Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com

İstanbul'da Turist Olmak

2 comments
Amerika'dan bir arkadaşım geldi. Onunla beraber İstanbul'u geziyoruz bu hafta. Sultanahmet' e gittik, feribotla Boğaz Turu yaptık, Büyükada'da faytonla dolaştık. İstanbul o kadar büyük ki, eğer bir haftalığına geliyorsanız, ister istemez bir şeyler kaçırabilirsiniz. Üstüne benim yeme-içme merakım da eklenip, güzel mekanları da göstereyim diyince koşturmaktan iyice yorulduk. Tarihi yerleri tamamlayıp, Muhteşem Yüzyıl kaynaklı bilgimle saray entirikalarını da anlattıktan sonra bugünü daha rahat geçirmeye karar verdik. Biraz alışveriş, biraz hamam, biraz yemek....

Yemek demişken, arkadaşım bizi günün 15 saatinde yemek yiyip, çay içen insanlar olarak tanımaya başladı. Sadece dünkü programımızdan bahsedersem; kahvaltıyı bende yaptıktan sonra, öğle yemeğini Sultanahmet Köftecisi'nde yedik. Ardından programımızda Kapalı Çarşı vardı, oraya gitmişken Şark Kahvesi'nde kahvemizi içtik. Çarşı'dan düşündüğümüzden daha çabuk çıkınca, aslında satıcıların girişimlerinden boğulunca, Galata Kulesi'ne gitmek için de zamanımız oldu. Lavazza tam kulenin karşısına bir kahveci açmış, orada da oturduk. 3 gündür İstanbul'u turist gibi dolaşınca, artık ben de ''bir Türk çayı alayım'' diye konuşmaya başlamışım. Lavazza'dakileri çok güldürdü bu, ''buyrun Türk çayınız'' diyerek, eğlenerek getirdiler ince belli bardaklarda çaylarımızı. Oralara gelmişken, Pera Palas Oteli'nin hikayesini, Orient Express'i anlatmadan olur mu? Cumhuriyet'in kuruluş yıllarını, o yıllardaki aydınlarımızı ve Beyoğlu'ndaki buluşma notkalarını. Ellerimizde torbalar, üstümüzde tşörtlerle gittik Pera Palas'a. Neyse ki çok nazik davrandılar, arkadaşım da hem otele, hem de barına bayıldı. Ardından karnımız acıktı tabi ki. Oteldeki Agatha Restoran'a ne üstümüz uygundu,  ne saçımız, ne de başımız. Türk yemeklerini denemeyi çok sevdi, ben de hem değişiklik olur, hem de ev yemeklerine yakın tatlar diye, Beyoğlu'nda çerkez yemekleri yapan Fıccın'a götürdüm. Bir kaç gündür bilimum kebap türlerini denemiştik, en güzelini de Eminönü'ndeki Hamdi'de yemiştik. Bu sefer Çerkez mantısını da tatma fırsatı bulduk.Türkiye'ye gelmeden önce mutlaka terasları denemesini söylemişler.''İstanbullular akşamları,  teraslardaki eğlence merkezlerine gidiyorlar'' demişler. 360'a gitmiştik, Fıccın'dan sonra Litera'ya da gittik.Arkadaşımın o zamana kadar gördüğü tüm mekanlar arasında en çok beğendiği yer oldu. Karşıda, gece ışıkları arasında Topkapı Sarayı ve Ayasofya manzarası, hafif hafif esen rüzgar ve harika müzikler. Litera Taksim'deki son noktamız oldu. İstiklal Caddesi'nde yürüdükten sonra eve döndük.

Sadece tarihi ve turistik yerleri değil, yeme-içme kültürüyle de İstanbul o kadar zengin bir çeşitlilik sunuyor ki. Maalesef tüm güzelliğine rağmen, özellikle Sultanahmet civarında turistlere yolunacak kaz gözüyle bakıyorlar. Satıcılar üstünüze atlıyorlar, benim Türk olduğumu öğrenince bir küfretmedikleri kalıyor, taksiler turistlerin yanında Türkler varsa asla almıyorlar. Topkapı Sarayı çevresinde halı satmak için pusu kurup bekleyenler sizi dükkanlara çekmeye çalışıyorlar. Bir ara kaçırılmaktan bile korktum, o kadar değişik ve ısrarcılar ki. Topkapı demişken, Müze Kart ve bilet satış noktasında insanları bilgilendirmek için bekleyen görevliler var. Bazı bölümlerde hiç sıra yokken, turistler gişelerin önünde uzun kuyruklar oluşturuyorlar. Görevliler eğer sorarsanız yönlendiriyorlar.Neden konuyla ilgili etrafa bir tane bile bilgilendirici levha koymadıklarını merak ediyorsunuz. Çünkü turistler müze kart satın alamıyor, ancak 3 günlük giriş biletlerinden alabiliyormuş. Eğer şanslılarsa bir şekilde bir yerlerden duyuyorlar. Diğer türlü Saray'ı Harem'le birlikte gezmek isterlerse, ödemeleri gereken ücret 40 Lira, üstelik görevlilerin terslemelerini de hazmetmek zorundalar.

Arkeoloji Müzesi'nde çalışanlarsa Saray'dakilerin aksine son derece yardımsever ve güleryüzlü.Yalnız bu müzede de eşyalar dökülüyor. Koltukların derileri sökülmüş, merdivenlerdeki halılar yırtık yırtık, bilgilendirici filmlerin gösterildiği ve önünde 20 kişinin oturarak izlediği televizyonun büyüklüğü neredeyse bilgisayarımın ekranı kadar. İnsan ister istemez düşünüyor; ''Topkapı Sarayı'ndaki görevliler eğitilemez mi, Arkeoloji Müzesi'nin mobilyalar yenilenemez mi?''. Milyonlarca turist geliyor ve eğer Sultanahmet tarafında kalmışlarsa sadece kazıklanmakla kalmadıkları gibi, sanki İstanbul'un 20 yıl öncesini yaşamak zorundalar.

Ben Anadolu yakasında oturuyorum. Tarihi yerleri dolaşmak için her gün karşıya geçmeye o kadar zaman ayırmamıza rağmen arkadaşım durumdan çok memnun. ''İyi ki Anadolu yakasını görmüşüm, yoksa Türkler'i Sultanahmet'tekiler gibi tanırdım.'' diyor. Gezi rehberlerinde, Fenerbahçe Parkından güneşin batışını izleyin, ya da sahilyolunda yürüyün gibi yönlendirmeler de olmadığından, turistler en fazla adalara gidiyorlar. Eğer meraklılarsa ve araştırmışlarsa, yoksa Sultanahmet-Taksim hattı dışına pek çıkılıyor mu bilmiyorum. Bizi elma çayı içen, sokaklarda üstümüze atlayan adamlardan, pazarlık yaparak alışveriş yapan ve güzel bir set içinde de olsa iki kahve fincanını 300'e satan kişiler olarak tanıma ihtimalleri yüksek.Ne diyim, İstanbul'da turist olunca, paçayı Sultanahmettekiler'den zor kurtardım.

City of Lovers

Sultanahmet'te çok turist vardı; Almanlar, Amerikalılar, İtalyanlar, Koreliler, elbette ki Japonlar... Eğer yabancı olsaydım, yalnız turistlerin olduğu yerlerde kalmak istemezdim. İstanbul'un dokusunu anlamak, halkın nasıl yaşadığını görmeyi tercih ederdim. Etrafınız turistlerle çevrili olduğunda bu pek mümkün değil.

Topkapı Sarayı'ndayken, dolaşmaktan o kadar yorulmuştuk ki; öğle yemeği için dışarı çıkmak istemedik, saraydaki Konyalı Restoran'da yedik öğle yemeğimizi. ''Bak burada sevgilileri görüyor musun?'' dedi arkadaşım. ''Herkes masaya oturmuş, yemeklerini yiyor, gezi kitaplarını karıştırıyor.Birbiriyle konuşmuyor. Türk olmadıkları ne kadar belli'' dedi. Turistiler, yüz ifadeleri ciddi, daha fazla bilgi almak için meraklı, haritalara, rehber kitaplara gömülmüşlerdi.


İstanbul gezimiz boyunca benimle olması, kazıklanmasını, kaybolmasını engellemişti. Onunla olmak ta benim İstanbul'a yeni gözlerle bakmamı sağladı.Her yerde birbiriyle konuşan, samimi insanları, elele çiftleri gördük. Arkadaşım İstanbul'a ''city of lovers'' diyor. Sevgililer şehri... Havalar hala güzel, İstanbul hala romantik; belli ki bu günleri kaçırmak istemeyen pek çok kişi var. Adım başı geline veya beyaz tüllerle süslü arabalarla düğünlerine giden çiftlere rastladık. Genci, yaşlısı pek çok çift, hep elele hep kucak kucağaydı karşımızda. Bu kadar çok sevgili görünce de İstanbul ''city of lovers'' oluverdi bizim için.

* Fotoğrafları Nana çekti.
Next PostSonraki Kayıt Previous PostÖnceki Kayıt Ana Sayfa

2 yorum:

Amerika Günleri dedi ki...

resimler gözükmüyor ama.

Arzu Pınar dedi ki...

duzeldi mi? bende gorunuyor.