Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com

Dr. Strange, Aday Hillary ve Trump Ailesi

3 comments


Bu yazıyı iletişimci kimliğimin dışında, kafamı toplamak ve kendim için küçük notlar almak için yazıyorum. Yani Amerika’nın 2016 seçimleri için profesyonel bir analiz beklemeyin lütfen. Televizyon kanalları bu profesyonellerle dolu. Hatta siyasetin en usta isimleri de Beyaz Saray ve çevresinde olmayacak da, nerede olacaktı? Alanlarında çok uzmanlar, ancak öngörü noksanı oldukları da ortada; yoksa Hillary’i aday göstermezlerdi. Seçim sonuçları neredeyse Hillary’nin yıllar önce, Obama ile yarıştığı yerlerle aynı. Amerika’nın kültür düzeyi yüksek eyaletlerinde Hillary desteklenirken; diğer yöre halkları oylarını hep diğer adaydan yana kullandı. Obama hem siyah oluşuyla, ABD’ye geçmişinin suçlarını aklama fırsatı verecekti, hem de yeni bir ses oldu; hep parlaktı. Ancak bu sefer ibre, Dallas’la büyümüş, ’‘benim memurum işini bilir’’ anlayışıyla başlayan, bir kültürel esnemeye maruz kalan bizlerin anlamakta zorluk çekmeyeceği Trump’dan yana oldu. Yalnız Amerika’da bu kültür esnemesine geçit verilmiyor. Hillary’nin kendi özel adresinden e-mail atması bile inanılmaz bir skandal olarak görüldü. Bir kaç trilyoncuk götürülmesinin sonu oralarda hapisle bitiyor anlaşılan. Yine de seçimleri kaybetmesinin sebebi görevini kötüye kullanması değildi.İngiltere’de Brexit’le de kendisini gösteren; ‘‘diğerleri önemli değil, aman bize bir şey olmasın’’ anlayışı, milliyetçilik akımı, ekonomik krizlerin korkutucu gölgesinin etkisi var. Etkileyici kaybediş konuşmasında, kadın olmasının üzerinde durdu Hillary. ‘‘Ben olmasam da, bir gün, bir kadın bunu başaracak’’ dedi. Güzel bir yaklaşımdı, ancak seçimi kaybetmesinin nedeni cinsiyetiyle alakalı değildi bana göre. Eğer aday Michelle Obama olsaydı, sizce seçilir miydi? 

Hillary hep fazla güçlü, mükemmel ve korkutucuydu. İletişimde altın kuraldır; (özellikle de konu siyasal iletişimse) ‘‘bizden biri’’ olarak görülen adaylar seçilir. İnsanlar bağ kurmak ister. Sesinin duyulmasını, önemli olduğunun görülmesini. Oy verdikleri adaylar, beğendikleri sanatçılar tüm o lüks yaşantılarının içinde, koruma ordularının ardından bile; sanki bir kol uzaklıkta olduğu izlenimini oluşturmuştur. İnsanın gözünün içine bakar, dinlerken başını bir parça eğer, halden anlar vb. Zor dönemlerden geçen veya bireyselliğini kazanamamış insanlarda ve toplumlarda, bu özelliklerin yanına babacanlık da eklenir. Yeri geldi mi öte mahallenin oğlanlarını korkutacak, sizi dünyanın tüm dertlerinden uzak tutacak, koruyacak bir baba figürü. Bu kişinin bir baletin zerafetinde olması zaten beklenmez. Konu Amerika seçimleriyse, en azından uluslararası ilişkilerde ülkeyi temsil edebilecek kadar diplomasiden anlayabilen birisi olması kafidir. Trump’ın güçlü yanı bu değil, hatta herkes kıracağı gaflardan endişeli. Ancak seçmenlerle bağ kurabildi. Hillary bunu yapamadı.

Bir diğer önemli konu kampanya mesajıydı. Hatırlar mısınız; Obama’nın ‘‘yes we can - yapabiliriz’’ ve ‘‘change - değişim’’ sloganları benim hala aklımda. Trump da; ‘‘yeniden büyük olabiliriz’’ dedi. Hillary ne dedi?

Pek parlak bir seçim dönemi sayılmazdı. Ne ekonomi, ne iklim değişikliği, ne teknoloji liderliği; hiç birisi seçimin odak noktası değildi. Taciz ve e-mail skandalı aylardır ekranlardan eksik olmadı. İşte bu noktada kadın ve erkek arasındaki fark kendisini belli etmeye başladı. Ne de olsa erkeğin elinin kiri değil mi? Trump’ın kadınları aşağılaması sineye çekilebildi. Ama Bay Clinton’ın Hillary’i aşağılaması?


Bana göre, Amerika seçimini aileden yana kullandı. Trump tüm çocukları ve eşiyle sahnedeydi. Bir bütün olarak, ortak amaç uğruna, hep birlikte, herşeylerini ortaya koydular. Hatta kampanyasının göbeğine yabancı düşmanı söylemlerini oturtan Trump’ın eşinin sonradan Amerikalı olması bile gölge düşüremedi. İnsanlar karşılarında bir aile gördüler. Biraz fazla makyajlıydılar, ama olsun.

Hillary ise, (bunu yazarken, canım acıyor) daha kendi eşini elde tutamamıştı ve bunu sağır sultan bile duymuştu.Hiç bir ilişkiyle ilgili, uzaktan yorum yapmak bana düşmez. Ne olmuştur, geriye çok iyi bir dostluk mu kalmıştır, yoksa o bile politikanın bir parçası mıdır, ben bilemem. Ancak bir adaysanız; insanlar sizi bir bütün olarak değerlendirir. ‘‘Ailesini yönetemeyen, ülkeyi nasıl yönetir’’ seçimlerin subliminal mesajıydı. Kimse sesli olarak dile getirmedi, hatta bundan dolayı Hillary’nin kaybedebileceği öngörülemedi bile.Trump karikatür gibi, Hillary ise hem tecrübeli, hem de çok güçlüydü. Seçim sonuçları belliydi. Medyanın entellektüel düzeyi yüksek yayın organları da, Hollywood ünlüleri de, Deepak Chopra gibi spritüel mistikler de Hillary’nin yanındaydı. Araştırma şirketleri de; ara ara Hillary’nin kazanacağını duyurdular. Ve yine yanıldılar.

Aldatma her ne kadar toplum içinde çok yaygın olsa ve boşanma oranları artsa da; ‘‘aile’’ kavramı da önemini koruyor. Hatta geleceğin belirsizleştiği, şartların zorlaşabileceği dünyada; insanın sığınabileceği bir ailesinin, yukarıda da değindiğim gibi babasının olması öne çıkıyor. Aldatma ve aldatılma 50 yıl öncesinde olduğu gibi saklanacak, gizlenecek, utanılacak bir olay değil artık. Güç ve serveti de üstüne eklerseniz; bazı insanların yoldan sapmaması için rahip, Dalai Lama veya tasavvuf ehli falan olmaları lazım. Ancak hiyerarşik düzeyde en üstlere oynuyorsanız; buyrun sonuç. Bir aday ailesiyle sahnedeydi, diğeri tek başına. Hillary de her ne kadar, ara ara bir nine olduğunu hatırlatmaya çalışsa da; bu sadece Rus basının ilgisini çekti, Amerikalılar’ın değil. Sonuçta eline tarçınlı, elmalı kekten ziyade; kalemin daha çok yakıştığı bir tipi var Hillary’nin.



Medya ve Hollywood’un etkisi önümüzdeki dönemde Amerika’da tartışılacağa benziyor. Ne de olsa bu seçimlerde etkili olamadılar. Ama ben yine de çok renkli ve hareketli Amerikan filmlerini seviyorum. Eleştirilere ve beklentileri karşılamadığı söylentilerine rağmen, Dr. Strange’i izledim geçenlerde. Çok başarılı, ancak sadece kendini düşünen, bencil bir cerrahın geçirdiği bir kaza sonucu, artık ellerini kullanamayacak oluşuyla başlıyor hikaye. Tabi darmadağan oluyor ve şifanın yollarını Uzakdoğu’da aramaya başlıyor. Hikaye sonrasında büyü, astral seyahat ve iyiyle kötünün klasik savaşıyla devam ediyor. Filmin eleştirildiği nokta, bencil cerrahın Dr. Strange’e dönüşürken; karakterini de ehlileştirmesi, egosunu törpülemesi beklenirken; olduğu gibi kalmasıydı. Bu eleştiri başka ülkelerde de yapıldı mı, bilmiyorum; Türkiye’de gözüme çarptı. Nasıl olur? Bu kadar egoist birisi nasıl güçlü bir mistiğe dönüşür? Bu durumu kabullenmekte zorlananlar oldu.  Ben zekasının kuvvetini ve mantığıyla doğru kararlar almasını sevdim. Herkesin belli kalıplara sıkıştırılmasını doğru bulmuyorum. Herkes sevgi kelebeği gibi ortalıkta uçuşmak zorunda değil. Yetenekli ve zeki birisi, ‘’iyi’' bildiklerimizden daha hızlı yol alabilir. Hem biz her şeyi bilemeyebiliriz, herkesin iç dünyasını, mizacını, vicdanını şıp diye bir bakışta göremeyebiliriz, değil mi? Biraz da yola güvensek. Yol eğitir adamı, seçtiğini, potansiyel gördüğünü, değil mi?

Dr. Strange’e nereden mi geldim? Hollywood hikayeleri, toplumun şimdiki durumunu yansıtır. Filmde kimsenin salt iyi veya kötü olmadığı vurgulanıyordu. ‘‘Sadece kendi iblislerimizi denetim altına almayı öğreniriz. Onlar hep oradadırlar, kaybolmazlar’ deniyordu. Yani batıda artık kötülüğün varlığı kabul edilmiş durumda. Bu eğilimler var, ancak farkında olabilecek zeka ve denetim altında tutabilecek iradeye saygı duyuluyor. Yani insanlar artık siyahla, beyaz; kötüyle, iyi arasında seçim yapmıyor. Güce bakıyor.

Hillary hep güçlüydü. Trump da öyle. İki adayın gücünü karşılaştırdığımızda; yani siyasetle - ticareti, kesin bir sonuca varamıyorum. Ancak Trump’ın tacizci, ayrımcı, kapitalizmin görünür yüzü olmasının; yani kolaylıkla ‘‘kötü’’ birisi olarak algılanmasının insanların seçimlerini etkilemeyeceğini anlayabiliyorum. Güçlü mü, becerikli mi; ona bakılıyor. (Trump becerikli demiyorum. Öyle algılanmış. Koca patron sonuçta.)

Özetle seçimde bir kadın ve bir erkek rekabet etti. Ancak Trump cinsiyetinden dolayı kazanmadı. Yani insanlar anneleriyle, babaları arasında bir seçim yapmadı. Ticaretle, siyaset; geleneksellikle, modernlik; bağnazlıkla, çağdaşlık; kapitalistle, elit arasında seçimini yaptı. Ve Trump Amerika Başkanı oldu. İnanılır gibi değil, değil mi?
Not: Fark ettiyseniz; her ne kadar Hillary’i uzak ve soğuk olarak değerlendirsem de; onu ilk adıyla, Trump’ıysa hep soyadıyla yazmışım. Hillary ile daha çok bağ kurduğumu gösteriyor bu durum. Onun üzerinden yaptığım değerlendirmeler de, kendime notlardı aslında. İşimi kurduğumda bana da hep ‘‘çok ciddisin, oynak ol’’ gibi önerilerde bulunuluyordu. Sıcak, sevimli, ‘‘ayy hayatımlı’’ konuşan, herkese mavi boncuk dağıtan birinin, benden daha başarılı olacağı düşünülüyordu. Ben hep çok çalışan, direk işe odaklanan, insanlarla da işimle ilgili iletişim kuran biriydim. Hala öyleyim ve kendimi farklı bir şekilde de sunmuyorum. Olduğun gibi görünmenin en iyisi olduğunu düşünüyorum.Ve hala çok koşturuyorum, çok çalışıyorum, kendimi anlatmakta da zorluk çekiyorum. 

Rol modeli olarak gördüklerim hep güçlü kadınlar oldu. Bundan dolayı Hillary benim için hep ön adıyla var oldu. İletişim tarzı ve hayattaki duruşu onu Amerika Başkanlık koltuğuna taşımadı. Oysa kim bilir eşinin Başkan oluşu bile, belki de onun sayesindeydi. 


Eğer işte başarılı olmak hedefleniyorsa; toplumun desteği şart. ‘‘Ben buyum, anlayan anlar’’ yaklaşımı sonuç vermiyor. Bağ kuracak bir yol bulmak gerekiyor. ‘‘Oynak ol, fingirde’ şeklindeki amatör önerileri dinleyecek değilim. Ancak ben ve benzerlerim Hillary’nin yolundan emin adımlarla ilerlerken; onun deneyimini doğru değerlendirmek istiyorum. Biraz değişim gerekiyor. Ve yapabiliriz, inanıyorum. Yes we can. Obamalar’ı özleyeceğim.
Previous PostÖnceki Kayıt Ana Sayfa

3 yorum:

Demli Hayat dedi ki...

Bence güzel bir yorum olmuş.

Arzu Pınar dedi ki...

Teşekkür ederim :)

Ayhan Aksu dedi ki...

Derinlemesine bir analiz... elinize sağlık....