Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com

Biz Indiana Jones Filmlerini Boşuna mı İzledik?

Leave a Comment

Indiana Jones'u ilk kez, hangi yıl, kaç yaşındayken izlediğimi hatırlamıyorum. Google'da aradım; serinin ilk filmi 1981'de çekilmiş. O zamanlar vizyona giren bir filme, Internet'ten hemen ulaşamıyorduk. Kişisel bilgisayarımızın, hatta Internet'in olmadığı günler... Türkiye de neredeyse bir üçüncü dünya ülkesi. Her şey öyle hemen gelmiyor. Aradan bir kaç ay veya yıl geçmiş olsun; herhalükarda 10'lu yaşlarımda tanışmışım belli ki. Hatta o zamanki en yakın arkadaşımla en sevdiğimiz fimlerden birisiydi. Hani küçük kızların bir sırdaşı olur ya; onun gibiydik işte. Küçücük dünyalarında, birbirlerine saatlerce anlatacak bir şeyler bulurlar. Her şey yeni, ilgi çekici, hatta neredeyse sihirlidir. O zamanlarımıza denk geliyor Indiana Jones filmleri. Maceraperest ve kültürlü bu kahramanı pek bir sevmiştik. Arkeolog ve akademisyendi; boş zamanlarındaysa dünyanın sırlarını araştıran, başını türlü belaya sokan, ancak iyiliğin yolundan hiç ayrılmayan birisi. Şövalye ruhlu ve bağımsız. İlerleyen zamanlarda bir oğlu olduğunu öğrendi.Tam anlamıyla bir aile babası olamadıysa da; geçen yıllardaki dönüşümüne tanıklık ettik. Yine de aklımda kalan hali ilk yıllarına rastlar.



Elinde kamçısıyla, kimi zaman da silahla; dünyalar tatlısı, rahmetli sosyoloji hocamız Ünsal Oskay'ın tabiriyle batının doğuyu aşağıladığı bazı sahneleriyle neredeyse tarihi bir figür olmuştu, gerçekte yaşamasa da. Indiana Jones'u canlandıran Harrison Ford da rolünün hakkını iyi vermişti doğrusu. Tıpkı Yıldız Savaşları'nın Han Solosu'nda olduğu gibi. Sonuçta iki karakterin de ortak yönleri vardı. İkisi de iyi, ikisi de serseriydi ki;  bu karışımı birlikte yakalamak çok zordur. Biz kadınlar buna ne kadar bayılırsak bayılalım; erkeklerin çoğu ya birisi; ya da diğeri olurlar.Oysa ayrı ayrı değil; birlikte, kokteyl gibi düşünmek gerek. Kokteylde de doğru karışımı tutturmak belli ki maharet istiyor. Kolay olsa ülkemizdeki şerbet misali Margarita ve Mojitoları içmezdik, değil mi?

Neyse konu dağılmadan; sene 2016, yani çekildiği zamandan tam 35 yıl sonra neden durduk yere bu film aklıma geldi? Güzel bir soru ilham verdi aslında: Pazarlamasının iyi yapılmadığı bir sanat eseri rağbet görebilir mi? Bu durumda sanatçı mı, pazarlamacı mı daha değerlidir?

Gönlüm tamamen sanatçı dese de; (mantık ve analitik zekamı güçlendirmek için son on yıllar o kadar yoğun çalıştım ki, artık neredeyse ayak bağı olmak üzere) aklım doğrultusunda bir cevabı seçtim. ''Her ikisi de eşit önemde'' dedim ama karşımdaki böyle düşünmediğimi hemen anladı. Yüz ifademden mi; yoksa Einstein'in saçlarını andıracak karışıklıkta, fönden ve kuaförden nasibini almamış kısa saçlarım ve ütüden sıkıldığım için, yarısı buruşuk kot elbisemin kendimi pazarlamaktaki noksanlığından mı bilmiyorum. Nezaketinden herhalde ''yalan söylüyorsun'' demedi; daha üsturuplu ifade etti kanmadığını. Doğru cevap, yani bizler gibi iletişim ve iş dünyasından olanlara göre; sanatın üstünlüğü değildi.

Oysa sanatın kaynağı bu dünya değildi bana göre. İnsanı ileriye götüren, hayata anlam katan, neredeyse metafizik bir şey. Öyle ki avam olan çoğunluğun kapsama alanında olması mümkün değil. Neredeyse avamın ''bir çöp parçası'' diyip, atabileceği eserler aslında paha biçilmez değerde olabiliyor.  Sanatçının yolu; değerini görebilen, kitleleri de ikna edebilen güçte otoritelerle çakışmazsa; Van Gogh, Modiglani, Neyzen Tevfik gibi büyük değerler hayatlarını sefalet içinde geçirebiliyor. Hep merak etmişimdir; ölümünden yüzlerce yıl sonra milyon dolarlara satılan koleksiyon eserlerinin kimleri zengin ettiğini. Varislerini mi, açıkgöz yatırımcıları mı? Onca fakirliğe ve zorluğa rağmen; sanatçının hayatıysa şansız veya kaybedilmiş olarak görülemez. Onları yaşama bağlayan öyle bir şey olmalı ki; son nefeslerine kadar ürettiler ve böylesine ölümsüz eserlerin doğumuna aracı olmanın tatminini yaşadılar.

Günümüze ulaşamayan veya hiç keşfedilmemiş olan binlerce eseri de düşündükçe, üzülmeden duramıyorum. Savaşlarda parçalanan heykeller, İskenderiye gibi yakılan kütüphanelerdeki el yazmaları, unutulup giden melodiler, yok edilen resimler...Sanatın koruyucuları, sponsorları olmasa çok daha fazlası harap olurdu. Bu onları da sanatçı kadar değerli yapmaz mı?

Yine de bir şeyin değerinin allanıp, pullanıp; otoriteler tarafından ''evet bu iyidir, özeldir'' denilerek, sunulmadıkça; kitleler tarafından pek bilinmemesi de içimi burkan diğer bir konu. Bu günümüzde iyi bir pazarlamacının önemini daha da artırıyor. Oysa Indina Jones'u Indina Jones yapan, yani avamdan farklı kılan; kutsal kasenin parlak, değerli mücevherlerle bezenmiş ve gösterişli değil; en sadelerinden birisi olduğunu anlayabilmesi değil miydi? Biz bu filmler ve rol modelleriyle büyümedik mi? Sadece Indiana Jones gibi Amerikan filmleri değil; günümüz reklamcılarının, olmasa ne yapacakları meçhul eski, Yeşilçam müziklerini bizlere sevdiren Hababam Sınıflarını, Gülen Gözleri düşünsenize. Vecihiler, Yaşar Ustalar, İnek Şabanlar dokunmadı mı kalbimize? Henüz 4 P'sinden C'sine pazarlama tekniklerinin ülkemize uğramadığı günlerde; sade ve gerçek olana, olduğu gibi görünene, gözlerinin içi gülene paye biçilmedi mi?

Sonrasında Hollywood da, Yeşilçam da çok gelişti tabi. Internet her şeyi değiştirdi; tüm dünyayı birbirine bağladı. İnsanlar sosyal medyada en mutlu ve harika göründüğü anları paylaşır oldu; bir selfie çılgınlığı başladı. Ancak kitleleri etkilemeyi çok iyi bilen pazarlamacılar çareyi hala o dönemin filmlerinde arıyorlarsa, mutlaka bir bildikleri vardır. Belki süslemek, püslemek, olduğundan farklı göstermek, abartmak, hava atmak sanıldığı gibi çok matah bir şey değildir. Kutsal kase çok değerli ancak bir o kadar da gösterişsiz bir sanat eseridir.




Next PostSonraki Kayıt Previous PostÖnceki Kayıt Ana Sayfa

0 yorum: