Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com

Yolculuk Devam Ediyor

6 comments
Salı akşamları gittiğim, Anadolu Aydınlanma Vakfı seminerlerinde; geçen yıl konu dil ve dilin farklı boyutlarda incelenmesiydi. Nasıl bir düzeyde ele alındığını merak ediyorsanız; örnek bir videoyu aşağıda paylaşıyorum.

Ne denirse denilsin, ne anlatılırsa anlatılsın, hatta evrenin sırları bile paylaşılsın; herkes kendi kabı kadarını alabiliyor, fazlasını duymuyor bile. Kabımız büyüdüğünde; söylenenlerin manasını daha çok anlayabiliyoruz. Bu asırlardır bazı gizemlerin korunmasının yöntemi olmuş olmalı. Açık açık söylense dahi, zaten hazır olmayanlara o bilgilerin ulaşması mümkün değil. Zihin uçar gider, akşam yapacağı yemeği, yarın katılacağı toplantıyı, sevgilisiyle buluşacağında takacağı fuları düşünür durur. Odaklanarak, anda kalarak dinleyebilmek gerçekten çok zordur.Hele bir de doğrularınızla, değer yargılarınızla çelişen şeyler duyuyorsanız. Savunma mekanizmaları hemen alarma geçer; uykunuzu getirir, oradan kaçıp, gitmek istersiniz, söylenen her söze hemen itiraz eder, açık aramaya çalışır, kendinizin daha bilgili olduğunu düşünürsünüz.

Ancak aşağıdaki videoda konuşan Metin Bobaroğlu kadar bilgili birisinin karşındaysanız; ''karşı çıkmadan, bir düşüneyim de, topluluk içinde rezil olmayayım'' dürtüsü ağır basabilir. Nitekim seminerlerde de öyle oluyor. Metin Bey'in karşısında sessiz oturan kalabalık; başkaları konuşmacı olarak sahneye çıktığında aslan kesiliyor ve sorularıyla köşeye sıkıştırmaya çalışıyor.

Zihni sessizleştirecek ve sizi dinlemeye yöneltecek başka bir unsur ise hayranlık. Karşınızdaki kişiye hayran kalmışsanız, zihin araya bariyer kuramıyor. Hayran hayran dinliyor, dinledikçe algı kabınız da yavaş yavaş genişliyor, derinleşmeye başlıyorsunuz.

Benim beş yılımı aldı. İlk yıl hiç istisnasız, her seminerde uyuya kaldım. Arkadaşlarım dalga geçiyor, ben kaçırdıklarımın kayıtlarını sonradan tekrar tekrar dinleyerek, anlamaya çalışıyordum. Sanki başka bir dilden konuşuluyor, dünyanın en tatlı uykusu oracıkta beni bekliyor; belki de inanılmaz değerli bilgiler paylaşılıyor ancak varsa yoksa benim iş hayatımda olanlar, bitenler, olası olaylar kafamdan çıkıp; yeni fikirlere yer açmıyordu.

Örneğin aşağıdaki videoda benim için; şirket içinde iç iletişim sisteminin nasıl kurulması gerektiği, takımlardan en yüksek performansın nasıl alınacağı, kendine benzer kişilerden ekip kurmanın ne kadar yanlış olduğu, çalışanların kimliklerini koruyarak, en büyük değeri farklılıklarıyla katacakları, kurumlarda ortak bir dil yaratmanın önemi ve liderliğin sırları saklıydı.Anadolu kültürünü şirket yönetimine yansıtabilsek; iş hayatı çok farklı olurdu.Aslında dünyayı değiştirirdik.



Ne duyarsam duyayım; bu bakış açısıyla dinliyordum. Ne mi oldu? İşsiz kaldım :)

Bunun iyi tarafı, enerjimi kendime daha fazla ayırabilecek ve zihnimin takıntılarından kurtulabilecek, en önemlisi yaratmış olduğum sahte putları kırabilecektim. Kötü tarafı ''Eee şimdi ne olacak?'' hissiydi. Kendimi o kadar yetiştirmiş, herşeye katlanmış, değer sistemimi başarıya ve ne yapıp ettiğime endekslemiş, boş zaman nedir bilmeyen, tembellikten nefret eden, ''ev kadınıyım'' demeye dilim varmayan birisi olmuştum. Bu yaklaşımım stres yapmadı değil, iş görüşmelerinde kendimi ifade etmekte zorluk çekiyordum. Benden beklenen cevapları biliyordum oysa ki; bunları google'da da bulabiliyorsunuz.Tüm eğitim sistemimiz bizi doğru cevapları vermeye hazırlamadı mı? Sadece işte değil; özel hayatımızda bile taktiklere göre ilerlemiyor muyuz? Herşeyin zamanı, usulü, adabı var. Aramanın, aramamanın, kıskandırmanın, peşinden gitmenin, araya mesafe koymanın...

Kafamda pek çok yeni fikir, önümde koca bir dünya. Sadece filozofların değil, girişimcilerin de kitaplarını okuyordum. Kurallara uyan değil, kuralları belirleyenlerdi bu kişiler. Farklılardı, özgünlerdi. Çok kitap okumakla birlikte,  sahilde boş boş yürümek, yabancı dilimi geliştirmek, arkadaşlarıma bol bol zaman ayırmak ta iyi geldi. Artık seminerlerde uyuya kalmıyordum ve kavramlar bana yabancı gelmiyordu. İş hayatı hala çok ilgimi çekiyordu, liderlerin ropörtajlarını dinliyor, felsefeyle yönetim arasında bağlar kurmaya devam ediyordum. Ne mi oldu? Düşünüp durarak doğru cevapları bulamayacağıma karar verdim. ''Eylem'' önemliydi. Yaşam en büyük okuldu. Benden beklenen doğru cevapları verdim ve bir işe girdim. Ancak düşündüğüm gibi herşey farklı olmadı.

"Portatif cennet'' derler;  nereye giderseniz gidin, beraberinizde birlikte götürürsünüz. Dış şartlar ne olursa olsun, siz öyle bir hale dönüşmüşsünüzdür ki; her yer cennettir artık size. Bu olumlu haliniz dışa  yansır ve çevrenizde olanlar çok şanslıdırlar. Güneş açar, içeri temiz hava girer, düğümler çözülür vs...

Özetle, benim için durumun böyle olmadığını söyleyebilirim.Cennete yakınlaştığımdan bile emin değildim. İçsel dönüşümün zorlu bir yol olduğunu biliyordum. Dış şartlara hakimiyet seviyenizi gösterirdi. İşe geri dönmek, seviye tespit sınavı gibi oldu. Hala kafaya takıyor, hala dert yanıp duruyordum.Görünürde idare edebilirim, gülümser, ''herşey harika'' ifadesiyle dolaşabilir, çok çalışabilir, kendimi tüketebilirim. Ancak artık seminerlerde uyuklamak istemiyorum. Uzun yıllar kalıplara uygun olmak uykulu halimin sebebiydi. Kimliğin çok bastırılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ezilmemeli insan, özgürce akmalı yaşama.

Yolculuk devam ediyor. Karayı görmedim henüz. Deniz bazen dalgalı, bazen sakin. Bazen çalışıyorum, bazen çalışmıyorum. Bazen çakıyor, bazen sınıfı geçiyorum.Kendime çok kızmıyorum, kimsem kimim işte. ''I am who I am.''

Bugün salı, akşama yine seminere gideceğim.
Next PostSonraki Kayıt Previous PostÖnceki Kayıt Ana Sayfa

6 yorum:

Adsız dedi ki...

Deniz kenarında bir köydeyim.İki çiftsinemadan,kitaplardan ,yönetmenlerden,senaryolardan laf edilebilecek kimse yok.Okula sırf çocukların kadınlar da bisikletle gider kafalarına işlemek için yürüyerek 10 dakikalık yolu deniz kenarından bisikletle gidiyorum.Çocuklar desen,kendi sınıfımdan çok memnunum.Fakat çok yorucu.3 tane 5,5luk çocuk var.Her akşam beni göbeğimden öpen 5,5 yaşında bir kız öğrencim var.Veliler desen hiç güvenmem ama kendimi öküz yapıp kendimden süt bile sağıp canımı sıkarlarsa hadi başka sınıfa diyebilecek durumdayım.Nöbetçi olduğum gün ise diğer sınıfların azgın erkek öğrencilerini alt edebilme akıllılığını bazen gösteremem.Diyeceğim,şehirde yaşayanları bazen anlayamıyorum.Yaşamdan anladığım ne olursa olsun nasıl olsa öleceğiz.Önemli olan tüm yoğunluğa,kıskançlığa,kötülüklere,koşturmaya rağmen tek başına da olsa severek ve deli gibi yapılacak bir şey bulmak.O işte biraz cennete sokuyor insanı.Bu sene bu rahatlatmanın fiziksel bir aktivite olması gerektiğini düşündüm.

Arzu Pınar Demirel dedi ki...

Ben de, şehirde yaşayan biri olarak kendimi bazen anlamıyorum. Hafta sonları sokaklar, her yer kalabalık, Hafta arası ofislerde geçiyor. Size katılıyorum. Sevdiğin işi yapabilmek çok güzel. Zamanı unutmak. Üretmek. Nasip olması dileğiyle.

İzDüŞümLeR dedi ki...

Portatif ceneti yaratmak çok zor.Teorik olarak okuduklarımızdan dinlediklerimizden etkilenip karar versek bile pratikte olmuyor.Ya da ben yapamıyorum.Küçücük şeylerden bile mutlu olabiliyorken dış etkenler rahat bırakmıyor.O küçücük şeyiunufak edebiliyor.

Yine de "Yeter ki gün eksilmesin penceremden"diyerek devam ediyorum yoluma :)

Hepimizin yolu ulaşmak istediğimiz yere varır umarım.

Sevgilerimle)

Adsız dedi ki...

Hello everyone, it's my first pay a visit at this website, and article is truly fruitful in support of me, keep up posting these posts.

Also visit my webpage ... グッチ バッグ

Adsız dedi ki...

"Dış şartlara hakimiyet seviyenizi gösterirdi." demişsiniz.

Bu cümlede hakimiyeti, kontrol ve güçle ilişkilendirdiğinizi düşünüyorum. Bence o cennet halini yaşamanın kıstası, nedenlerden bağımsız ve kontrolün olmadığı,sadece var oluşunun sana yeterli olduğu ve sadece kendinden beslenebildiğin bir durumu kemiklerinde hissetmektir.

İş dünyasındaki böyle yerler çoğunlukla benliğin türlü rüyalarının o rüyada kayıp varlıklarca yine kayıp ve uykuda yaşandığı yerlerdir. Size uymayan...sizde karşılığı olmayan bir yerde durmanın anlamı nedir?...Herşeye rağmen oradaysanız mutlaka bir anlamı vardır. Belki de tek sonuç sadece ve sadece onu yanlış yerde aradığınızın farkındalığına uyanmak da olsa.

Arzu Pınar Demirel dedi ki...

Kontrolü kast etmiyorum, sayısız etkenin olduğu bir yaşamda kontrol eden kim, edilen kim? Yine de dış şartların üzerimizdeki tesirleri, nasıl yaklaştığımız, etkide kalıp kalmadığımız seviyemizi gösteriyor. Biz berraklaşıp, irade ve odaklanma gücümüzü artırdığımızda, seçimlerimiz de bundan etkileniyor ve dışarıdada bu görünür oluyor. Illa zenginlik, mevki değil.
2. paragraf için teşekkürler. Bu tip şeyler yaşıyıp, duruyorum.
Sevgiler,