Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com

Berlin'de Hakimler Var

Leave a Comment


Dün akşam izlediğim Sunay Akın anlattı Prusya Kralı  2.Friedrich ile Değirmenci'nin hikayesini. Onun ağzından, tatlı tatlı dinlemek isterseniz, hala erişilemeyen Youtube'a dns ayarlarınızı değiştirerek veya Google Chrome vasıtasıyla girerek, aşağıdaki linki tıklayabilirsiniz. Atatürk'e de ilham vermiş olan, tarihin o sihirli anlarından birisine götürdü Sunay Akın bizleri. Bir Değirmenci'nin, Kral'a arazisini satmayı red ettiği ve şu muhteşem cevabı verdiği ana:

Kral: ''Madem benim kim olduğumu biliyorsun, o halde zorla alabileceğimi de biliyor olmalısın.''

Değirmenci: ''Berlin'de hakimler var.''

Değirmen yıkılmaz. 2.Friedrich, yakınına Sans-Souci Sarayı'nı inşaa ettirir. Değirmenci ile Kral komşu olurlar.

Yaa Çanakkale Savaşı'ndan anlattıkları... Aydın şairlerimizin çocuklukları, Atatürk'ün büyüklüğü... Kağnıyla silah taşınılan günlerden 10 yıl sonra, uçak yapabildiğimizi de dün akşam öğrendim.Oysa 2014'de, biz hala yollarla övünüyoruz.

Bir süre New York'ta kalmıştım, eğitim için.37 yaşımda, tek başıma gitmiştim New York'a. Hala doğduğu evde oturan birisi olarak, benim için büyük bir adımdı. Tüm eğitim ve iş hayatım İstanbul'da geçmişti ve geldiğim nokta, daha doğrusu bende oluşturduğu his boğulmakla eş değerdi. New York beni hem korkutuyordu, hem de çok ilgi çekiciydi. O pek sevmediğimiz Amerika kültürü değil, tüm dünyanın en yaratıcı insanlarının buluştuğu, yüksek binalardan, şehre nefes aldıran Central Park'tan, müzelerden, kütüphanelerden, Jazz barlardan ve evsizlerden oluşan bir şehir. Tekrar hayata döndüm New York'ta. Öğrenci olduğum için çevrem gençlerle doluydu.Türkiye'de kutuya kapatıldığımızı, dünyanın gündeminde de pek olmadığımızı gördüm uzaklardayken. Ve dönme vakti geldi, çattı. İnanır mısınız, güzel İstanbul'u hiç özlememiştim.

Kısa yoldan değişmek istiyorsanız, gidin.Tüm çevrenizi, yaşadığınız yeri, arkadaşlarınızı, beyninize mesaj kodlayan kitle iletişim araçlarını, herşeyi değiştirin. Kendim deneyimledim, kesinlikle etkili oluyor.Hani derler ya; ''nereye gidersen git, aynı kişisin.''Böyle olup, olmaması size bağlı. Beyni de geride bırakmak lazım. Anılara tutunmamak, sevdiklerini özlememek. ''Bizde böyleydi, orada öyleydi'' diye ayrım yapan zihni devreye sokmamak. Yeni tecrübelere, çocuk hevesiyle açık olursanız, kendinizde de daha önce farkında olmadığınız potansiyelleriniz uyanmaya başlıyor.

İşte bu şekilde, mutlu, hevesli olarak İstanbul'a döndüğümde; gri İstanbul'a, kentsel dönüşümle, estetikten çok uzak, çirkin bir mimariyle yenilenmekte olan; soruşturan, açık arayan insanların yaşadığı İstanbul'a; mutsuzluk da beni bekliyordu kapıda. Kendimi ağzına bir parça bal çalınmış, sonra da tarihte 20 yıl geriye, Orta Doğu'ya yakın bir yerlere gönderilmiş gibi hissettim. İş aradım, sonra iş kurdum. Yeni bir şeyler üretmeye çalışarak, işe odaklanarak, keyifsizliğimin üstünü örttüm bir parça. Gün geçtikçe, şu sorular aklımda daha da çok yer kaplıyordu bir yandan: ''Acaba yanlış yerde miyim? Dönmesemiydim?''

Şehir her geçen gün daha çirkinleşiyor, betonlaşıyor, insanlar telefonlarına gömülmüş, o bizi farklılaştıran, güzelleştiren yakınlığımız, ilgimiz, vefamız, dostluğumuz hayat koşuşturmacasında yok olmak üzere. Çok yakında geriye ne kalacak, Mc Donalds mı? Sahi bizim Hakimler nerede?

Ancak hayat çok ilginç, sanki sembollerle konuşuyor, küçük ipuçları seriyor insanın önüne. Son iki haftada, 10 yılın üzerinde Amerika'da yaşayıp, Türkiye'ye kesin dönüş yapan 4 kişiyle tanıştım. Hepsi de bıkmış oradan. Bana kısa kaldığım için, özlediğimi söyledi her biri. Bense ''dönülür mü hiç'' diyordum.

Dün akşam, Caddebostan Kültür Merkezi'nde, Sunay Akın'ın gösterisinin olacağı salona girmek üzereyim. Kapının önünde sıra olmuşuz, yavaş yavaş ilerliyoruz ve bir şarkı duyuluyor hafiften... ''İstanbul'u sevmezse gönül, aşkı ne anlar...''

Ve Sunay Akın, muhteşem hikayeler anlatıyor yakın tarihimizden. Gerçek insanların, memleketleri için fedakarlık yapmış, duyarlı, akıllı, vizyoner Türkler'in hikayelerini. 2. Friedrich'i, Voltaire'yi, aydınlanmayı, adaleti. Muhteşemdi gösterisi. İzlemediyseniz, gidin. Neyi kaybetmekte olduğumuzu daha iyi anlarsınız.

Kendime küçük notlar aldım. Oyuncak Müzesi'ni gezeceğim, oyuncakların hikayelerini çok merak ettim. Çanakkale'ye gitmek istiyorum. Atatürk'ün kapılarını halka açmış olduğu Dolmabahçe Sarayı'nı tekrar görmek ve Berlin'deki Potsdam Ormanları'nda dolaşmak. Değirmenciye saygı duydum. Bir o kadar da 2. Friedrich'e. Kraldı, boynunu vurdurabilirdi, ancak bu kararı adalete zarar verirdi. Adalet karşısında bir Kral ve bir Değirmenci eşittir çünkü.

Yıllar sonra, mezarları, yaşadıkları yerler karşısında saygıyla duracağınız kişileri bu seçimleri belirliyor. Bu kişilerin hikayeleri kalbimize dokunuyor. Bu hikayeler çekiyor insanı uzak diyarlara. Berlin'e, New York'a, kimilerini de hala İstanbul'a. ''New York'un nesi var, tarihleri bile yok'' diyebilirsiniz. Hayaller, umutlar ve fırsatlar... Daha ne olsun?

İstanbul'u katlediyoruz. Yanlış kararlar veriyoruz. Ortak tarihimiz, hikayelerimiz, denizimiz, çiçeklerimiz her şeyimiz var. Ve her geçen gün çirkinleşiyor bu şehir.Yine de  fısıldıyor kulağıma, benden vazgeçmemiş belli. ''Gitme'' diyor. ''Adalet nerede, Hakimler nerede?'' diye soruyorum.

''Bak, şairler sahnede'' diyor.



Sunay Akın, Hayat Diyince Programı:  http://www.youtube.com/watch?v=VL-SgsVu7gI

Next PostSonraki Kayıt Previous PostÖnceki Kayıt Ana Sayfa

0 yorum: