduk; mayısın 19’unda, üstümde kazak, kot ceket ve trençkotla donuyordum Amsterdam’ın sokaklarında. Soğuk demişlerdi gerçi, ama bu kadar üşümeyi de beklemiyordum. Kat kat giyinmekten kendimi patates gibi şişmiş hissederken, Hollandalılar çorapsız sandaletlerle, üstlerinde birer gömlekle dolaşıyorlar, güzellikleriyle dikkat çekiyorlardı. Kanallar, köprüler, en çok ta bisikletliler vardı.Bizim alışık olduğumuz trafikten, gürültüden eser yoktu, kuyruğunda gece mavisi renklerin göz aldığı kuşlar, çiçekler, taş binalar vardı, bir de duman altı ortamlar...

Öğlen Amsterdam’a varmıştık, valizleri otele bırakıp, şehir merkezine inmiştik hemen. Red Light Street’te, vitrinlerdeki yarı çıplak hayat kadınlarına baka baka dolaşmış, sırf meraktan bir kaç ta dükkana girmiştik, malum araç-gereçleri, dergileri ve filmleri satan, tezgahtarları ağırlıklı, yakışıklı zencilerden olan. Turizmin can damarı seks ve uyuşturucuydu bu şehirde. NLP’den öğrendiğim tekniklerle, yargı batağına saplanmamaya çalışarak geçtim bu sokaktan. Sevişmek için para veren erkekleri yargılamamalıydım, duygusuz dokunuşları, aşksız sevişleri...O da onların seçimiydi, koskoca bir sektör doğurmuştu bu içgüdü, binlerce yıldan günümüze kalan...O mesleği icra edenlere ”hayat kadını” deniyor olması ne ilginçti...

Adım başı rastlanan coffeeshop’ları meşhurdu sonra bu şehrin. Sorularımızı sabırla yanıtladılar, Türkçe’ye kahve dükkanı olarak çevrilen, mantarların, uyuşturucuların satışının yasal olduğu bu dükkanlarda. Carlos Castenada geldi aklıma, nasıl gelmesin, ne de olsa yazdığı 13 kitabı bi solukta okumuştum. Mantarları yiyip yiyip, boyut değiştiren, algı düzeyini ve farkındalığını artırmaya çalışan, hani şu kızılderili büyücü Don Juan’ın çömezi olan Castenada. O kadar çok mantar, o kadar çok peyote yedirmek zorunda olmazmış Don Juan, eğer Castenada daha açık olabilseymiş. Kızılderili şamanların sınırlı algımızın ötesindeki dünyasına adım atabilmek için alışkanlıkları, koşullanmaları geride bırakmak, onların tabiriyle “görebilmek” gerekirmiş. Bir ara forum ortamlarında tartışılmıştı bu konu; mantar yemeden Carlos’un neler yaşadığı tam olarak anlaşılır mı anlaşılmaz mı diye. Kolaya kaçmaktı bana göre, erk olarak, ruh olarak hazır değilsek, bir kaç saat uçmuşuz neye yarardı. Don Juan’ın sözleriyle; “sevecenlikten yoksun bilgelik, sağduyusuz bilgi yararsızdı.” Sevecenlik ve sağduyu da sıkı bir yaşam tecrübesi gerektirirdi, bu tecrübe de akıl beş metre havadayken kazanılmıyordu. Bu şehreyse sanki herkes uçmaya geliyordu.

Grubumuzdaki erkekleri Red Light Street’te kaybetmiştik, biz de üç kız takıldık. Gezdik, güldük, hatta herşeye güldük.Şehirdeki ilk günümüzün gecesinde, sıkı bir kulübe giriş ücreti ödemeden girmiştik. Otel lobisinde çalışan çocuklar yardımcı olmuşlar ve bizi davetli olarak içeri sokmuşlardı. Herkesin kapının önündeki uzun kuyrukta dikildiği kulübün girişinde iri yarı korumalar bizi karşılamış, hiç bekletmeden içeri almışlardı.Çözmüştük biz bu şehri. Bu arada kaldığımız oteli şiddetle tavsiye ederim. Minimalist odaları, koridorlardaki kristal avizeler ve deri koltuklarla müthiş bir tarz yaratılmış. Gece kulübü tarzındaki dekorasyonu ve şehir merkezine yakınlığıyla çok sevdik Hotel Arena’yı. Dört yıldızlı bu otelin kapı fiyatı 75 Euro, kişi başı 50 Euro’ya kadar iniyorlar, ancak kahvaltı dahil değil.

Amsterdam’da pazarlık yapmak, ya da kural dışı herhangi bir şeye birini ikna etmek çok zor. Biz beş kişiydik, taksiler de en fazla 4 kişi alabilirlermiş, daha fazla kişi almanın cezası 350 Euro’ymuş. Şehirde bol miktarda Türk taksi şoförü yaşıyor, sayelerinde bu konuda da pek sıkıntı yaşamadık. Sadece şoförler değil, aslında adım başı Türk’e rastladık biz, restorantlarda, marketlerde, sokaklarda...Girdiğimiz dükkanlarda Türkçe “ne kadar?” diye sorduğumuzda, Türkçe yanıt veren biri mutlaka çıkıyordu. Hollandaca’ya da Almanca ve İngilizce'den çok kelime geçmiş, ya da tam tersi olmuş.Bu dilleri biliyorsanız, çat pat ne dediklerini çıkarabiliyorsunuz. İnsanları çok yardımcı, İngilizce’yi de çok anlaşılır ve akıcı konuşuyorlar, yani uzun lafın kısası sora sora yol bulmakta en ufak bir zorluk yaşamıyorsunuz. Zaten tüm yollar Dam Meydanı’na ve Madam Tussaud’a bir şekilde çıkıyor. Biz birbirimizi kaybettiğimizde, buralarda buluştuk.

Madam Tussaud Müzesi süperdi.Amsterdam’da 42 müze varmış, biz sadece Tussaud’a gidebildik. En çok ziyaret edilen müze Anne Frank'ın eviymiş, önündeki uzun kuyruklardan da anlaşılıyordu ziyaretçi sayısının çokluğu. Şehirde her yerde müzeyi tanıtan posterlerdeki Anne Frank'ın capcanlı bakan, koyu kahve gözleriyle karşılaşıyorsunuz. Madam Tussaud Müzesi'nde de bir pencere arkasında, yazı masasının başında konumlandırmışlar o acı dolu dönemi satırlara yansıtan Anne Frank'ın mumyasını. Müzede gözlerimiz Atatürk’ün mumya modelini aradı, ancak o bu sıralarda İngiltere’de sergileniyormuş. Jennifer Lopez’in kalçasının alçısını almışlar, onu da gördük, gerçekten çıkıkmış. Hem devlet başkanlarının, hem pop starların, hem de aktörlerin mumyalarıyla, kol kola fotoğraflar çektirdik, burada da pek bi eğlendik.Ünlülerin mumyaları arasında en yakışıklı Robin Williams, en güzel Julia Roberts, en karizma Antony Hopkins’ti, ancak parantezde Sean Connery’e değinmeden de geçemeyeceğim.Da Vinci Code filmine özel ve genişçe bir bölüm ayırmışlar. Modellerdeki ince işçilikle göz dolduran, teknolojinin kullanımıyla haraketli, yaşayan ve yenilikleri takip eden bir müze yapmışlar, helal olsun. Hani “adamlar yapmış” derler ya, bu sefer “kadınlar yapmış” diyeceğim, ne de olsa müzenin kurucusu miniminnacık bir kadınmış.

Van Gogh ve Bira Müzeleri’ni de görmeyi istiyorduk, ancak 2 gece, 3 günlüğüne gelmiştik ve H&M’de kendimizi kaybetmekten, oralara gitmeye zaman bulamadık. Bir ara ben bizim kızları da kaybedince, grubumuzdaki erkekleri tüm gezi boyunca görmek zaten çok az kısmet oldu, tüm gün yürümekten ayaklarımın sızısı da artığında, tek başıma, bir saatlik tekne turuna katıldım. 90 adadan oluşan bu şehir, kanal bakımından Venedik’ten hallice. O kadar romantik değil, kanalları da daha geniş, ancak şehrin mimari dokusunu anlamak için bu kanallarda düzenlenen tekne turuna katılmak ideal. Suyun üzerine kurulu bu şehirde, en pahalı evler de suyun üzerindeki, tekneden bozmaca gözükenler. Bize değişik gelen bir kültürü var Amsterdam’ın.
Ben yaşama tarzındaki bu değişiklikler arasında en çok istisnasız herkesin balkonunu çeşit çeşit çiçeklerle süslemelerini sevdim. Hatta şu tekne evlerin bile çatıları, pencere önleri sardunyalar, laleler, ismini bilmediğim çeşitli çiçeklerle pembelere, kırmızılara bürünmüştü.

Halkıyla haşır neşir olmaya, kültürlerini derinden tanımaya fırsat olmadı, cumaya denk gelen 19 Mayıs'ın tatil olmasıyla, üç günlüğüne gitmiştik Amsterdam’a. Taksi şoförleriyle kısa sohbetlerimizde, kraliyetin hala etkili olduğunu, Euro'ya geçildikten sonra fiyatlar yükselirken, kişi başına gelirde ciddi anlamda düşüş yaşadıklarını öğrendik. Ülkeye en iyi havalarda geldiğimizi, yazın da sıcaklığın en fazla mayıs ayındaki gibi olduğunu söylediler. İlk gün donmuştum, üçüncü güne gelince hava mı düzeldi, ben mi alıştım bilemedim, ama üstümde tek kazakla dolaşmaya başlamıştım bile. Gece 10'da bile aydınlık olması, su kanalları, köprüleri, saat 12’de uzun uzun çalan saat kuleleri, marihuana kokularının sokaklara taştığı barları, şu kırmızı ışıklı sokağı, ama en çok ta bisikletleri ile hatırlayacağım herhalde Amsterdam’ı...Bir de güzel yüzlü, uzun boylu, sarışın insanları ile...

3 yorum:

frekans dedi ki...

Merhaba,
Ne güzel yaşamış ve anlatmışsın üç günlük gezini...
Hep istediğim şeylerden biri farklı yerler görmek, gezmek...
kısmet olur da ben de giderim inşallah...
sevgilerimle,

Arzu Pınar dedi ki...

İnşallah... :)

frekans dedi ki...

Merhaba Arzu,
Artık yazmıyorsun... :(
Güzel yazılarını okumak dileğiyle,
Sevgilerimle,