Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com

Kapılar ve Duvarlar

Leave a Comment
Hani anlatmaya çalışırsınız derdinizi karşınızdakine ama bir türlü duyuramazsınız sesinizi... Bu deneyimin oluşturduğu hissi bilirsiniz değil mi? Dinlemeye ve özen göstermeye niyet de olmaz, kapılar yüzünüze kapanır. Nereye gideceğinizi de bilemezsiniz. Bir duvar örülmüştür sanki önünüze, kalakalmışsınızdır orada.

Tanıdığımız, bildiğimiz bir durum bu. Peki ne yapmalı? Nasıl ilerlemeli, duvarı mı yıkıp geçmeli? Alt geçit mi inşaa etmeli? Önünde mi beklemeli, varsa kapısı açılır belki birgün diye? Çekip gitmek midir en doğrusu, hem zaman da kaybetmemiş oluruz.

Felsefeye başvursak eğer; duvarı örenin kim olduğunu sordurur ilk olarak. Göklere çıkıp, yukarıdan bakmamız ve durumu öyle değerlendirmemizi ister. Onu yapabiliyor olsak zaten, başlangıç noktamız duvarın önü olur muydu? Bilirdik ne yapacağımızı, nereye sapacağımızı, tüm olasılıkların bize sunacağı sonuçları.

'Teslim ol' diye fısıldar erenler. 'Olan da, olmayan da hayırlıdır' der yolu dinlerle kesişenler. Cevap arayan akıllarla, gönlü buluşturmaktır sorun olan. Teslimiyet gönlün yoludur; duvarın önündeyse insan bütünüyle durur. Aklıyla, bedeniyle, ruhuyla, gönlüyle. Gönlü çekmemiş ki bir yere; hala orada, anlayana...

Bilimsel olarak durumu analiz etmek de başka bir yöntemdir. Tüm olasılıklar geçmiş deneyimlerin ve başkalarının tecrübelerinin ışığında hesaplanır, ölçülür, biçilir. Bu yolu severim, karışmış aklımı rahatlatır. Yine de tek sorunu da şudur ki; mucizelere geçit vermez.

İlham harika bir şeydir. Birdenbire belirir içinizde. Akla, mantığa, herşeye aykırı da olsa; bilirsiniz ne yapacağınızı. Duvara başını toslayanlar da, duvarı yıkıp, geçenler de, ya da kimsenin gitmediği yollara sapanlar da ilhama açık kişilerdir. Bir hayalin peşinden koştururlar; varı yoğu her şeylerini ortaya dökerler, yine de iflah olmazlar. Bir kısmıysa sadece telef olur.

Aşk aralarında, en çekicisi ancak en risklisidir. Duvara aşık olmuşsa bir insan; onun duvar olduğunu, açılacak bir kapısı olmadığını göremez ki, gerçeklerden tamamen kopmuştur ve bir kaç tuğlanın değil de, muhteşem bir tapınağın önünde duruyordur sanki. O duvara şanstır belki de aşık. Kendisini o kadar değerli gören gözlerin karşısındadır. Kolaylıkla kendisini de onun gözleriyle görmeye başlayarak, kibirlenmesi söz konusudur.

Bilimadamları aşkın ömrünün 3 yıl olduğunu açıklayarak; büyülü anlara kısa devre yapmayı başarmışlardır. Erkeklerin mümkün olduğunca fazla üreyebilmek için çok eşli bir yapıları olduğunu; kadının da içgüdüsel olarak çocuğunun büyüme süresince kendilerine bakabilecek bir erkeğe 3 yıl bağlandığını deklare ettiler. En güzel hayallerimizi süsleyen aşk; vücuttaki kimyanın, hormonların sonucuymuş meğer.

Bu durumda aşk mı yönlendirmeli bizi? ''Para, para, para'' diyerek; nerede zenginleşiyorsak, orada da mı el, pençe, divan durmalı? Baktık, kuraklık başlıyor; hemen yeni bir kapı mı aramalı? Günü kurtarmaya bakarken; oradan, oraya savrulan yapraklara mı dönüşmeli?

İşte böyle kaldık kapının önünde. Bilim desek, duygulardan arınmış, taştan bir yol... Para desek; bir var, bir yok. Felsefe, din, ilham, aşk diye aranıp dursak da; kocaman bir bilinmez hayat.

Bilinmeyenle barışık olmak ve yaşama kapı aralamak dışında var mı başka bir çare?
Next PostSonraki Kayıt Previous PostÖnceki Kayıt Ana Sayfa

0 yorum: