Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com

EV YUTUYOR İNSANI

3 comments
Gülse Birsel'in çok eskiden yazdığı şu yazı tesadüfen Internet'te karşıma çıktı. Siz hiç ev kadını oldunuz mu?

Evet, ben oldum çünkü yalnız yaşıyorum ve arkamdan evi derleyip, toparlayacak kimse yok. Ancak ev kadınlığıyla tek işinin bu olması kast ediliyorsa; tam da sayılmam. Çünkü evli değilim ve babamı da kaybettim. Dolayısıyla 10 yılın üzerinde bir zamandır,  hem dişil, hem de eril rolleri üstlenmek zorunda kaldım. Bu beni zaman zaman zorladı, çünkü hiç bir şey kolay olmadı. Ne hazır kurulmuş bir işi devir aldım, ne kurumsal hayatta devam edebildim. Bir de üstüne üstlük girişimci oldum yani. Bu eril enerjimin daha da artması anlamına geliyordu. Belki de bazı kadın arkadaşlarımla aramın açılmasında bunun etkisi vardır.Artık daha rasyonel ve akılcıyım. Romantik bir genç kız olduğum günlerden çok farklıyım.

Çevremde hiç çalışmamış veya çocuk doğurduktan sonra iş hayatından ayrılmış arkadaşlarım da var. Sürekli ne kadar yoğun olduklarından bahsediyor bir kısmı. Yazlığa gitmek bir dert, dönmek başka dert. Anlıyorum da tabi, tüm evi temizlemek, yerleştirmek, çocuklar, her güne yeni yemekler yapmak vs. Ancak hallerinde, (belirteyim ama hepsinin değil, bir kısmının) beni rahatsız eden bir şeyler de var. Gülse Birsel'in yazısını okuyunca anladım. ''Ev insanı yutar, dikkat edin'' diyordu Gülse Birsel. Onlar da sanki yutulmuş, uyuşturulmuş gibiydiler. Üç-dört ay tatil yapma fırsatını bulmuşlar, ama başka hiç bir şeye enerjileri kalmamıştı. Düzenlerine fazlasıyla alışmışlardı. Bazen böylesi işlerine mi geliyor diye düşünmedim de değil. Çocuktan dolayı işe dönmek istemiyorlar; ancak bu kararları gerçekten çocuk için mi, yoksa  o tempo gözlerini korkuttuğundan mı bilemiyordum. Tamamen iş hayatından kopmasın, kadın kadına da destek olsun diye freelance işler önerdiklerimin de maalesef zaman ayırabildiklerini görmedim. Çalışmadan, para kazanmak mümkün mü bu dünyada? Eşleri ne düşünüyordu acaba? Bu bağımlılık ve teslimiyetten hoşlanıyor; yoksa ''bu da kapağı bana attı'' diyerek, saygısını mı kaybediyordu her geçen gün? Sanırım bu konuda bir genelleme yapamayız. Her ilişkinin dinamiği farklı olmalı. Bazı arkadaşlarımı, çocuklar da yuva ve okula verilme yaşına geldiklerinde eşleri zorladı tekrar çalışmaya. Şimdi bunu sadece para ihtiyacından değil, sevgilerinden dolayı da, kadınların da bir hayatları olsun diye yaptıklarını görebiliyorum.

Aile hayatının her şeyden önemli olmasını anlayabilirim, ancak başka kimseye ve hiç bir şeye önem ve zaman verilmemesini anlayamıyorum. Maalesef ben de bazı arkadaşlarımı kaybettim bu süreçte. Dost olunmamasını; yanımda, yakınımda hiç olmamalarını kaldıramadım bazılarının. Üzüldüm ama yolları ayırdık. Belki de onlar da bekar birisini artık çevrelerinde istemedi. Arada süslenip buluşup, kahve içip; havadan sudan konuşmak benim iş dertlerimi dinlemekten çok daha keyiflidir eminim.

Çalışan arkadaşlarımda köklü bir değişim görmedim enteresan bir şekilde. Üniversite veya iş hayatına ilk atıldıkları yıllardan bu yana, elbette ki onlar da büyüdü, hatta farklı yollara da gittiler. Ancak hala rahatlıkla iletişim kurabiliyoruz çoğuyla. Asıl onların halleri içler acısıyken, çünkü ev işlerinin %100'ü, çocukların sorumluluğunun da çok büyük bir kısmı üstlerinde; yine de zaman bulabiliyorlar. İçten bir sohbete, arada da olsa görüşmeye, hatta tatile çıkmaya, kendilerine bakmaya. Böyle kadınlar da ayrılmış olabiliyor. Kendisi gibi güçlü bir erkekle karşılaşmamış ve hayatını yalnız geçirenler de azımsanmayacak bir sayıda.

Çocuğum olmadığı için bilemem. Bir çocuk, bir kadının tüm hayatını gerçekten almalı mı? Onun için en iyi şartları kadının %100 zamanı, dikkati, emeği mi sunar? Bir toplum için en ideal model çalışan bir koca ve evde çocuk bakan bir kadından oluşan ailelerden mi oluşur? Ya çok yetenekli kadınlara ne olacak? Tek üretimleri ve yaratıcılıkları evle mi sınırlı kalacak? Bir çocuğa bir kadın ve geri kalan her şey erkeklerin...

Samimi bir şekilde kafamın karışıklığını döküyorum burada. Kimse alınmasın. Annelerin fedakarlığını kimseler ödeyemez. Çalışanının da, çalışmayanın da. Ancak onlara övgüler düzmek veya iş hayatındaki kadınlara karşı olan haksızlıklara çözüm sunmak için yazmıyorum bu yazıyı. Bir kısmı zaten bir yere gelemeyeceklerine inandıkları için de geri dönmekten korkup, eve kapanıyor. Savaçcı ve eril bir dünyada kendi seslerini duyuramıyorlar. Bir kısmının gelir durumundan dolayı çalışmama gibi bir seçeneği yok. Bazılarıysa her geçen gün daha fazla üşengeçleşiyor, tatil yapıp yoruluyor, anne ve yardımcılardan oluşan destek grubuna rağmen hayatın tüm yüklerini omuzlarında hissediyor, ev tarafından yutuluyor. Ancak herkesin seçimine saygı duymalı. Herkes benim gibi oradan oraya koşturmayla geçen bir hayatta, gün gelecek ölümle bile  çok çalışırken buluşmak zorunda değil. Hangi yol en iyisi, en ufak bir fikrim yok! Orta bir yolu bulup; dengeyi sağlamalı sanırım. Ve eğer bu hayat yolunda, bir gün tek başına yürümek yerine; bir erkeğe gönlümü verirsem, onun da beni işimde desteklemesi daha iyi olurdu. Fedakar, kurban kadın modeline dönüşmek yerine; birlikte, el ele ilerlemek isterdim.

Next PostSonraki Kayıt Previous PostÖnceki Kayıt Ana Sayfa

3 yorum:

Oytunla Hayat dedi ki...

Güzel bir yazı olmuş, tesadüftür ki yetişemiyorum diye bağırdığım şu günlerde...

Ev mi insanı yutuyor, yoksa evde olan kadın rahata mı alışıyor bilemiyorum... Uzun uzun tartışılacak bir konu aslında...

Ama çalışan bir anne olarak şunu söylemeliyim, bazı takıntıları bıraktığım zaman gül gibi bir hayatım oluyor... Ne işimden ne çocuğumdan ne de arkadaşlarımdan uzaklaşmamış oluyorum... Ama şu günlerde olduğu gibi kantarın topuzunu kaçırdığımda herşey tepetaklak oluyor galiba...
Dengede kalmak en önemlisi :)
Sevgiler...

Benden Bizden dedi ki...

Arzu, yine harika bir yazı yazmışsın, samimiyetin için çok teşekkür ederim kendi adıma.
İlk çocukta çok idealist davranıp "çocuğumu kendim büyütmek istiyorum, istifa edeyim evde oturayım" diye çok paralamıştım kendimi ve çok stresli büyütmüştüm oğlumu. Kızımda ise daha rasyoneldim ama yine de 1 yıl çalışma hayatına ara vermiştim. O bir yıl içerisinde -bebeğin küçük olmasının da etkisi var mutlaka- ne kendime ne de başkalarına yeterince zaman ayıramadığımı hatırlıyorum. Kendime yüklenmek istemem; sonuçta iki çocuklu olmak, büyük çocuğu yeni düzene adapte etmek ve onu duygusal olarak güvende hissettirmek, kocayla olan ilişkiyi yeni bir düzleme taşımka vs. bir sürü yeni parametre girdi yaşamıma. Gülse Birsel'in yazısını bilgisayarım açmadı, okuyamadım ama yazdıklarından anladığım kadarıyla evde oturmanın insanı tembelliğe ve o evin güvenli ortamında aslında kendini hapsetmeye yönelttiği kesin, en azından benim deneyimim o yönde. Evin güvenli ortamı sizi dışarıdaki vahşi dünyadan çok güzel koruyor. İşe gidiş ve geliş saatlerinde dışarıda olmamaya dikkat etmeye başlıyorsunuz mesela ya da alışverişe emekliler gibi gündüz saatlerinde gidiyorsunuz ve böylece iş dünyasına ait herşeyden ister istemez kaçmaya başlıyorsunuz. Evin huzurlu ve korunaklı dünyasında tek kişilik bir dünya yaratıyorsunuz kendinize. Kesinlikle bu da bir seçim. Dediğim gibi evde kaldığım 1 sene boyunca böyle hissettim kendimi ve işe başladığımda yeniden doğmuş gibiydim: Kuaföre gitmeye, ne bileyim oje sürmeye, ütülü kıyafetler giymeye başladım çünkü :))
Uzun sözün kısası, evet ev insanı yutuyor ve biz kadınlar buna bile bile lades diyoruz bazen :))
Sevgiler!

Arzu Pınar dedi ki...

Paylaşımlarınız için çok teşekkür ederim. Herkesin seçimine saygı duymalıyı kendime sık sık hatırlatıyorum. Yine de evin bu yutma halini hatırlatmak istedim. Bazıları için dipsiz kuyu olabilir.