Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com

Whiplash'ten Esinlemeler... Sınırları Ne Kadar Zorlamalı?

3 comments


Ülkenin en iyi müzik okulunun birinci sınıfında okuyan Andrew'un, sertliğiyle tanınan, caz duayeni Terence Fletcher'in dikkatini çekmesinin hikayesi Whiplash. 5 dalda Oscar adayı olan bu film bugünlerde vizyonda. Fletcher'in Andrew üstünde kurduğu psikolojik baskıyı, kan ve terle geçen provaları, stresi içindeymişcesine yaşıyorsunuz filmi izlerken. Andrew ne istediğini çok küçük yaşlardayken bulmuş; müzik ve bateri hayatının bir parçasından öte, merkezi olmuş. En iyilerden birisi olmak için yapmayacağı yok. Sınırlarını zorluyor, aşağılamalara, iş dünyasının tabiriyle mobbinge katlanıyor. Öte yandan Fletcher, en iyi olabilmeleri için öğrencilerinin üstüne gittiğini söylüyor. ''İngilizcede en tehlikeli söz Aferim'dir'' diyor. Aferimi duyan rahatlar, daha çok çalışması gerekirken, sahte bir özgüvenle geride kalabilir Fletcher'a göre. Haklı mı, yoksa  mesleğinde ulaştığı başarının kolaylıkla açtığı kapıların ardında gaddar ve sadist kişiliğini mi tatmin ediyor? 

Caz sevenler filmi özellikle çok beğenebilirler; müzikler, sololar harika. Ancak filmden etkilenmek için müzisyen olmanız şart değil. Hayatında bir şeyi tutkuyla istemiş herkes kendisini Andrew'un yerine koyabilir. İş hayatım boyunca karşıma çıkan yöneticiler geldi örneğin benim aklıma. Fletcher kadar olmasa da, sözleriyle aşağılayan, manipülatif bir tarzla, ekip üyelerini birbirleriyle rekabet etmeye yönlendirerek, performansı yükseltmeye çalışanlarla da kesişti yolum. Çok rahat iletişim kurabildiğim, hep yanımızda izlenimi verip; hiç risk almayarak, kimsenin arkasında durmayan, ekibini geliştirmeyenleri de gördüm. Birlikte çalıştıklarım arasında, benim için en değerlileri; iş anlamında mükemmeliyetçi olup, azla yetinmeyen, sınırlarımızı zorlayan; ancak hata yaparak, gelişmemize  izin verenlerdi. Kişisel bütünlüğü ve sorumluluk düzeyi yüksek, iş odaklı yöneticileri takdir ettim en çok. Kan ve terle geçen iş hayatımda; doğru yönetim şekli ve gerçek liderliğin ne olduğunu o kadar çok sorgular oldum ki; işi gücü de bırakarak; filmin de çekildiği New York'a gidip, liderlik okudum bir ara.Dünyadaki bu alandaki gelişmeleri; hayalperestler, yaratıcılar, sınırları zorlayanlar, trendleri belirleyenleri bir araya getiren bir şehir olarak gördüğüm New York'ta, işin merkezinde öğrenmek istedim.

New York'ta yaşam şartları zorlu. Son derece pahalı üniversiteleri bitirebilmek için hayata kredi borcuyla başlayan gençler, zorlu rekabet arasında işini kaybedenler, geçinebilmek için gece-gündüz birden fazla işte çalışanlar… Ancak liderlik eğitimi, bu zorlu şartlarda kazanmak için ''insanları parçala, sen öne geç'' tarzında değildi.Aksine etik ve değerler yoğun bir şekilde ele alındı; Fletcher tarzı bir yönetimse modası geçmiş olarak nitelendirildi. Bu tip yöneticilerin kariyerlerinin uzun olmayacağı açık olarak ifade edildi. İnsanların kendilerini gerçekleştirmelerine olanak sağlayan, yetki veren, destekleyici bir yönetim biçimi önerild. Kendine ve sinirlerine hakimiyetin, iletişim becerilerinin  üzerinde çok duruldu. II. Dünya Savaşı'nda Amerikan ordusunun önde gelen komutanlarından birisi olan Korgeneral Patton'ın filmlerini izlettiler örneğin. Ağladığı için bir eri tokatlayan efsanevi Patton kısa bir süre içinde cephe gerisine çekiliyordu. Kim olursanız, olun, yetkileriniz ne kadar yüksek olursa olsun, bir yönetici olarak asla karşınızdakileri ''küçük ve aşağılanmış'' hissetirmeyin mesajını sık sık aldım eğitim boyunca. Mobbing davalarının sıklıkla görüldüğü New York gibi kentlerde koltuğunuzu korumayı sağlamakla birlikte; ekiplerin de en yüksek performansa işbirliği ve güven ortamı içinde ulaşılabileceği düşünüldüğünden dolayı oldu yorumum.

Boston Filarmonu Orkestrası'nın şefi Benjamin Zander'in yazdığı ''Yaşam Sanatında Ustalaşmak'' isimli kitabında orkestra müzisyenliğinin dünyanın en stresli mesleklerinden birisi olduğunu okuduğumda şaşırmıştım. Ancak sonra düşününce, bir orkestrada onca kişinin, muhteşem bir ahenk içinde her notanın hakkını vermesinin ne kadar zor bir iş olduğunu anladım. Zander 45'lerine kadar alışılagelmiş, sert şeflerden birisiymiş. Ancak sonra kendisinin değil, müzisyenlerin o parçaları çaldıklarını ve davranış biçiminin üstlerindeki stresi azaltmadığına karar vermiş. Suçlamak yerine teşekkür etmek, direktif vermek yerine dinlemek, hesapçı zihin yerine ortak iyileğe odaklanmanın yeni olasılıkları doğurduğunu fark etmiş. Amerikalılar'ın tabiriyle vanilya yöneticilerden değil Benjamin Zander. O da mükemmeliyetçi, müzikte sınırları aşmayı hedefliyor. 

İki orkestra şefi, birbirinin zıddı iki tarz.Hangisi daha doğru? Kendi kendini disipline sokamayan, ancak yetenek vaad edenleri korkutarak, baskıyla, kışkırtarak geliştirmek mi? Yanyana ilerleyerek, güvenerek, en iyi haline odaklanarak şevk vermek mi? Ne dersiniz?

Next PostSonraki Kayıt Previous PostÖnceki Kayıt Ana Sayfa

3 yorum:

Oytunla Hayat dedi ki...

Tabiki ikinci seçenek...
Filmi izlemedim henüz ama merakla izlemek istediklerimin arasında. Ben ne düşüneceğim izlerken bakalım
Sevgiyle kalın

Adsız dedi ki...

İstanbul'un zilleri üzerinde çocuğun çalarken akıttığı kanı görünce hem çocuğun hem de öğretmeninin nasıl bir zalimlikle günlük yaşama geri döndüklerini merak ettim gerçekten.İkisinin birbirinden farkı yok sanki,biri diğerinin yaşlı hali gibi.Öğretmeninin bencilliği ve çocuktan farklı olarak yalancılığı kadar çocuğun da bencilliği ne için?Anlamaya çalıştım.Ben,ben hep ben,benim,benim hep benim'den öte bir şey bulamadım.

Arzu Pınar dedi ki...

Filmin yönetmeni, çocuğun bunalıma girerek 30'larında intihar edeceğini söylemiş. O da yöntemlerini onaylamıyor belli ki.

Sanırım çocuğun varolma savaşı bu. Sıradan birisi olmak istemiyor. Tarihe geçmek, en büyükler arasına girmek için bu hırsı. İçinde tam olamamından, eksiklik hissinden büyük ihtimalle. Adamsa piskopat.