Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com

Dijital İK

2 comments
Cuma günü, Sakıp Sabancı Müzesi'nde (SSM), the Seed'de düzenlenen Dijital İK'ya katıldım. Sosyal ağlar çağında yetenek yönetimiydi konferansın konusu. Herkes yetenekten bahsediyor, Amerika'da katıldığım seminerlerde de, iş dünyasının yetenek tanımını, özellikle de Y neslini dinleme fırsatını yakalamıştım. Bizim ülkenin insan kaynakları (İK) yetkililerinin konuya bakışını, sosyal medyada nerede olduğumuzu merak ettiğimden, İK'cı olmamama rağmen katıldım Dijital İK'ya.

Yolda taksiyle giderken, her zamanki gibi şoförle sohbet ettik. O gün SSM'e götürdüğü üçüncü kişi olmuşum, konuyu sorunca yumdu gözünü, açtı ağzını.''Söyleyin onlara, işe alımlarda sadece tahsile bakıyorlar.Olmaz öyle. Tecrübe önemli'' dedi. 18 yıl çalıştığı yerden, insan kaynaklarında çalışan bir kadın yüzünden kovulmuş.Kadının ne açık kıyafetleri kaldı, ne oynaklığı.''İnsan dönüp, kendine de bakmalı'' demedim, ''hayırlısı, tazminat ta almışsınız, ne güzel kendi işinizi yapıyorsunuz'' diyerek güne başladım.

Türkiye'nin önde gelen insan kaynakları yöneticilerinin dijital çağa, yeteneğe, yeni nesle bakışını, şirketlerdeki uygulamaları dinledim tüm gün.Genelde dikkatimi çeken, ''biz ve onlar'' söyleminin hakim olmasıydı. Bir yerlerde Y nesli var, 1980-2000 arasında doğanlar, ülkenin %25'ini oluşturanlar, bir yanda da yöneticiler. Y neslini yakından takip ediyorlar, sosyal medyaya ilgilerinin ve eski yöntemlerle yönetilmeyeceklerinin farkındalar, ancak bir ebeveyn edasıyla yaklaşıyor gibiler. ''Hemen yükselmek istiyorlar, ellerinde de cep telefonu, hep mesajlaşıyorlar'' diyorlar.Öneri sistemleri kurulmuş, yaratıcılık teşvik ediliyor, şirketler pek çok şey yapıyorlar ancak köklü bir mantalite değişimi yerine çağa ve dijital yeniliklere ayak uydurulmuş.

Microsoft İnsan Kaynakları Müdürü güzel bir sunum yaptı. ''Play to win'' felsefesini benimsemişler. ''Kazanmak için oyna'' diyorlar. Beyin negatife kayabilir, korkular baş gösterebilir. Aslında bazı insanları kazanmak korkutur, bilinçaltı kaybetmeye odaklanır ve sonunda bunu başarır. Bunlar benim katkılarım oldu, uzun uzun açıklamadı ancak kaybetmek yerine kazanmayı hedeflediklerini söyledi. ''Play to win together'' deselermiş, tam olacakmış dedim içimden. Kazanmak, birilerini arkada bırakmayı, bazılarının, aslında çoğunluğun yenilmesini de akla getirdiğinden, neredeyse kapitalizmle bir tutulmaya başlanacak. Oysa birlikte kazanmak, o gruptaki herkesin en yüksek performansına ulaşması, sadece kazanmaktan değil, işten, o andan keyif almak...''Play to win together'' den benim algıladığımdı.

Semih Yalman'ın sunumu dikkat çekiciydi. Özetle ''rahatlayın'' dedi insan kaynakları yöneticilerine .Şirketlerin insanlar için doğal ortamlar olmadığını, yarışlara hazırlanan atlar gibi, ahır yerine ofislere kapatılan, güneş yerine floresan ışıklarıyla aydınlanan çalışanların çok ta verimli olamayacağını ima etti.

''Diversity'', çeşitlilik yurt dışında İK'cıların en önde gelen konularından. Tek bir ülkeden, kültürden değil, dünya çapında bir çalışan profiline sahip şirketlerin çoğu. Ülkemizde de konuşulmaya başlanmış. Bir sunumda farklı ülkelerde çalışanlar arasındaki dijital iletişim ve mentorluk programlarından bahsedildi. Aslında sosyal medya sınırları ortadan kaldırıyor, yine de dijital platformları kurmak iç iletişimi yönetebilmek için yeterli değil. ''Diversity'' stratejik olarak yönetilmeli.

Bir zamanlar çalışanlar facebook'a girebilsin mi, çalışan blogu oluşturulsun mu gibi konular tartışılırdı.Konferanstan anladığım kadarıyla buraları çoktan geçmişiz.İK'cılar da sosyal medyadan nasıl daha etkin faydalanabileceklerini, çalışan markası yaratmayı ve güçlendirmeyi hatta yeteneklere dijital ortamlardan ulaşmayı gündemlerine almışlar. Başvuranların üçte birini de, sosyal medyada araştırdıktan sonra red ediyorlarmış.''Internet'teki parti resimlerinize, bir yerlerde bıraktığınız yorumlara dikkat edin'' dediler. Özellikle de imla hatalarını hiç affetmiyorlarmış. Ancak yine de şirketlerin sadece %25'nin sosyal medya yönetmeliği mevcut.

Konuşmacı profili çeşitli ve güçlüydü.İK'cı olsam, şirketlerin çalışmalarıyla ilgili gösterilen örneklerden çok faydalanırdım eminim. Coca Cola, P & G, Vodafone, Arçelik, Acıbadem, Bilim İlaç, TEB, DOL, TAV, Boyner, Leo Burnett vb. çeşitli firma ve sektörlerden, ayrıca sadece İK ve sosyal medya uzmanlığıyla da sınırlı kalmadan geniş bir katılım sağlanmıştı.Benim gibi iletişimci olan Salim Kadıbeşegil de küresel bireylerden bahsetti örneğin. Headhunter Murat Yeşildere'nin  yetenekler için şirket dışında yedek klube oluşturulması örneği ilginçti.Fatoş Karahasan da başarılı markaların sırrını söyledi:Dinlemek, sohbet etmek, özen göstermek, öyküler anlatmak ve deneyim sunmak. Bu da Amerika'da duyduklarımla çakıştı.Çünkü orada varsa yoksa içerik, hikaye, deneyim...Bağ kurmak; yetenekle de, çalışanla da, müşteriyle de, tüketiciyle de; hikayelerin gücünü kullanarak, dokunarak...

Bu arada mekan da, ikram  da çok iyiydi. Aralarda, İK'cı olmayan bir kaç kişi daha, taksi şoförüne benzer anılarını anlattı. İK'cıları yakalayan herkes bu konulardan mı bahsediyor bilmiyorum, ancak öyleyse onlara bol sabır dilemek gerek.Onları hiç te kolay olmayan bir dönem bekliyor. Her zamankinden daha özgür, kendini daha çok ifade eden, olmadı mı hemen çekip giden bir çalışan profili kapıda. Ancak belli ki boş durmuyorlar, yeni mecralara, yöntemlere, sistemlere açıklar.


Next PostSonraki Kayıt Previous PostÖnceki Kayıt Ana Sayfa

2 yorum:

plndrkn dedi ki...

Ne güzel aktarmışsınız, gitmiş kadar oldum sayenizde...
Teşekkürler

Arzu dedi ki...

Ben de okuduğunuz ve yorumunuz için teşekkür ederim.